Adnan Oktar'ın 05 Aralık 2011 tarihli röportajından önemli başlıklar

A9 TV; 5 Aralık 2011

Bediüzzaman bu kadar açık yazdığı halde insanların samimiyetsizlikle ilgili cesaretleri beni çok şaşırtıyor. Ahir zamanın deliliği bu, ahir zamandaki psikopatlığın gücünü gösteriyor. Çok açık Bediüzzaman söylüyor. Mesela ne diyor; “Aziz sıdık kardeşlerim” 46. Sayfada “Sizin fevkalâde sadâkat ve ulüvv-ü himmetinizden tereşşuh eden” şahane bir Osmanlıca.“bir hafta evvelki mektubunuza karşı hüsn-ü zannınızı bir derece cerheden benim cevabımın hikmeti şudur ki:"…BU ZAMANDA ÖYLE FEVKALÂDE HÂKİM CEREYANLAR VAR Kİ, HERŞEYİ KENDİ HESABINA ALDIĞI İÇİN,” mesela siyasi bir hareket oluyor insan kendi çıkarını düşünüyor, insan oluyor, kendi çıkarını düşünüyor, şirket oluyor kendi çıkarını düşünüyor. Yani“geniş çapta bir kendi çıkarını düşünme eğilimi var” diyor. “HAKİKİ BEKLENİLEN O ZAT dahi” şimdi ne diyor? Yobaz takımı, dedeler ne diyor? “Bediüzzaman taktik yaptı yalan söylüyor burada” diyorlar. Ne zoru? Bir kere, hakiki diyor. Bir hakiki olmayan var demek ki, bir hakiki olan var. İki ne diyor? “Beklenilen”. Gelmiş olsa bekliyoruz denir mi? “O zat” diyor zatlar, şahıslar demiyor. “O zat”, o. “O” nedir? Bir kişi, zat. “dahi bu zamanda gelse, harekâtınıyani faaliyetlerinio cereyanlara kaptırmamak için” Siyasi cereyanlar, politik cereyanlar, çıkar çevrelerinin düşünceleri“siyaset âlemindeki vaziyetten feragat edecek” Siyasete girmeyecek ve siyasette tarafsız olacak. “ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.” Siyasetle İslam’ı hakim etmeyi düşünmeyecek.

