Adnan Oktar'ın 5 Aralık 2011 tarihli A9 Tv röportajından
ADNAN OKTAR: Bakın, Bediüzzaman’a Said Nursi Hazretleri ne güzel bir şey anlatıyor: "Dağda 3 ay bana ve misafirime bir kıyye tereyağı her gün ekmekle beraber yemek şartıyla kafi geldi" diyor. Bir parça ekmeği varmış, bir de tereyağı varmış, onu yiyorlarmış. Başka bir şey yok katık, ekmek ve tereyağı. Ama bayağı lezzetli. "Hatta Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benimde, onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi. Dedim ona; 'Git ekmek getir.' 2 saat her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın." Uçsuz bucaksız arazı, geniş arazi, dağ taş geniş.“'Cuma gecesi senin yanında, bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum.' dedi. Ben de dedim ki: ‘Kal’. Sonra hiç münasebet olmadığı halde, bir bahane yokken ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı." Bak şekeri de çayından eksik etmiyor. Çok şeker, maşaAllah. "Dedim; 'Kardeşim, bir parça çay yap.' O ona başladı." Herhalde orada çalı çırpı toplayıp, ateş yakıyor, ama çokta lezzetli olur, maşaAllah. "Ben de derin bir dereye bakar, bir katran ağacı altında oturdum.” Bakın, "Ben de derin bir dereye bakan bir katran ağacının altında oturdum.” Derin bir derenin yamacında oturuyorlar. "Mütessifane şöyle düşündüm ki; küflenmiş bir parça ekmeğimiz var.” Köy ekmeği genellikle küfleniyorlar. "Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var. Bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız, bu safi kalp” yani safi kalple “adama ne diyeceğimi düşünmekte iken, birdenbire başım çevrilir gibi başımı çevirdim." Bak, "Birdenbire başım çevrilir gibi başımı çevirdim. Gördüm ki, koca bir ekmek katran ağacının üstünde dallar içinde bize bakıyordu.” Koskoca ekmek. Bakın, koskoca, uçsuz bucaksız araz. Bak 2 saat mesafe geçiyor, kimseyi bulamıyor, uçsuz bucaksız arazi. "Başım çevrildi gibi oldu." Diyor, "Koskoca bir ekmek ağacın dalları üstünde bize bakıyordu” diyor. "Dedim; ‘Süleyman müjde. Cenab-ı Hak bize rızık verdi’. O ekmeğe alıp bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvanat ve vahşi yer hiçbiri ilişmemiş.” Yani mucize. "Yirmi, otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek ikimize iki gün kafi geldi. Biz yerken bitmek üzere iken, dört sene sadık bir sıddıkim olan" yani sadık bir talebesi olan "müstakim Süleyman ekmekle aşağıdan çıkageldi” diyor. Tam bir biteceği vakit. Bediüzzaman, böyle harika insan, maşaAllah. "Dördüncüsü, şu üstümde sakoyu" diyor. Sako, cübbe gibi olan var ya elbise "sakoyu yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim" diyor, dört buçuk lirayla. "Bereket, iktisat ve rahmeti ilahiye bana kafi geldi." Canım Üstadımın hep cübbesi yamalıydı biliyorsunuz. Kıyafetlerinin tamamı yamalı. Canım benim Hocam, mübarek Hocam. "İşte bu numuneler gibi çok şeyler var ve bereketi İlahiye’nin çok cihetleri var. Bu köy halkı bunların çoğunu bilirler. Ama sakın bunları fahri için zikrediyorum zannetmeyin.” Yani 'övünmek için, sükse için söylemiyorum' diyor. "Belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe medar olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler yanıma gelen halis dostlarıma ihsandır" yani yanıma gelen kardeşlerime Allah’tan ihsandır. "Veya hizmeti Kuraniyye’ye bir ikramdır" Kuran'a hizmet ettiğimiz için bir ikramdır"veya iktisadın bereketli bir menfaatidir veyahut Ya Rahim, Ya Rahim diye zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki" bakın Bediüzzaman’ın da kedisi varmış, değil mi? Benim kedi sevmem gibi Bediüzzaman’ın da, onun da dört tane kedisi varmış. Mırıldıyorlar ya "’Ya Rahim Ya Rahim’ diye zikreden yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet, hazin mırmırları dikkatle dinlersen, ‘Ya Rahim Ya Rahim’ çektiklerini anlarsın” diyor, bakın “dikkatle dinlersen” diyor. Bu öylesine söylenmiş bir söz değil. Yani net olarak ‘Ya Rahim’ duyuluyor. Ama dikkat veriyor, özel bir konsantrasyon, beynin özel bir hali, ruhun özel bir halinde, net duyuluyor. "İslam hakim olunca" diyor "bana geleceksiniz" diyor Bediüzzaman. “Medresesi’nin oraya geleceksiniz, benim kemiklerim de orada olacak" diyor. Mezarı, Allahualem orada. "Kemiklerim orada olacak. Ben bu bayramı kutlayacağım” diyor. Yani tebşir edilecek şekilde konuşuyor, "siz ve orada bulunan herkes duyacaksınız, benim sesimi duyacaksınız” diyor. Bu çok acayip bir şey. Yani bunu Bediüzzaman Hazretleri durduk yere demez. Bir fevkaladelik var. Bakın "Oradaki misafirlerde, hepiniz duyacaksınız. Mezarımdan size sesleneceğim. Mezarımdan sesimi duyacaksınız” diyor, yani "Mezarımdan gelecek sesi duyacaksınız. Oradaki misafirlerde duyacak Hz. Mehdi (a.s) zuhur ettiğinde. Hz. Mehdi (a.s) zuhur ettiğinde, İslam hakim olduğunda, mezarıma geleceksiniz ziyaret için" oraya diyor "yeri belli olacak mezarımın. Oradan size sesleneceğim, mezarın içinden size sesleneceğim, siz de duyacaksınız, herkes duyacak sesimi. Oradakiler de duyacak. Şahit olacaksınız” diyor. Yani bir şey söylediğinde, Bediüzzaman, oluyor.
DAMLA HANIM: Hocam siz, Eddai şiirinde açıklamıştınız. Mezarının yıkılacağını bildiriyor, yazıyor şiirinde, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Kaç yaşında öleceğini. Ama Van'a da dikkat çekmiş. Van'da bir şeyler olacağını söylüyor. Van'ı özellikle zikretmiş. "Yıkılmıştır" diyor ve başlıyor, inşaAllah.
"Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var” diyor Bediüzzaman. "Şu kışta yumurta makinesi gibi pek az fasıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyor.” ‘Protein ihtiyacı öyle gidiyor’ diyor. “Hem bir gün iki yumurta getirdi” diyor, iki tane yumurta yumurtlamış. "Ben de hayret ile kaldım. Dostlarımdan sordum 'Böyle olur mu?' dedim. Dediler ki; Belki bir ihsani ilahiyedir.” Yani ‘harikadır’ diyor, çünkü normalde olmaz. "Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük yavrusu vardı." Ortalık bayağı şenmiş. "Ramazan-ı Şerif'in başında yumurtaya başladı. Ta kırk gün devam etti." Bak yavrusu. O da yumurtlamaya devam ediyor. "Hem küçük, hem kışta, hem Ramazan'da bu mübarek hali, bir ikramı Rabbani olduğuna ne benim, ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesiyor" hemen öbür ufaklık başlıyormuş. “Hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadılar” diyor.
Ah benim canım Hocam ah. O zamanın hasta adamlarına bak. Ne diyorlar; "Ehl-i dünya diyorlar ki bana; 'Sana nasıl emniyet edeceğiz?’” nasıl güveneceğiz? “ ‘Sen dünyamıza karışmayacaksın. Seni serbest bırakırsak' hapisten bırakırsak 'belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun. Kendini tarik-i dünya gösterip, halkın malını zahiren alıp' bak şüpheye bak. Allah'tan korkun. Bir torba küçücük yoğurt, bir tavuğu var, dört tane kedisi var, boydan boya yamalı bir cübbesi var. Malımızı, mülkümüzü elimizden almayacağını nereden bileceğiz? diyorlar. Kafaya bak. Şüpheciliğin hangi boyutlara geldiğine bak. "Kendini tahrik-i dünya gösterip halkın malını zahiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?” diyorlar. ‘Ya çaktırmadan alıyorsan milletin malını’ diyorlar.
CEYLAN HANIM: Beş yıl boyunca giyimine, sadece dört buçuk kuruş harcamış.
ADNAN OKTAR: Artık bu insanların şüpheciliğin şiddetini görün. Şu anda da var, şu anda da böyle insanlar var ve ‘çözüm olsaydı, seni hapiste de tutmamız gerekirdi’ diyorlar. Şüphe üstüne, ‘ne olur ne olmaz? Sen bize rahat vermezsin, işimize gücümüze karışırsın, zarar verirsin bize. Mümkünse seni hapiste tutalım’ diyorlar. Ne yapmak lazım? ‘Sana mümkünse iftira atalım. İftira atacaksın, dilekçe vereceksin, şahit bulacaksın, atacaksın hapse’ diyorlar.
"Hem de ahireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden akıllı varsa pişman olmaz. Yine dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra alakasız, tek başına bir adam, hayat-ı ebediyesini dünyanın iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına feda etmez. Feda etse, kurnaz olmaz. Belki ebleh-i divane olur” diyor. Ben niye bu yaşımda dünyanın neyine döneceğim? Ne var dünyada diyor, değil mi? Yetmiş yaşına gelmiş, Allah'tan korkun. Allahualem adamlarda bir acayiplik var, bir kısmında. "Ebleh-i bir divanenin elinden ne gelir ki onun ile uğraşılsın?" O zaman ebleh-i divane o, ne yapacak ki? Ne yapabilir ki öyle bir adam? "Amma zahiren târik-i dünya, bâtınen talib-i dünya şüphesi ise sırrınca ‘Ben nefsimi tebrie etmiyorum, nefsim her fenalığı ister. Fakat şu fâni dünyada, şu muvakkat misafirhanede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde,’” Hayret bunu dedirttiriyorlar. Ben çok itidalli bir adamım ama bilmiyorum orada ben ne yapardım ben bu adamlara. Bu ne eziyettir kardeşim? Hayır ben, yani tabii ki kanun hukukla ama yine iflahlarını keserdim ben bunların.
CEYLAN HANIM: Hocam sizinle ilgili kuşkulara da çok benziyor. Siz bugüne kadar otuz yıl içinde, bir gün bile davanızı bırakıp hiç bir şekilde, bir gün bile dinlenmediniz. Asla yurt dışına çıkmadınız, pasaportunuz dahi yok. O şekilde kuşku olduğunu söylüyorlar.
ADNAN OKTAR: Evet, maşaAllah. Her şeyde bir hayır var. “Kısa bir ömürde, az bir lezzet için; ebedî, daimî hayatını ve saadet-i ebediyesini berbad etmek, ehl-i aklın kârı değil. Ehl-i aklın ve zîşuurun kârı olmadığından, nefs-i emmarem ister istemez akla tâbi’ olmuştur” diyor. ‘Ben niye sonsuz hayatımı iki günlük dünyaya tercih edeyim’ diyor. "Sen bizi beğenmiyorsun” diyorlar. “Eğer beğenmiyorsam bize muarızsın," yani karşısın,"’biz muarızlarımızı ezeriz’ diyorlar" diyor. "El cevap" diyor Bediüzzaman. "Ben değil, sizi belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim." Çekildiğime göre. "Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil!" ‘Çünkü benim kalbimi bilmezsiniz siz’ diyor. “Çünkü idarenizi, asayişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız halde ‘kalb de bizi sevsin’ demeye.” ‘Ben sizin dünyanıza karışmıyorum. Ben size bir kötülük yapıyor muyum? Bir şey yapıyor muyum? Yapmıyorum. O zaman ne alaka yani. Bize muhalifsin diye ezmeye kalkmanın anlamı ne? Kalben sevmiyorum’ diyor.“Evet ben nasıl bu kış içinde baharı temenni ediyorum ve arzu ediyorum; fakat irade edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum. Öyle de: Hâl-i âlemin salahını temenni ediyorum, dua ediyorum ve ehl-i dünyanın ıslahını arzu ediyorum; fakat irade edemiyorum, çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum; çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var.”
Hayret bu güzelim insanla, bu mübarek insanla bu kadar uğraşmaları. İnanılır gibi değil.
“Ehl-i dünya diyorlar ki: ‘Bize ahkâm-ı diniyeyi ve hakaik-i İslâmiyeyi’” yani iman hakikatlerini, İslam’ın hakikatlerini “talim edecek” anlatacak. “Resmî bir dairemiz var.” ‘Diyanet İşleri Başkanlığı var’ diyorlar. “Sen ne salâhiyetle neşriyat-ı diniye yapıyorsun?” ‘sen ne alaka oturup tebliğ yapıyorsun, dini yayıyorsun? Bize de demiyorlar mı?’ diyorlar. Bana da diyorlar; ‘Diyanet İşleri Başkanlığı var, sen ne alaka oturup anlatıyorsun?’ “Sen madem nefye mahkûmsun; bu işlere karışmaya hakkın yok." ‘Madem hakkında soruşturma var, hapse giriyorsun çıkıyorsun, karışamazsın’ diyorlar. “Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz.” diyor Bediüzzaman. Yani baskı altına alınamaz. “ İman ve Kur'ân nasıl inhisar altına alınabilir?” baskı altına, yani kontrol altına. “Siz dünyanızın usulünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz.” Dünyevi kanunlarla inhisar altına alabilirsiniz. “Fakat hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) ve esâsât-ı Kur'âniye, (Kuran’ın esasları) resmî bir şekilde ve ücret mukabilinde, dünya muamelâtı suretine sokulmaz.” Yani ‘bu sadece resmi hizmetle olacak bir konu değildir’ diyor.“ Belki, bir mevhibe-i İlâhiye olan” Allah’tan özel armağan olan, “o esrar, hâlis bir niyetle” o incelik, samimi bir niyet ile “dünyadan ve huzûzât-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle” yani nefsani arzulardan çekilmek, dünyadan çekilmek vesilesiyle, “o feyizler gelebilir” diyor. Yani sırf Diyanet’in yapabileceği bir şey değil. ‘Bu manevi derinlik ister, aşk ister, kalp derinliği ister, özel bir ilhamıdır, Cenab-ı Allah’ın özel bir lütfudur. Resmi bir eğitimle olabilecek bir şey değildir bu. O feyzler o zaman gelebilir’ diyor. Hz. Mehdi (a.s)’da da öyledir. Mesela Hz. Mehdi (a.s) o zaman, Diyanet İşleri Başkanı var, o zaman faaliyete gerek yok mu diyecek? “Hem de sizin o resmî daireniz dahi, memleketteyken beni vaiz kabul etti, tayin etti.” ‘Zaten resmi vaizim ben’ diyor. Yani ‘Diyanet İşleri Başkanı beni resmi vaiz de kabul etti. Maaş da vermiş. Ve tayin de etti’ diyor ayrıca. “Ben o vaizliği kabul ettim, fakat maaşını terk ettim” diyor. ‘Para almıyorum, bedava, Allah rızası için yapıyorum’ diyor. “Elimde vesikam var. Vaizlik, imamlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim. Çünkü benim nefyim (hapsedilmem) haksız olmuştur.” ‘Benim hapsedilmem haksız olmuştur’ diyor. ‘Zaten hapse attırdık seni’ diyorlar, bitti bu iş. O zaman da mahkemeleri kullanıyorlar Müslümanlara karşı. Biri bir iftira atıyor, mahkemede şahit de getiriyorlar, hapsettiriyorlar. “Hem menfiler madem iade edildi; eski vesikalarımın hükmü bâkidir” diyor. Mesela menfi olan kararlar iade edilmiş, Yargıtay’dan dönmüş. O zaman “eski vesikalarımın hükmü bâkidir” diyor. ‘Eski vaizliğim geçerlidir’ diyor. Ne kadar sıkıştırmışlar kardeşim, bu ne eziyettir? Hayranlıkla ‘Vay be Bediüzzaman Battal Gazi gibiymiş mübarek, neler çekmiş’ diyorlar. Karısı yanında, çocukları yanında falan, çekirdek çitleyerek, gazoz içiyor bir yandan, geğirerek ‘vay mübarek neler yapmış’ diyor. ‘Şimdi artık hayat devri başladı’ diyor. “Bediüzzaman o tebliğ devrini bitirdi. Şimdi Mehdiyet’in ikinci aşaması hayat devri. Artık hayatımızı yaşayalım’ diyor. Bu kadar yüzsüz, bu kadar delice, bu kadar ahmakça bir üslup inanılır gibi değil. Artık bunların da hayatını yaşaması gerekiyorlarmış; yani yiyelim içelim, eğlenelim, işimize bakalım. Bu kafada. Diyor ya Bediüzzaman; “biri hayat, biri şeriat.” ‘O kısmı Bediüzzaman yaptı, şimdi hayat safhası kaldı, onu da biz yapıyoruz’ diyorlar geğirerek dana gibi. Böyle bir vicdansızlığın içindeler, böyle anlamazlıktan geliyorlar. Kastedilenin ne olduğunu, Mehdiyet’in üst safhasının tamamının Hz. Mehdi (a.s) tarafından yapılacağını, böylece de ört bas edileceklerini zannediyorlar. Bir kısmı cahilliğinden yapıyor, ben cahilliğinden yapanları her zaman tenzih ediyorum, onlar benim sözümün muhatabı değil. Ben hinliğinden, alçaklığından yapanları kastediyorum.
Makaleler
Devamı ...Kısa filmler - Mutlaka izleyin
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Dergiler
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Kısa filmler - Mutlaka izleyin
Devamı ...Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler