Adnan Oktar'ın 17 Şubat 2011 tarihli röportajından önemli başlıklar

Samsun Aks TV, 17 Şubat 2011

  • Kıskançlık haramdır. İnsan sevdiğini kıskanır ama harama gitmesin, kötülüğe gitmesin diye kıskanır. Kıskanmanın amacı budur. Kıskanmak korumak kollamak anlamındadır. Yoksa bir insanın güzelliğini kıskanmak, kıyafetini kıskanmak, yediğini içtiğini kıskanmak veya onun sevilenlerinin çok olmasını kıskanmak, bu bir anormallik olur. Haset haramdır. Kıskanmayı güzel görmek doğru değildir.
     
  • Allah binlerce perdeyle saklıyor olayları. İmtihan bütün açıklığıyla devam ediyor. Mucize meydana geliyor, Allah onu gizliyor. Fakat Hz. Mehdi (as)’da insanların pek şaşıracağını ben zannetmiyorum. İslam’ın hakimiyetinde sürekli ciddi gelişmeler oluyor, hiç kimse şaşırmıyor. İttihad-ı İslam’la ilgili ciddi gelişmeler oluyor, hiç kimse şaşırmıyor. Vizeler kalktı kimse şaşırmıyor. Bütün İslam alemi Türkiye’yi örnek alıyor, kimse şaşırmıyor. Şimdi bu harikadır. Asıl olaylar önümüzdeki yıllarda başlayacak ve artacak.
     
  • Demokratik bir ülkede mutlu bir şekilde yaşamak insanı doyurmaz. Demokratik ülkelerde sürekli intiharlar olur. İnsanlar uyuşturucuyla kendini sakinleştirmeye çalışıyor. Bu mutluluk için yeterli değildir. Özgürlük de mutluluk için yeterli değildir. Allah rızası için yaşamak ancak insanın ruhunu tatmin eder, dengeli hale getirir. Bunun dışında insanın dengeli olması mümkün değildir. Huzurlu olamaz insan. 
     
  • Avrupa’da insanlar insan sevgisini kaybettiler. Yaşlı, bitkin, çökmüş bir nesil var Avrupa’da. Hayat gelişmiyor. İnsanlar adeta yaşamak istemiyorlar. Din olmayınca böyle oluyor. Din olmayınca hayatın bir anlamı kalmıyor. Ama İslam çok dinamik, çok canlı, heyecanlı, şevkli bir dünya meydana getiriyor. Hayata aşkla bağlanan, İslam’ın yayılması için müthiş bir şevk içinde olan, ülküsü ideali olan insanlar meydana getiriyor. Bu insanlarda bir sıkılma, bir bunalma, sıkılma olmuyor. Çok şevkli oluyorlar. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali çok heyecanlıydılar. Hz. Hasan, Hz. Hüseyin çok sevinçli bir hayat yaşadılar. Peygamberimiz (sav) çok şevkliydi ve çok heyecanlıydı. Eşleri çok şevkli ve heyecanlıydı. Bütün toplum dinamikti. Bütün toplum heyecanlıydı. Demokrasiden dolayı mutlu olmuyorlardı onlar, imandan dolayı mutlu oluyorlardı. İnsan imandan dolayı mutlu olur. Demokraside örnek olacak birçok ülke var Avrupa’da. Türkiye’nin demokrasisinde bir fevkaladelik yok. Daha yeni yeni gelişiyor. Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin girmesi için adamlar dayatıyorlar. “Avrupa ayarında bir demokrasi anlayışını kabul ederseniz biz sizi Avrupa Birliği’ne alırız” diyorlar. Avrupa’daki demokrasiyle Türkiye’deki demokrasi çok farklı. Dolayısıyla örnek alınacak o yönüyle bir yönü yok. Adam örnek alacaksa İsviçre modelini alır, Hollanda modelini alır, Danimarka modelini alır. Model alacaksa Türkiye’yi niye model olarak alsın? Bu durumun örtülmüş ismi, aslında Türkiye’deki İslam anlayışını örnek alıyorlar. Çünkü Türkiye’deki İslam anlayışı Mehdiyetin ruhunu çok güzel yansıtıyor. Yani böyle ılımlılık, sevecenlik, aklı başında İslam anlayışı açısından bu çok güzel.
     
  • “Biz demokratik zeminde mutlu bir şekilde yaşayalım, yiyelim, içelim, evlenelim, çoluk çocuğa karışalım, arada sırada namaz kılalım, isteyen kılar, istemeyen kılmaz, böyle bu sistem gider,” buna Allah müsaade etmiyor, etmez. İran modelini de Allah istemiyor. Allah’ın neyi istediği tarihi olaylardan bellidir. Mesela  Osmanlı’nı yıkılışında Allah’ın neyi istemediğini biz anladık. Allah diyor ki; “şükrederseniz nimetimi  artırırım.” Allah beğendiği bir sistemi yıkmıyor, beğenmediği sistemi yıkıyor Allah. Bunda Kuran’ın ifadesine göre Hızır (as) görevli oluyor.
     
  • Türkiye’de Mehdiyet ruhu olduğu için Türkiye’de bir bereket var. Ben onu en başından söylemiştim. Bu bereketin, huzurun, güzelliğin ve İslam ülkeleri tarafından sevilmenin nedeni; Allah ilham ediyor İslam ülkelerine Türkiye’yi sevmeyi. Kalplere ilham ediyor, Mehdiyet’i ilham ediyor. O yüzden oluyor. Yoksa Türkiye normal demokratik bir ülke. Burada örnek aldığı konu din, İslam. İslam’ın samimi yaşanması, güzel yaşanması. Ama asıl bilinçaltlarında olan, istenen Mehdiyet’tir. Bunun gittikçe Türkiye’de de, dünyada da tırmandığını göreceğiz, inşaAllah.
     
  • Eğer Kuran’ın yoluna girmezsek, Allah’ın dünyayı devam ettirmesi için bir neden yok. Biz yiyip, içip, eğlenelim, burada keyif yapalım, çoğalalım, Allah’ı unutalım, işimize gücümüze bakalım diye dünyayı yaratmadı Allah. Bu kadar, milyarlarca, trilyonlarca, sonsuz detay boş yere yaratılmadı. Allah “Ben size oyun, eğlence olsun diye dünyayı yaratmadım” diyor. Oyun, eğlence yerine dönüştüğüne inanırsa bir insan o zaman Allah kıyameti koparıyor. Dünyanın amacı olmadığına inanırsa bütün insanlık kıyameti koparıyor. Bununla sonuçlanır olay.

Taha Suresi

85- Dedi ki: "Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp-saptırdı."

Mehdi (as)’dan sonra niye toplum bozulacak diye soruyorlar. İşte Kuran’da o mantığın nedeni açıklanıyor. Bir tane adam bütün toplumu saptırmaya yetiyor. Bir kişi bütün toplumu imana, İslam’a çekerken bir tane insan da hepsini saptırmaya yetiyor. Mesela Darwin tek başına çıktı dünyanın büyük bölümünü saptırmaya adamın gücü yetti. Demek ki iradede aktif, güçlü liderler, samimi imanlı bir insan, bütün toplumu etkileyecek güce sahip olabiliyor Allah’ın dilemesiyle. Çok azgın şeytani kararlılıktaki bir iblis de bütün toplumu, eğer Mehdi  yoksa, bozma gücüne sahip olabiliyor. Müthiş bir zıtlık meydana geliyor. Bir tanesi tamamen toplumu ifsat edebilirken bir tanesi de tamamen toplumu en güzel hale getirebiliyor. Hz. Adem (as) devrinden itibaren kıyamete kadar hep Mehdilerle deccallerin mücadelesi vardır. Dünya tarihinde başka hiçbir şey yoktur.  İki mücadele vardır. Asrımızda da Hz. Mehdi (as) ve deccal mücadelesi vardır. İslam ülkelerinde bağırtı var, çalkantı var, protestolar var, deccale karşı bağırıyorlar ama deccali hedef alarak bağırmıyorlar. Deccal canlarını yakıyor, kurtulmak istiyorlar, ateşin içine atılmış bir insan gibi, ateşe atılan bir insan nasıl şuursuz olur, oraya buraya koşar, onlar da öyle. Halbuki orada Hz. Mehdi (as)’ın tespiti, deccalin tespiti gerekiyor. Kaçtığı şeyin, rahatsız olduğu şeyin ne olduğunu söylemesi lazım; istediği, kurtulmak istediği yolun da ne olduğunu söylemesi lazım. Sırf bağırtı olmaz.

87- Dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı."

Altını, sermayeyi bir araya topladık diyor, hepsini. Altının insanlara etki gücü de ortaya koyuluyor. Altının insanları nasıl yönlendirdiğini Allah bize gösteriyor.

88- Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, "İşte, sizin de ilahınız, Musa'nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu" dediler.

Yani eski putperest inanca dönüyorlar. Mısır dininde buzağı heykeli onlar için kutsal. Mısır dininde asıl inanç Darwinist-materyalist inançtır. Bunu buzağı ile remz ediyorlar.

91- Demişlerdi ki: "Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız."

92- (Musa da gelince:) "Ey Harun" demişti. "Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (Onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?"

Lidersiz kalan toplumun nasıl bozulduğunu Allah gösteriyor. Mehdi olmayan toplumun ne hale geldiğini Allah gösteriyor. Mehdi olduğunda toplum bozulmuyor. Her devirde bir Mehdi çıkmıştır. Bir tek bu devirde insanlar Mehdi istemiyorlar. Her devirde Mehdi beklenmiştir ve küçük Mehdiler çıkmıştır. Fesadı izale etmiş ve ümmete doğru yolu göstermişlerdir, Kuran’ın ışığıyla.

97- Dedi ki: “Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: "Bana dokunulmasın") deyip yerinmendir." Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azap dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız."

Öyle bir toz ki kül gibi olması lazım. Kül ayarında bir toz olması lazım denize savrulması için. Altını toz haline getirmenin, kül haline getirmenin ilmini biliyor Hz. Musa (as). Tapınakçılar da bu sırrı biliyorlar. Manna ile yaptıkları çalışmada elde ettikleri beyaz toz o.  Kimyasal analizi yapıldığında tam teşhis edemiyorlar. Hiçbir metale benzemiyor. Çok yüksek ateşte tutulursa altına yahut platine dönüşmeye başlıyor. Çok çok ince bir madde, toz olarak muhafazası mümkün olmuyor, suyun içerisinde muhafaza ediliyor manna.

  • Sen zaten evrime inanıyorsun. Tesadüfen oldu diyorsun göz. Tesadüfen olan bir göz niye görsün? Bizim görmemiz, dışarıdan ışık ışınları geliyorlar. Merceğe geliyor. Bir kere merceğin çok mükemmel olması lazım. Mercek görüntüyü ters olarak düşürüyor, irise. Bir kere en başta dünyayı ters görürdük normalde. Allah sistemi düz yaratmasaydı. Görüntü ters düştüğüne göre bizim de dünyayı ters görmemiz gerekiyordu. Bundan normali ne olabilir? Niye ters olan bir görüntüyü düz hale getirsin beyin? Beyne ters olarak düşen görüntü, görüntü olarak düşmüyor dalga olarak düşüyor. Yani irise düşen görüntüyü biz görüyoruz. Dışarıdaki alemde, o görüntü simsiyahtır. Sadece dalga boylarının farklı olmasından kaynaklanan bir yapılanma oluşturur, simsiyahtır. Ne görüntü vardır, ne de renk vardır. Hiçbir şey yoktur. Orada meydana gelen dalga boylarını elektrik akımına çeviriyor, sinirler. Alıp beyne götürüyor. Beyinde görüntü merkezine getiriyor. Görüntü merkezi çok küçük bir yer. Orada işlem gerçekleştikten sonra beyindeki şuura geliyor. Şuur da mercimek kadar bir yer. Çok düşük amperli, voltajı çok çok düşük olan elektrik akımını simsiyah karanlık beynin içerisinde ruhumuz gözü olmadan, gözsüz olarak çok kaliteli 3 boyutlu görüntü olarak görüyor. Aynı şekilde ses de öyledir. Ses de sadece bir dalgadır. Dalga elektriğe dönüşüyor. Elektrik akımını ruhumuz, kulağı olmadan çok net, en ince detaylarına kadar ses olarak duyuyor. Mesela dokunma hissi de. Parmaklarımın ucundaki sinirler bu titreşimi alıp götürüyorlar.  Beynimize götürüyor, elektrik akımı olarak şuura bırakıyor. Şuur onu aynı parmak gibi algılıyor. Yani parmağı varmış gibi olmayan parmağı algılıyor. Beynimizin içinde parmak yok bizim.  Doğrudan parmak ucu olarak algılar.
     
  • Mesela bir limon. Limonun kabuğu limon kokuyor. Kokladığımızda mis gibi limon kokuyor. O limonun üzerindeki kimyasal maddeler burnumuzdaki sinir uçlarına geliyor. Orada elektrik akımı beynimize gidiyor. Koku alma merkezinden şuur merkezine gönderiyor. Şuur merkezinde bizim burnumuz olmadan o kokuyu nefis bir limon kokusu olarak alıyoruz. Olmayan bir burun orada kokuyu alıyor. Elektrik akımını koku olarak alıyor. Nefis bir koku olarak. Elektrik akımı 3 boyutlu nefis bir görüntü olarak alıyor. Hatta o görüntüden dolayı insanlar birbirlerini kırıp geçiriyorlar. Benim gemim, benim apartmanım, birbirlerini çekip vuruyorlar falan. Bütün o olay görüntünün üzerinde olur. İnsanların imtihanı o görüntüyle oluşuyor. Elektrik akımını gözsüz ruh görüyor. Burunsuz kokluyor. Kulaksız dinliyor. Ruhun kulağı yok. Sadece hafif bir elektrik akımını çok şahane bir ses olarak duyuyor. Ruhun elektrik akımına ihtiyacı var mı? Gözün o getirdiği elektrik akımına ihtiyacı var mı? İşin doğrusu yok, ihtiyacı yok. Çünkü onları yaratan Allah zaten. Elektrik akımı sebeptir. Allah’ın öyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Ama dışarıda cisim olarak yaratmıştır. Simsiyahtır evren. Ve saydamdır madde. İnsanların aczini görmeleri için bu şekilde yaratmıştır Allah. Biz de o elektrik akımlarının karışımlarını nefis bir dünya olarak görüyoruz. Dışarıdaki alemi kimse göremez, bir tek Allah bilir. Ama o kadar mükemmel yaratılmıştır ki ancak düşünenin anlayacağı şekilde Allah yaratmıştır. Düşünmeyenin fark edeceği gibi değildir.
2011-02-18 17:43:41
Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top