Bak, şimdi onu açıklıyor. “Hem üç mes'ele var: Biri hayat, biri şeriat, biri imandır.”Hayat insanların yaşantısı, sosyal hayat. Şeriat Kuran’ın bütünü, bir de iman, Kuran’a iman edilmesi, Kuran’ın hükümlerine iman edilmesi, Allah’a iman edilmesi, cennete cehenneme iman edilmesi. Amentüde olan bütün şartlara iman edilmesi. Onun için yapılan çalışma, iman hakikatleriyle ilgili çalışma. “Hakikat noktasında en mühimi”  bir sahtelik noktası vardır, bir de hakikat noktası vardır. “ve en a'zamı, iman mes'elesidir.” Bizim yaptığımız faaliyet işte iman hakikatlerinin anlatılması, Allah’ın varlığının ve birliğinin anlatılması. Biz şeriatı anlatmıyoruz. Şeriatı ara ara, kısaca“beş vakit namaz vardır” diyoruz, “orucu tutarsınız” ama detaya girmiyoruz. Kuran’ın hükümlerine ilmihal tavsiye ediyoruz sadece. Fakat çünkü neden? İman etmeyen adama ilmihal versen ne olur, vermesen ne olur?Adam iman etmiyor ki zaten. O zaman nedir? İman meselesi en önemlisi o.Önce iman ettirmek. Adam niye bu ibadetleri yaptığını bilmesi lazım. Önce Allah’a inanacak, Kuran hükümlerine inanacak ki yapsın. Kuran hükümlerine inanmadan biz adama Kuran’ı anlatırsak olur mu? Adamın iman edip etmediğini araştırmıyor, doğrudan anlatıyor. Sorsana, adamAllah’a inanıyor mu önce? Cennete, cehenneme inanıyor mu?Ahirete inanıyor mu? Onu sorsana. Onu yok hükmünde sayıyor. Onu geçiyor.“Fakat şimdiki umumun nazarında” halkın nazarında“ve hal-i âlem ilcaatında”yani alemdeki hakim durumda “en mühim mes'ele, hayat ve şeriat göründüğünden” Birçok siyasi görüşe göre de hayat en önemli mesele, halkın da epey bir bölümü içinde hayat en önemli oluyor.Okula gitmek, evlenmek, yemek, içmek, hayatını idame ettirmek. Yani iki yol halk arasında önemli görülüyor diyor. "hayat ve şeriat göründüğünden o zât (Mehdi (as) şimdi olsa da, üç mes'eleyi birdenHem şeriat, hem hayat, hem iman -tekrar tekrar söylememin nedeni çok iyi kavranması gerek bu konunun.“umum rûy-i zeminderuy-i zemin ne demek?Bütün dünyada, bütün dünya çapında. “vaziyetlerini değiştirmek” bu durumu değiştirmek iman, şeriat ve hayat.“nev'-i beşerdeki cârî olan âdetullaha muvafık gelmediğinden,”Allah’ın kanunlarına uygun olmadığından“her halde en a'zam mes'eleyi esas yapıp,Birden demek hemen o anda. En önemli meseleyi esas yapıp, yani iman hakikatleri,Darwinizmi materyalizmi yenmek, Allah’ın varlığını ve birliğini anlatmak, insanların iman etmesi için gayret etmek. “en a'zam mes'eleyi esas yapıp, öteki mes'eleleri esas yapmayacak.” Ne hayata girecek, hayatın konularına girecek, ne de şeriatın konularına girecek. Çünkü adam iman etmiyor ki şeriatı anlatsın. Şeriattan kastım Kuran’ın hükümleri. “Tâ ki iman hizmeti safvetini (samimiyeti, temizliğini) umumun nazarında bozmasınHalkın nazarında bozmasın.Çünkü siyasete girse diyecekler ki “siyasi çıkarı var”. Hayata girse “oradan çıkarı var” diyecekler. Şeriata girse zaten adam imansız. Anlatsan da anlamaz.“ ve avamın çabuk iğfal olunabilen akıllarında,” Mehdi zamanında avamın aklı nasıl olacakmış? Çabuk iğfal olunabilecekmiş.İnternette bir yazı çıkacak, adam hoplayacak. Biri bir şey diyecek hoplayacak, biri bir şey diyecek, Mehdi’nin aleyhine dönecek. Biri bir şey diyecek inanacak. Bak ne diyor? “avamın çabuk iğfal olunabilen akıllarında o hizmet”yani Darwinizmin, materyalizmin yıkılması, iman hakikatleriyle ilgili çalışma“o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin." (Kastamonu Lahikası, s. 61-62)” Sadece Allah rızası için yapıldığı iyice insanlar tarafından anlaşılsın diyor. Kırk yıllık bölümü bu. Önce bunu bitirecek diyor Bediüzzaman. Mehdi sonra hayat ve şeriat kısmına geçecek diyor. Şeriat Kuran hükümlerinin, Kuran ahlakının yaşanması. “... Hem yirmi seneden beri tahribkarane (yıkıcı şekilde) eşedd-i zulüm altında“ çünkü şedit zulüm altında. “o derece ahlak bozulmuş ve sabır ve sadakat kaybolmuş ki,Metanet ne demek?Bir olay karşısında sarsılmamak. Adamlar bir olay oluyor bütün morali gidiyor, gücü gidiyor, şevki gidiyor, her şeyi gidiyor. Metaneti gidince sadakati de kayboluyor. Bir anda mesela “sadığım” derken, “müthiş ben davaya,İslam’a bağlıyım, sana bağlıyım” derken. Adam kahpe olduğunu söylüyor. Vefasız oluğunu, oynak olduğunu söylüyor. “Ben yapamayacağım, özür dilerim” diyor. “sadakat kaybolmuş ki, ondan belki de yirmiden birisine itimad edilmez (güvenilmez)... (Kastamonu Lahikası, sf. 86)” O kadar kaypak, o kadar anormal insanlar oluşacak diyor. O kadar tehlikeli insanlar oluşacak. Ne sözüne güvenilir, ne sadakatine güvenilir, ne vefasına güvenilebilir, acayip insanlar oluşacak diyor.“Bu acip hâlâtakarşı” bu anormal duruma karşıçok fevkalâde sebat ve metanet ve sadakat ve hamiyet-i İslâmiye lâzımdır; yoksa akîm kalır, zarar verir.”“Çok” demiyor, “çok fevkalade”Mehdi’nin sebatı çok fevkalade bir sebat. Mesela 1979’da başlıyor, 2011’e geliyor sadakati devam ediyor. Nasıl bir sebat? Çok fevkalade Bediüzzaman’ın ifadesiyle. “çok fevkalâdesebat ve metanet” diyor. Çok fevkalade metanet. Hakaret edecekler, küfür edecekler, hapsedecekler, saldıracaklar, Münafıklar çıkacak, kahpelik yapanlar olacak,sadakatsiz olanlar çıkacak, oyun oynayanlar çıkacak. Sarsılacak mı? Sarsılmayacak, metanet var. Ve çok fevkalade hamiyet-i İslamiye. Öyle bir İslam’a, Kuran’a bağlı ki Allah’ın aşık delisi olmuş. “lâzımdır; yoksa akîm kalır,” yarım kalır“zarar verir” diyor. Mehdi ‘de bu hususlar olduğu için olmayacak diyor Bediüzzaman, mükemmel olacak diyor.

 

(Van’da Yiyecek İhtiyacına Yönelik)

Bu konunun hala hallolmaması ne rahatsızlık verici. Bir kere civar illere kardeşlerimizi Allah rızası için dağıtsınlar. Bu soğukta, çadırda adam olmaz. Çadırı soğukla değerlendirdiğimizde çadır hiçtir. Soba yansa bile orada o soğuk çok şiddetli, eksi altı derece falan, çadır dinler mi? Mutlaka civar illerdeki otellerde Allah rızası için bir süre, 10 gün-15 gün, bir ay tutulsun. Nur gibi insanlar kardeşlerimiz, maşaAllah. Çok büyük sevabı olur. Bir de yiyecek su gibi akıtalım bütün marketlerden, her yerden ama bizzat şahıslara tek tek teslim edelim. Ev ev dolaşıp teslim etsinler. Kamyondan dağıtıp, yağma tarzında böyle bir şeye müsaade edilmesin. Böyle şey olmaz. Çok fazla araçla götürelim. Çok fazla kamyonla gitsin. Her markete bir kamyon malzeme götürsün ki vatandaşlarımız da katılır ona. Mesela market desin ki “biz üç gün sonra Van’a malzeme götüreceğiz. Vatandaşlarımız şu depoya alıp koysunlar. Şuraya” herkes oradan bir file alıp koyar. Mesele de hallolur. Bunun bu şekilde uzatılması çok acayip. Bir de Van’daki kardeşlerimiz çok onurlu, gururludurlar. Şimdi oturup “biz acıktık, biz zordayız” demezler. Mesela üşüse bile söylemiyor çadırda. Yazık, günah bekletmeyelim inşaAllah.

 

Hz. İsa Mesih (as)’ı göreceksiniz. Eliyle yüzünüzü mesh edecek. “Mesih” lakabı oradan geliyor. Pamuk gibi çok güzel elleri var İsa Mesih’in. “İnce, kibar” peygamberimiz söylüyor ve çilli elleri. Ayakları da çilli ve burnu da çilli. Saçları uzun omzuna kadar, hafif dalgalı. Mühim bir detay olarak diyor ki Peygamberimiz (sav) “su değmediği halde ıslak gibidir” diyor. Sanki banyodan çıkmış gibi ıslak gibidir diyor görünüşü. Altın sarısıyla kestane rengi karşığı saçı, saç rengi odur. Mis gibi kokar, özelliğidir. Annesinden doğduğunda da mis gibi  doğmuştur bir mucize olarak. Ve çok temiz doğmuştur. Onun için Mesih lakabının bir nedeni de odur. Bir de ince belli olduğu için,  inceciktir beli, geniş omuzlu. Mehdi (as) öyle değil. Mehdi kalıplı, boydan boya geniştir. Yüzü geniş, boynu, her yeri geniş. Yani “boydan boya geniştir” diyor. İsa Mesih zariftir.Öyle değil, atletik yapılıdır, Mehdi pehlivan yapılı. İsa Mesih orta boylu ama daha vakti var.

 

İsa Mesih’in en önemli özelliği nedir biliyor musunuz? Duası kabul olur. Ara ara çok mühim dualar yapar. Mesela; “Yarabbi şurayı helak et” der, helak olur. “Yarabbi şunu şöyle yap, yalvarıyorum” der, o olur.  Peygamberlerde mühim bir özelliktir o, insanlarından gözünden kaçıyor olabilir. Peygamberler bir dua ettiklerinde o oluyor. Hemen akabinde olur. Bir mucize olarak oluyor. Allah dua ettiriyor. Vahiyle dua etmesini söylüyor. Zaten Allah yapacak oluyor, Allah karar vermiş oluyor, “dua et” diyor. Önce dua ettiriyor sonra da yıkıyor Allah veyahut öldürüyor. Önce dua ettiriyor. “Sen dua et” diyor. Duadan sonra daarkasından Allah gerekeni yapıyor neyse o, inşaAllah.

 

(Dışişleri bakanı Davutoğlu’nun Alevi kardeşlerimizle ilgili güzel sözleri üzerine)

Elinden, yüzünden, ağzından nur akıyor, maşaAllah. Atasına rahmet olsun.Mehdilik ortalığı inim inim inletiyor, maşaAllah.“İmanlı millet, kahraman ordu” diyor Bediüzzaman. "Kuran'ın ışığı ile hakikat hali göreceği ve o dehşetli komitenin” yani iddia edilen Ergenekon terör örgütünü kastediyor “tahribatını tamire çalışacağı, rivayetlerden anlaşılıyor" diyor. “Kahraman ordu” diyor ve “imanlı millet” diyor. Türk ordusu için kahraman ordu diyor, maşaAllah. Kimseden korkusu yok Bediüzzaman’ın. Acayip delikanlıdır. Milis albayıydı yani kabadayının, delikanlının hasıydı. Kimseden korkmaz. Bir tek Allah’tan korkar. Açıkça söylüyor. “Kahraman ordu, imanlı millet” diyor. "Kuran'ın ışığı ile hakikat hali göreceği ve o dehşetli komitenin tahribatını tamire çalışacağı, rivayetlerden” hadislerden, Hz. Peygamber (sav) Efendimiz’in hadislerinden “anlaşılıyor" diyor, maşaAllah.

 

Ahir Zaman’da da Hz. Mehdi (as)’a Kerbela uygulanacak. Hz. Peygamberimiz (sav) rengi soluyor. Hz Mehdi (as) konusunda Hz. Mehdi (as)’a yapılacak eziyetleri anlatırken rengi kül gibi oluyor. Hadiste var. “Ehl-i Beyt’im bela ve şiddetle karşılaşacak” diyor, her türlü belayla karşılaşacak Ehl-i Beyt. Hz. Mehdi (as) konusu sorulduğunda söylüyorlar. Hz Mehdi (as)’ın azap çekeceği, çile çekeceği üç bin yıl öncesinden Tevrat’ta geçiyor. İti, kopuğu, çakalı, yobazı, pisliği Mehdi’nin üstüne bütün gücüyle gelmeye çalışacaktır.

 

İblisun ve iblisat, cinlerin kafirleri, şeytanların en azgınları, müşriklerin en gözü dönmüşleri ahir zamanda  Mehdiyetin ve Hz. Mehdi (as)’ın üstüne gelmeye çalışacaklardır. Ama Hz. Mehdi (as) inayet altındadır. Hz. İsa Mesih (as)’ın duasıyla inşaAllah, şerefiyab olmuştur. Hz. İsa Mesih (as)’ın duasına mazhardır. Hz. İsa Mesih (as), Hz. Mehdi (as) için özel dua ediyor. Özel koruma altındadır. Cebrail ve Mikail tarafından korunuyor. Ulul Azm melekler tarafından korunuyor Hz. Mehdi (as). Ayrıca üç bin ayrı melekle korunuyor. Onun için Hz. Mehdi (as) ‘a bir şey yapamayacaklar. Allah onlara vesile ediyor. Yoksa Mehdi’ye sayısız suikast, sayısız oyun olacaktır. Fakat hepsini melekler bertaraf ediyorlar. Hz. İsa Mesih (as)’in duasını da Allah vesile ediyor, inşaAllah. Hz. İsa Mesih (as), Hz. Mehdi (as)’ın yüzünü mesh ediyor karşılaştıklarında. Orada tabi o elektrik, o manevi elektrik, o rahmani elektrik bütün bedenine doluyor Hz. İsa Mesih (as)’ten Hz. Mehdi (as)’ye ve cennetteki makamını söylüyor Hz. Mehdi (as)’a. Ama inanılması farz değildir, inşaAllah. Çünkü yeni bir şeriat, yeni bir hüküm getirmediği için, inşaAllah. Onu dua mahiyetinde hüsnü zan olarak değerlendirmek durumunda olacak, inşaAllah.

 

Bediüzzaman kabadayıydı tabii. Kabadayı ne demek? Yiğit, koçyiğit, cesur anlamında inşaAllah. Kimseden korkmaz, bir tek Allah’tan korkar. Bediüzzaman’ı zannediyorlar ki pasif, sakin. Öyle değil. Yani namaz kılarken de çok güçlü kılıyor. Mesela tekbir getirdiğinde yer gök inliyor. Allahu Ekber dediğinde bina sallanıyordu diyor talebeleri. Özellikle yapıyor. Mesela rükuya kalkarken sert hareketlerle kalkıyormuş. Yaşlılığına doğru bitkinleşti, mecburen hastalığından dolayı. Yoksa namazları çok sert hareketlerle kılıyor. “Allahu Ekber dediğinde bayağı sallanıyordu” diyorlar. Kasten yapıyordur tabii, inşaAllah. Bediüzzaman’ın bilinmeyen yönleri de var. Çok cesur Bediüzzaman. Biliyorsunuz, milis albayıydı. Bütün talebeleri şehit oldu, hepsi. Bir tek o sağ kalmıştır. Yüzlerce talebesi vardı. Tamamı şehit oluyor, inşaAllah.

 

(İbrahim Tatlıses’in Allah’a olan inancının nasıl kuvvetlendiğini açıklamasıyla  ilgili)

Silah bir milim oynasaydı kurşun gelmezdi. Çünkü bir milim orada en az 60-70 cm fark eder bir milim. O mesafe içerisinde. Mucize kurşunun gelmesi ve bir milim de kaymış olsaydı, mm’nin yarısı kadar diyelim, yarım milim kaymış olsaydı kurşun alnının ortasına gelirdi. Allah mucize olarak hayatta tuttu, inşaAllah. Ama biz telin ediyoruz, kınıyoruz. Çok büyük zulüm; sanatçı, kendi halinde bir insan, arabasıyla gidiyor. Sanatçıya bunun yapılması inanılır gibi değil. Çok büyük bir zulüm, inşaAllah.

 

Bediüzzaman diyor ki;

“Dağda, üç ay, bana ve misafirlerime bir kıyye tereyağı, her gün ekmekle beraber yemek şartıyla, kâfi geldi” diyor. Bir parça ekmeği varmış, bir de tereyağı varmış. Onu yiyorlarmış. Bak, başka bir şey yok katık.Ekmek ve tereyağı ama bayağı da lezzetli. “Hattâ, Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günüydü, dedim ona: "Git, ekmek getir." İki saat, her tarafımızda kimse yok ki oradan ekmek alınsın.” Uçsuz bucaksız arazi, gepgeniş bir arazi, dağ, taş. “"Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum" dedi. Ben de dedim: kal. Sonra, hiç münasebeti olmadığı halde ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şekerle çayımız vardı.Dedim:"Kardeşim, bir parça çay yap."O ona başladı.” Her halde orada çalışıp, toplayıp, ateş yakıyor. Ama çok da lezzetli olur maşaAllah. “Ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum.”Derenin yamacında oturuyorlar. “Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var;” köy ekmekleri genellikle küfleniyorlar. “bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfi-kalpli adama ne diyeceğim diye düşünmedeyken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim. Gördüm ki, koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor.” Koskoca ekmek. Uçsuz bucaksız arazi, iki saatlik mesafede kimseyi bulamıyor. “Dedim: "Süleyman, müjde! Cenâb-ı Hak bize rızık verdi." O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvânât-ı vahşiye, hiçbiri ilişmemiş.” Mucize. “ Yirmi otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek ikimize iki gün kâfi geldi. Biz yerken, bitmek üzereyken, dört sene sadık bir sıddîkım olan müstakim Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.” Tam biteceği vakit. Bediüzzaman böyle harika bir insan, maşaAllah.

“Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu,”cübbe gibi olan o elbise “yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisat ve rahmet-i İlâhiye bana kâfi geldi.” Canım üstadımın cübbesi hep yamalıdır biliyorsunuz. Kıyafetlerinin tamamı yamalı canım benim hocam, mübarek hocam. “işte, şu numuneler gibi çok şeyler var ve bereket-i İlâhiyenin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz.” Övünmek için, sükse için söylemiyorum diyor. “Belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medar olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hâlis dostlarıma ihsandır;” yanıma gelen kardeşlerime Cenab-ı Allah’tan ihsandır. “veya hizmet-i Kur'âniyeye bir ikramdır;” Kuran’a hizmet ettiğimiz için ikramdır. “veya iktisadın bereketli bir menfaatidir; veyahut "Yâ Rahîm, yâ Rahîm" ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki,” Bediüzzaman’ın da kedisi var. Benim kedi sevmem gibi Bediüzzaman’ın da dört tane kedisi varmış.  “bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet, hazin mırmırlarını dikkatle dinlersen, "Yâ Rahîm, yâ Rahîm" çektiklerini anlarsın.” diyor. Ama bak dikkatle dinlersen diyor. Bu öylesine söylenmiş bir söz değil. Net olarak “Ya Rahim” olarak duyuyor. Özel bir dikkat veriyor, beynin özel bir hali, ruhun özel bir halinde net duyuyor.

“İslam hakim olunca Van’a geleceksiniz”diyor Bediüzzaman.“… medresesinin oraya geleceksiniz.Benim kemiklerim de orada olacak” diyor. Mezarı Allah-u alem orada. “kemiklerim orada olacak” diyor. “Ben bu bayramı kutlayacağım. Siz ve orada bulunan herkes duyacaksınız” diyor. “Benim sesimden duyacaksınız.” diyor. Bu çok acayip bir şey. Bunu Bediüzzaman bir kere durduk yere demez bir fevkaladelik var. “Oradaki misafirler de hepiniz duyacaksınız, mezarımdan size sesleneceğim” diyor. “Mezarımdan gelen benim sesimi duyacaksınız” diyor. “Oradaki misafirler de duyacaklar” diyor. “Mehdi (as) zuhur ettiğinde, İslam hakim olduğunda mezarıma ziyaret için gelecekler oraya. Yeri belli olacak mezarımın” diyor.“Oradan, mezarın içinden size sesleneceğim, siz de duyacaksınız sesimi, herkes duyacak. Oradakiler de duyacaklar, şahit olacaksınız” diyor. Bediüzzaman bir şey söylediğinde oluyor.

Van’a da dikkat çekmiş, Van’da bir şeyler olacağını söylüyor. Van’ı özellikle zikretmiş. “Yıkılmıştır” diyor, başlıyor inşaAllah.

“Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var” diyorBediüzzaman. “Şu kışta yumurta makinesi gibi, pek az fasılayla her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu.” Protein ihtiyacı öyle gidiyordu diyor. “Hem bir gün iki yumurta getirdi,” iki tane yumurta yumurtlamış. “ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum, "Böyle olur mu?" dedim. Dediler: "Belki bir ihsan-ı İlâhîdir." Yani harikadır diyor. Çünkü normalde olmaz. “Hem şu tavuğun yazın çıkardığı bir küçük yavrusu vardı.” ortalık bayağı şenlik, maşaAllah. “Ramazan-ı Şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti.” Bak, yavrusu o da yumurtlamaya devam ediyor. “Hem küçük, hem kışta, hem Ramazan'da bu mübarek hali bir ikram-ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.”

Ah benim canım hocam. O zamanın hasta adamlarına bak, ne diyorlar; “ Ehl-i dünya diyorlar ki: "Sana nasıl emniyet edeceğiz ki, sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak”hapisten bırakırsak “belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik-i dünya gösterip, halkın malını zâhiren almaz,”bak şüpheye bak. Allah’tan korkun. Bir torba küçücük yoğurt, bir tavuğu var, dört tane kedisi var, boydan boya yamalı bir cübbesi var, “malımızı mülkümüzü elimizden almayacağını nereden bileceğiz” diyorlar. Kafaya bak. Şüpheciliğin hangi boyutlara geldiğine bak. “Kendini târik-i dünya gösterip, halkın malını zâhiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?" diyorlar.“Ya çaktırmadan alıyorsan milletin malını” diyorlar. Artık bu insanların şüpheciliğinin şiddetini görün. Şu anda da böyle insanlar var. Ve çözüm olarak da diyorlar, “Seni hapiste tutmamız gerekirdi” diyorlar. Şüphe üstüne “ne olur o ne olmaz, sen bize rahat vermezsin, işimize gücümüze karışırsın, zarar verirsin bize” diyorlar. “Mümkünse seni hapiste tutalım” diyorlar. Ne yapmak gerekiyor? İftira atacaksın, dilekçe vereceksin, şahit bulacaksın, atacaksın hapse diyorlar.

 “Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden, aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alâkasız, tek başıyla bir adam, hayat-ı ebediyesine dünyanın bir iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına feda etmez. Feda etse kurnazlık olmaz, belki ebleh bir divane olur.” “Ben bu yaşımda neyine döneceğin dünyanın, ne var dünyada?” diyor. Yetmiş yaşına gelmiş Allah’tan korkun. Allahualem o devrin adamlarında acayiplik var bir kısmında. “Ebleh bir divanenin elinden ne gelir ki onunla uğraşılsın?” Ne yapabiliriz ki öyle adama diyor. “Amma zâhiren târik-i dünya, bâtınen tâlib-i dünya şüphesi ise sırrınca, ben nefsimi tebrik etmiyorum. Nefsim her fenalığı ister. Fakat şu fâni dünyada, şu muvakkat misafirhanede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde,” hayret bunu dedirtiyorlar. Ben çok itidalli bir adamım ama bilmiyorum orada ne yapardım bu adamları? Bu ne eziyettir kardeşim. Tabi ki yine kanunla hukukla ama iflahlarını keserdim ben bunların. “kısa bir ömürde az bir lezzet için, ebedî, daimî hayatını ve saadet-i ebediyesini berbat etmek, ehl-i aklın kârı değil. Ehl-i aklın ve zîşuurun kârı olmadığından, nefs-i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur.” “Ben niye sonsuz hayatımı iki günlük dünyaya tercih edeyim?” diyor. “Ehli dünya diyorlar ki: "Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun? Eğer beğenmiyorsan bize muarızsın. Biz muarızlarımızı ezeriz." Diyorlar diyor. “El cevap: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksattayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil.” Çünkü benim kalbimi bilmezsiniz siz diyor. “Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız halde "Kalb de bizi sevsin" demeye?” “Ben sizin dünyanıza karışmıyorum” diyor. “Ben size bir kötülük yapıyor muyum? Yapmıyorum” diyor. “Bize muhalifsiniz diye beni ezmeye kalkmanızın anlamı ne?”diyor. “Kalben sevmiyorum” diyor.

“Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temenni ediyorum ve arzu ediyorum; fakat irade edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum. Öyle de, hal-i âlemin salâhını temenni ediyorum, dua ediyorum ve ehl-i dünyanın ıslahını arzu ediyorum. Fakat irade edemiyorum; çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum; çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var.” Hayret bu güzelim insanla bu kadar uğraşmaları, inanılır gibi değil.

“Ehl-i dünya diyorlar ki: "Bize ahkâm-ı diniyeyi ve hakaik-i İslâmiyeyi” iman hakikatlerini, İslam’ın hakikatlerini “talim edecek” anlatacak “resmî bir dairemiz var.” Diyanet İşleri Başkanlığı var diyorlar. “Sen ne salâhiyetle neşriyat-ı diniye yapıyorsun?” Sen ne alaka (haşa) oturup tebliğ yapıyorsun, dini yayıyorsun? Bize de demiyorlar mı? Bana da diyorlar; “Diyanet İşleri Başkanlığı var sen ne alaka oturup anlatıyorsun?” "Sen madem nefye mahkûmsun; bu işlere karışmaya hakkın yok." Madem hakkında soruşturma var, hapse giriyorsun çıkıyorsun, karışamazsındiyorlar. “Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz.” diyor Bediüzzaman. Yani baskı altına alınamaz. “ İman ve Kur'ân nasıl inhisar altına alınabilir?” baskı altına, yani kontrol altına. “Siz dünyanızın usulünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz.” Dünyevi kanunlarla inhisar altına alabilirsiniz. “Fakat hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) ve esâsât-ı Kur'âniye, (Kuran’ın esasları) resmî bir şekilde ve ücret mukabilinde, dünya muamelâtı suretine sokulmaz.” Bu sadece resmi hizmetle olacak bir konu değildir diyor. “ Belki, bir mevhibe-i İlâhiye olan” Allah’tan özel armağan olan. “o esrar, hâlis bir niyetle” o incelik, samimi bir niyet ile. “ve dünyadan ve huzûzât-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle” nefsani arzulardan çekilmek, dünyadan çekilmek vesilesiyle. “ o feyizler gelebilir” diyor. Yani sırf Diyanet’in yapabileceği bir şey değil. Bu manevi derinlik ister, aşk ister, kalp derinliği ister, özel bir ilhamıdır, Cenab-ı Allah’ın özel bir lütfudur diyor. Resmi bir eğitimle olabilecek bir şey değildir bu diyor. O feyzler o zaman gelebilir diyor. Mehdi (as)’da da öyledir diyor. Mesela Mehdi (as) o zaman “Diyanet İşleri Başkanı var, o zaman faaliyete gerek yok” mu diyecek? Hem de sizin o resmî daireniz dahi, memleketteyken beni vaiz kabul etti, tayin etti.” Zaten resmi vaizim ben diyor. yani Diyanet İşleri Başkanı beni resmi vaiz de kabul etti. Maaş da vermiş. Ve tayin de etti diyor ayrıca. “ Ben o vaizliği kabul ettim, fakat maaşını terk ettim.” “Para almıyorum, bedava, Allah rızası için yapıyorum” diyor. “Elimde vesikam var. Vaizlik, imamlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim. Çünkü benim nefyim (hapsedilmem) haksız olmuştur.” Zaten hapse attırdık seni diyorlar, bitti bu iş. O zaman da mahkemeleri kullanıyorlar Müslümanlara karşı. Biri bir iftira atıyor.Mahkemede şahit de getiriyorlar, hapsettiriyorlar. “Hem menfiler madem iade edildi; eski vesikalarımın hükmü bâkidir.” Diyor. Mesela menfi olan kararlar iade edilmiş, Yargıtay’dan dönmüş.O zaman “eski vesikalarımın hükmü bâkidir.” Ne kadar sıkıştırmışlar kardeşim, bu ne eziyettir!Hayranlıkla “Vay be Bediüzzaman Battal Gazi gibiymiş mübarek, neler çekmiş” diyorlar. Karısı yanında, çocukları yanında falan, çekirdek çitleyerek, gazoz içiyor bir yandan, geğirerek“vay mübarek neler yapmış” diyor. “Şimdi artık hayat devri başladı” diyor. “Bediüzzaman o tebliğ devrini bitirdi. Şimdi Mehdiyetin ikinci aşaması hayat devri” diyor. “Artık hayatımızı yaşayalım” diyor. Bu kadar yüzsüz, bu kadar delice, bu kadar ahmakça bir üslup inanılır gibi değil. Artık bunların da hayatını yaşaması gerekiyormuş, yani yiyelim içelim, eğlenelim, işimize bakalım. Bu kafada. Diyor ya Bediüzzaman biri hayat, biri şeriat. “O kısmı Bediüzzaman yaptı şimdi hayat safhası kaldı, onu da biz yapıyoruz” diyor. Böyle bir vicdansızlığın içindeler, böyle anlamazlıktan geliyorlar. Kastedilenin ne olduğunu Mehdiyetin üst safhasının tamamının Mehdi (as) tarafından yapılacağını, böylece de örtbas edileceğini zannediyorlar. Bir kısmı cahilliğinden yapıyor, ben cahilliğinden yapanları her zaman tenzih ediyorum. Onlar benim sözümün muhatabı değil. Ben hinliğinden, alçaklığından yapanları kastediyorum.

2011-12-09 11:40:22
Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top