Adnan Oktar'ın 10 Ekim 2010 tarihli Samsun AKS ve Kayseri Tv röportajından
ADNAN OKTAR: ...“Ben iş yerinde "Mehdi (a.s.) gelecek" diyorum. "Kıyamet yaklaştı" dedim. Kıyameti duyanlar, "sus hele, şimdi moralimizi bozma" dediler” diyor. Kardeşim zaten öleceksin sen, moralinin bozulmayacak ne var? Mesela farz edelim, kırk yaşında birini düşün iş yerinde veyahut elli yaşında birisini düşün. Elli, altmış, yetmiş, çoğu insanlar altmış-yetmiş yaşında vefat ediyorlar zaten. Hadi seksen olsun. Çoğu da seksen yaşında vefat ediyor. Nadiren doksan yaşında olanlar oluyor. Çok, çok, çok nadir yüz yaşında olan insanlar oluyor. Genelde insanlar vefat ediyorlar. Kıyametin özelliği ne? İnsanları öldürmesi. Sen zaten bir üç, beş, on sene sonra ölüyorsun zaten, bir kaç on sene sonra ölüyorsun. Onun için moral bozacak ne var? Sen öldüğünde ne oluyor? Seni götürüyorlar, iki metre toprağı kazıyorlar. Kıyametten neden korkuyor? Binaların altında kalmaktan çekinmiyor mu adam? Toprağın altında kalıyorsun sen zaten. Bina yıkılıyor, altına girmiş oluyorsun sen zaten. Toprakta ağzına, gözüne, eline doluyor; kulaklarına, her yerine doluyor. Karanlıkta adamlar senin üzerine toprağı atıyor, atıyor; beton kapakları da üzerine örttüler mi gümbür gümbür; oranın memurları var, belediyenin, beton kapağı da kapatıyorlar. Üzerine de diğer toprakları yığıyorlar, küreğin arkasıyla da pat pat vuruyorlar güzel, toprağı iyice yediriyorlar. Toprağın içi zifiri karanlıktır, karanlık. Ama iyice pil ışığıyla aydınlattık diyelim. Bir kere nefes alamaz adam orada. Hiçbir şey yapamaz. Facebook’a giremez. Entel sohbeti yapamaz, barlara gidip böyle arkadaşlarıyla bira içerken resim çektirip onu Facebook’taki sayfasına koyamaz. Yine barlarda arkadaşlarıyla dağıtmış havasında, böyle eller havada zafer işareti yaparak resim çektirip, onları da koyamaz Facebook’a. Arkadaşlarının arkasında resim çektirip, dilini çıkarıp, arkasında işaretler yaparak falan çeşitli böyle mutluluk resimleri, onları da koyamaz. Veya o resimlere orada bakma imkanı da yoktur, mezarda. Air condition falan da yok. Soğutma sistemi yok, ısıtma sistemi de yok. Buz gibi soğuktur toprağın altında. Bir süre sonra şişmeye başlıyor insan, bakterilerin etkisiyle. Ağzından kanlı köpük gelir. Kadınların rahmi dışarıya atılıyor. Ağzı, burnu falan dudakları yukarıya doğru şişer. Üst dudağı yukarı doğru, alt dudağı aşağıya doğru şişer. Ağzı kocaman oluyor, davul gibi şişer. Gözleri de şişiyor basıncın etkisiyle ve leş gibi bir koku. Leş kokusu yayılır yani feci şekilde kokar, bozulur. Yani parfüm kokusu falan artık orada, işte siyah Davidoff veyahut işte Versace’nin parfümleri falan veyahut Fahrenheit falan hiçbir şey bulamazsın orada. Öyle bir konu yok. Sadece leş kokusu vardır. Ne kadar? Bekleyebildiği kadar, inşaAllah. Sinemaya gidemez, lokantaya gidemez mesela. Sosyeteden, öyle bir kişi farz edelim; Allah affetsin günahlarını, vefat ediyor; arkadaşları kara gözlük takıyorlar, kara kıyafetler giyiyorlar; ellerinde bir mendil, burunlarına falan ara sıra dokunduruyorlar. Daha dün akşam eğleniyor arkadaşıyla beraber barda, birlikteler. Ertesi gün adam, betondan barın içerisine giriyor, betondan. Simsiyah karanlık disko, inşaAllah. Müzik sesi yok, müzik sadece bir sessizlik sesi, başka bir şey yok. Yemek toprak, bir tek toprak yiyebilecek gibi, başka bir şey yiyecek gibi yok. Başka bir şeye müsaade yok. Hava da alamaz. Genç, ihtiyar da dinlemiyor biliyorsunuz ölüm. Hemen geliyor, hiç fark etmez. Mesela bakıyorum tanıdığın birisi oluyor, genç birisi oluyor; ya trafik kazası oluyor ya bilmem ne oluyor. Gece-gündüz haberleri geliyor, görüyorsunuz. “Çok gençti,” diyor, “daha baharındaydı” diyor. Hatta üzerine gelinlik koyuyorlar. Böyle genç kızlar vefat edince duvak falan koyuyorlar, üzerine koyuyorlar. Geceli gündüzlü her gün televizyonlarda, gazetelerde bunların haberlerini görüyoruz. İnsanlar bundan etkilenmek istiyor mu? Düşünmek istemiyorlar. Ne ölümü düşünmek istiyor, ne Mehdi (a.s.)’yi düşünmek istiyor, ne Kıyameti düşünmek istiyor. Kardeşim, kaçsan da bu sana geliyor zaten. Ve en kötüsü Allah’ı düşünmek istemiyor. Allah ona an an nimet veriyor, yemek veriyor, yiyecek veriyor, ona müzik gösteriyor, müzik dinletiyor, kıyafetler veriyor, ev veriyor, her türlü imkanı veriyor. Beyninin içinde Allah ona bin bir türlü güzellik gösteriyor. Dış alemde yaratır Allah, fakat asıl yaşadığı beyninin içindedir. Kesintisiz, beyninde mutlu bir hayat gösteriyor. Mümkün mertebe Allah’la muhatap olmak istemiyor, haşa. Peygamber (s.a.v.)’in adını duymak istemiyor. Birkaç on sene de olsa yaşabilmek. Kardeşim, kanser oluyor, artık ölüyor. Daha hala artistlik peşinde. Daha hala arkadaşlarına böyle şirin görünmeye görünüyor. Abudik gubudik hareketler yapıyor. Gurur yapıyor, dinsizliğini devam ettirmeye çalışıyor, ağrına gidiyor. Yani hani “kanser oldu da Müslüman oldu” dedirtmemek için, ağırına gittiği için sezdirmemeye çalışıyor. Kardeşim, pişman ol, ne olur? “Elhamdülillah” de, ne güzel. “Allah’a hamdolsun, Allah bu hastalığı vesile etti, iman ettim” de. Ne güzel olur. Bir de son an da gelmemiş. Bu geçerli olur. Yapmıyor, gurur yapıyor. Sonra dirildikleri vakit de; “eyvahlar bize” diyorlar. Yani “din günü gerçekmiş” diyorlar...
Güncel Yorumlar
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...Marşlar/Fasıllar
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Kitaplar
Devamı ...Kitaplar
Devamı ...Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler