Adnan Oktar`ın 8 Ekim 2010 tarihli Kaçkar Tv röportajından
ADNAN OKTAR:... Efendim, “Hocam” diyor Fatih Atar, “Hocam” diyor, “şöyle bir entel üslubuyla konuşsanız” diyor, “yani böyle bilimsel laflar etseniz, Fransızca, İngilizce, bizim anlayamayacağımız, karmakarışık sözler etseniz de” diyor, “ne kadar hoş olur” diyor. Fatih, en rahatsız olduğum konuların başında o geliyor, Allah aşkına beni böyle bir işe sokma, beni bu konuda affet. Yani, onu yapacak adamlar yapıyorlar zaten, ben çok rahatsız olurum öyle şeylerden. Ama bilimsel araştırma olduğunda, bilimsel eser olduğunda mecburen kaynaklardan veriyoruz. Mecbur olduğumuz için, hoşuma gittiğinden değil. Mecbur olduğumuzdan veriyoruz, kitaplarımda bu konular geçiyor.
OKTAR BABUNA:Sizin Hocam eserlerinizi ortaokul öğrencisi de, Nobel ödüllü bir bilim adamı da, profesör de aynı şekilde anlayacak şekilde Hocam.
ADNAN OKTAR: Şimdi kardeşim, bir başlasam böyle hiç kimsenin bilmediği Latince kelimelerle. Fosil isimlerini saymaya başlasam, ondan sonra kemiklerin isimlerini ve kemiklerin bölgelerini Latince isimlerini anlatsam. İşte, “Fransız profesör şu tarihte şunu açıklamıştı, şu toplantıda, şöyle demişti” falan, bu benim o anlamda boş adam olduğumu gösterir. Ben hikmet adamıyım. Ben Allah’ın Hadi isminin üstünde hareket eden bir insanım. İnsanların hidayeti için uğraşıyorum. Anlaşıldı mı? Böyle bilimsel züppeliklerden ben hiç hoşlanmam. Buradaki benim Tokat’tan, Turhal’dan, Anadolu’dan Türkiye’nin her tarafından beni seyrediyor kardeşlerim. Ben onlara şimdi bilimsel gösteri mi yapayım? Yani –haşa- ukalalık mı yapayım? Asla öyle bir üsluba girmem. Ama kitaplarda mecbur olduğum için kaynak veriyorum. Meraklısı olduğumdan değil. Sadece o bilim adamlarının itirazları olmasın diye kaynak veriyorum. Mecburen arada Latince isimlerini kullanıyoruz. Anlaşıldı mı? Bu bana yakışmaz, böyle bir üslup. Yani, hiçbir zaman için de yapmayacağım. Bunu söyleyeyim, bunu bıraksınlar. Ben ne ise, direk Türkçesi’ni, orjinalini ve aslını söylerim. Hiç ihtiyacım yok öyle şeylere. Çünkü bilimsel araştırma yapmak istiyorsa adam, zaten üniversitede eğitim alan insanlar zaten gerekli bilgileri alıyorlar ve o konularda zaten piyasada bol miktarda Latince, Fransızca kitaplar var. Sadece insanların ruhunu bir anlamda kavurur bunlar. Ben onları Kuran ruhuyla, İslam’ın ruhuyla yorumluyorum ve onlara hidayet ruhunu, Allah’ın vesilesiyle yani Allah’ın beni vesile etmesiyle yerleştiriyorum. O yüzden etkili oluyor eserler. Yoksa öyle bilmiş anlamda yazılmış piyasada çok eser var. Yani bilimsel görünümlü. Ve okuyanların içi sıkılıyor, okuyamıyorlar, daha ilk üçüncü sayfasında bırakıyorlar. Ben öyle sohbet etsem, bak benim sohbetlerim çok zevkli ve güzel. Herkes büyük bir iştiyakla dinliyor. Ama bir de öyle üslupla konuşan insanların sohbetlerini bir dinleyin bakalım, müthiş sıkılırsınız, bunalırsınız. Ben kalplere hitap ediyorum, bende özü kapsayan bir bilgi var. Bak, özü kapsayan bir bilgi. Ben bununla konuşuyorum. Allah’ın bana verdiği ilimle, bilgiyle konuşuyorum. Ben milletime, Anadolu’daki insanlarıma, Almanya’daki, Avrupa’daki kardeşlerime bilimsel bilmişlik yapacağım, gösteri yapacağım, Fransızca kelimeler, İngilizce kelimeler kullanacağım, efendim isimler söyleyeceğim, bulunan maymun türlerinin İngilizce, Fransızca karşılıklarını söyleyeceğim ve böyle bir şov yapacağım. Diyecekler ki: “Vay be, mübareğe bak” diyecekler. Benim bunlara hiç ihtiyacım yok. Yazılı, bunları ben yazılı olarak sunuyorum, isteyenler oradan okurlar. Benim sohbetlerim, gönül sohbetleri. Sohbettir benimki, bilimsel gösteri yapmıyorum. Bilimsel sükse de yapmıyorum. Samimi ilim sohbeti yapıyorum. Ama kalplere hitap eden bir ilim. Ben kalpleri hedefleyerek konuşuyorum. Yani, sırf bilgi için değil ki. O zaman zaten ben kitap tavsiye ederim, internet siteme girin, okuyun derim. Bu sohbet, kalbe hitap etmesi mevzubahis. İnsan hiç haberi olmadan sohbette yol alır, hal alır. Farkına varmadan hal almış oluyorlar. Yoksa bilimsel kitaplar adamlar okumuyor mu? Okuyorlar. Her türlü Latince ya da İngilizce, Fransızca yazılmış eserler var, ne oluyor? Kalplerinde çok az, yani iman gözüyle bakanlarda biraz kalbinde kıpırtı olur. Ama benim yazdığım kitaplarda, hidayet hedefi vardır. İnsanın hidayet bulması hedefi vardır. Allah’ın Hadi isminin tecellileri vardır, inşaAllah, Allah’ın dilemesiyle, o yüzden kalplere hitap eder. Mesela Risale-i Nur külliyatı da, Risale-i Nur’da Bediüzzaman hiçbir zaman için bilimsel bir gösteri yapmaz. İlmi bir gösteri yapmaz. İstese yapar, yani hiç kimse de anlayamaz. Ama son derece sade, kolay anlaşılır ve kalbe hitap eden bir üslupla yazmıştır Bediüzzaman. Bediüzzaman’ın ilmi çok genişti. Farsçası, Arapçası, hepsi vardı ama tam halkın, insanların anlayacağı bir dille hitap etmiştir ve kalplere hitap etmiştir ve vehbi ilimle hitap etmiştir. Ben de aynı kolun devamıyım, aynı yolun devamıyım, inşaAllah. Ama illa istiyorsa Fatih kardeşim, bir gün gelsin, özel sohbette ona ilmi bir gösteri yapayım, şahsına mahsus. Ama inan hiçbir faydası olmaz. Yani sıkılır, güzel bir şey olmaz. Ben de sıkılırım, o da sıkılır, inşaAllah. Ben Türkçe konuşmaktan hoşlanırım. Ben yabancı dilden hoşlanmıyorum. Arapça hariç, Arapça’yı tabii ki seviyorum, ama benim milletim Arap değil, Türk. Ben Türkçe anlattığımda anlarlar.
OKTAR BABUNA:Çok hikmetli konuşuyorsunuz, maşaAllah.
ADNAN OKTAR:Özü kapsayan bir bilgi, inşaAllah. Benim sohbetlerimin bu kadar etkili olmasının sebebi de o. Ben hurafe de anlatmıyorum. Hikaye de anlatmıyorum. Mesela Cübbeli, adam hikaye anlatıyor. Yani ayet ve hadisi tenzih ederim. Yahut hurafe anlatıyor. Yani, okuyan, onu dinleyen insanların çektiği sıkıntıyı bir düşünün, ne kadar zor olur. Yahut, masal da anlatırsa, adamın çok hoşuna gidebilir. Geçenlerde bizim arkadaşların bir tanesi, “Hocam” diyor, “biz çocukluğumuzdan beri masal türü şeyler çok hoşumuza giderdi” diyor. “Mesela bir kişinin hayatını anlatırlardı, biz onları dinlerdik, masal gibi anlatırlardı. Ama sizin anlatımınız çok bambaşka” diyor. Ben çünkü direk hidayeti hedefleyen bir üslup içerisindeyim. Direk özü, mesela direk İttihad-ı İslam, net çözümden yanayım. Ben ağlayarak bir yere gitmek peşinde değilim. Gülerek, sevinçle, küfrü ezmenin peşindeyim ben. Şimdi ağlamak deyince Fethullah Hocamız aklıma geliyor, o içli olduğu için, o şahsı öyle onun. Yani yaratılıştan öyle, yani özel olarak yapıyor değil Fethullah Hoca. “Babam da öyleydi” diyor, yani her şeye ağlarmış. Bazı öyle insanlar vardır. Yani yufka yüreklidir, tahmin edemezsin, hayret edersin. Mesela birini görür ağlar, bir insanı görür ağlar, bir konu olur ağlar, fıtratı öyle olduğu için ağlıyor o. Ona da şaşıyorlar, “nasıl oluyor bu” diye. Fıtratı öyle. Yani ağladığı için ağlamıyor, yani ihtiyaç duyduğu için ağlamıyor, anlaşıldı mı? ...
Ahir Zamana ait Yeni Bilgiler
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler