Adnan Oktar`ın 24 Kasım 2010 tarihli Kaçkar Tv röportajından
ADNAN OKTAR: ... 86’da tutuklanmadan önce yer yerinden oynuyordu. Adnan Hoca işte bütün okullara hâkim oluyor, liselere hakim oluyor. İşte Saint Benoit gitti, Saint Joseph gitti, Robert Koleje sıra geldi falan. Ama hakikaten de oralar, Dost Koleji’nin neresiydi? Spor salonuydu hatırladım, spor salonunda topluca Cuma namazı kılıyor keratalar. Kardeşim olacak iş mi? İşte çocuk aklı, ama çaka çaka dolmuş böyle. Onu da görmüşler, çok büyük olay çıkmıştı okulda. Saint Joseph’de de öyleydi, Saint Benoit’de de öyleydi, sonra Robert Kolej. Nokta Dergisi de zaten olay yaptıktan sonra, kapak yapmıştı. Bütün gazeteler sür manşet, işte şöyledir böyledir, Adnan Hoca fetih siyaseti güdüyor falan. İşte diskolar miskolar her yer gitti sıradan, öyle bir panik havası estirdiler. Kardeşim nefes alamıyoruz, Allah’ım Yarabbim. Şimdi camiye gittim, çocuklarla orada toplanalım bari dedik, toplanacak yer de yok. Nereye gitsem, her bölgeye bir polis peşimde. O Yeni Camii’nin yanında bir camii vardı, neydi o camii?
ALTUĞ BERKER: Hidayet Camii.
ADNAN OKTAR: Hidayet Camii. Oraya gidelim bari, oraya gidin dedim çocuklara. On - on beş kişi toplandılar gittiler, sohbet edeceğiz. Bir gittim, Allah kapıda bir amca; ceket, takım elbise ile bana fix olmuş şekilde, elini arkadan bağlamış, bütün dikkati üzerimde. Dedim tamam, şenlik var. Bir bakayım dedim şöyle, ortalık bulanmış. Hiç çaktırmadan, sezdirmeden gittim. Allah, iki tarafı polis doldurmuş böyle. Sağlı sollu sivil polis, çaka çaka dolu, camiinin o giriş kapısı. Orada da leblebi, çekirdek falan, kuruyemiş satan amca var, bende hiç sakin, hiç istifimi bozmadım, elim cebimde. Amca şuradan biraz çekirdek falan ver, dedim. Onları aldım, gayet sakin böyle yiyerek ben Yeni Camii’ye yürümeye başladım. Arkadaş da var, arkadaşa söyledim hepsi gelsinler, Yeni Camii’ne gelsinler, dedim. Tam kadro tabii polis de arkamızdan geldi, sivil polisler doluştular Yeni Camii’nin içerisine. O devir dehşetti, Turgut Özal’ın zamanı. Turgut Özal bana o zaman diyordu; “devam etsin, çok güzel gidiyor.” En yakını ile haber göndermişti. Biz de en güzel şekilde gidiyorduk Allah’ın izni ile. Darwinizm’e, materyalizm’e karşı mücadele veriyorduk. Ben namaza başladım, yanımda bir arkadaş belirdi o da namaza başladı. Şimdi secdeye kapanıyoruz, secdede bana bakıyor. Yan duruyordu secdesinde böyle. Ben ilk defa görüyorum böyle bir namaz kılma şekli. Şaşırdı, defalarca secde yapıyor böyle, şaşırdı Allah-u âlem. Punduna da getiremediler, çünkü cami içine de dağıttım ben ikişer üçer kişi. Şuç oluşturacak bir şey de oluşmadı. Çünkü topluluk halinde de olamadığı için, gözaltı da oluşturamıyorlar, acayip sıkıldılar böyle. Ama müthiş gerildiler, ben anladım, çünkü Ankara’dan muazzam baskı vardı, acayip bastırıyorlardı. Çünkü her yer hopluyordu, kolejler gitti, okullar gitti, üniversiteler gitti, diye müthiş bir panik vardı. İlk defa sosyeteye din girmişti, İslam. Cumhuriyet tarihinde ilk defa, Osmanlı tarihinde ilk defa sosyeteye din hakim oldu. En ücra köşelere, diskolara, şuraya buraya falan, çünkü tanınmaları mümkün değil. Bizim çocuklar tam tiki görünümünde keratalar, saçlar böyle bilmem işte jöleli, möleli klasik, anlaşılmaları mümkün değildi. Hakikaten de her yere giriyorlardı, en ücra yerlere bile giriyorlardı. Akıl almaz bir panik oldu, müthiş. Sosyologlar açıklamalar yapıyor, şunlar bunlar açıklama yapıyor; nasıl tedbir alınabilir gibisinden. Ben, “ortalık çok gerildi, beni tutuklayacaklar belli, bir şey bulurlar tutuklarlar, dedim. Çocuklara da söyledim, “hazır olun” dedim. Ondan sonra son olarak Nazlı Hanım işte böyle ince oya örmeyi çok iyi bilir o, nakışçıdır, Nazlı Ilıcak, mübarek hanımefendimiz, mübarek annemiz. Her yere de girer, böyle Müslümanlar’ın olduğu her yere girer. İlim sahibidir, maşaAllah, başörtüsünü de çok güzel savunur. Annemiz bizi çağırdı, biz de gittik röportaja. Dedim, “Türk kavmindenim, İslam Milletindenim” onu sürmanşet, manşet yaptı. Sonra, her zaman olduğu mutad üzere bizi Gayrettepe Siyasi Şube’den istirham ettiler, telefonla. “Hocam, biz gelip almayalım sen gel” dediler. “Tabii ağabey” dedim, Doğan Ağabey’imiz vardı, “gelirim” dedim. Hemen işte artık yanımıza fanila falan aldık, orada malum günlerce kalındığı için. Ondan sonra, “hocam seni savcım istiyor“ dedi. İlk defa oluyor, çünkü ben poliste ifade verdiğimde düşünerek, biraz da bana işin doğrusu yardım ediyorlardı, suç unsuru konuşma yapmıyordum, suç unsuru bir şey olduğunda uyarıyorlardı. “Bak bu suç unsurudur, ona göre dikkatli ol” falan diyorlardı. Söylememem gerekir ama söyleyeyim, öyle iyi ağabeylerimiz de vardı. “Bu sefer seni savcım istiyor” dedi. “Tamam” dedik gittik DGM’ye. O gazeteyi çıkarttı, “Türk kavmindenim, İslam Milletindenim” diye bir sözün var burada, “ bu ifade senin mi” dedi, “benim, evet” dedim. Tamam dedi, şak şak şak daktiloyla yazılar yazdılar. Evet, işte bu, “biz İslam Milletinden, Türk kavmindeniz” şu başlık. Bizde Türklük gururu değil, Allah’a kul olmanın verdiği İslam gururu var. Böyle ırk, genetik özellikten dolayı değil, hars Türküyüm ben dedim. Türklüğüm hars üstüne dayalı, kan ve genetiğe dayalı değil, onunla da ayrı bir gurur duymuyorum ben. Genetik yönünden dolayı gurur duymuyorum, hars milliyetçiliği anlamında gurur duyuyorum dedim. Türküm diyen herkes Türktür dedim benim için dedim. Savcım, “tamam oğlum, hakime git, işlem tamamlansın” dedi. Ben de hemen kolayca bırakacaklar zannettim. Hakime çıktım, tek başına oturuyordu, kimse de yok zaten, bir polisle içeri girdik. “Bu söz senin mi oğlum?” dedi. Ben ne bileyim, istesem derdim. O zamanlar avukat mavukat hiçbir şey yok kardeşim, öyle bir konu da yok. Mesela avukatım olsa, en azından “bir inceleyeyim efendim konuşmayı”, derdim. Bilmiyorum, “şu an cevap vermek istemiyorum” derdim, o zamanlar öyleydi yahut “avukatıma danışayım” derdim veyahut “bandı, konuşmayı baştan sona inceleyeyim” derdim. “Evet” dedim, “bütün konuşmalar bana ait” dedim, hiç kestirmeden konu uzamasın diye. Tamam dedi, “yaz kızım” dedi, “sanığın tutuklanmasına” dedi. Allah, bizim on dokuz aylık süre başladı ondan sonra; on ay tımarhane, dokuz ay da cezaevi. On dokuz ay sonra, aynı savcı, bak dikkat et aynı savcı, “bu konuşmalarda suç unsuru yok” dedi. Daha önce yirmi beş yıl hapsimi istiyorlardı, bak yirmi beş yıl toplam, yirmi beş yıl hapis. “Bunda bir suç unsuru yok, beraatini istiyorum” dedi, mahkeme de beraat verdi. Benim avukatım ünlü bir avukattı, sevimli böyle, isim vermeyeyim de. Gider gelirdi, ben onu sürekli teskin ederdim. Avukatım hakimle görüşmüş, sürekli bırakılmamı istiyordu, tahliye istiyordu. Hakim çağırmış bir gün, yaşlı, efendi bir hakimdi, “oğlum bak benden sürekli tahliye istemeyin” demiş. “Sebebini söyliyeyim; nokta nokta nokta şu sebeplerden dolayı tahliye vermeyeceğim, veremem, vermem mümkün değil” demiş. Şimdi ben hakimi, samimiyetini bozmamak için, ona olan saygımdan, sevgimden söylemiyorum ne dediğini. Ama aklınız durur söylediği sözleri söylesem. “Bu nedenden dolayı tahliye veremem. Haklısınız, doğru, tahliye gerekir, doğru ama şu şu nedenden veremem” dedi. Hatta ben o zaman dedim bizim avukat ünlü bir avukattı, tanırdı herkeste. “Şimdi Mahmut Hoca yaşlı başlı insan, onu tutuklasalar olmaz”, dedim. “İlla ki birini tutuklamaları gerekiyor ortalığın yatışması için. Ben genç adamım, beni tutuklamanız iyi olur, dedim. Beni tutuklasınlar bana yarar, ben rahatsız olmam, çok da memnun olurum”, dedim. On dokuz ay yattık. Güya arkadaşlarım dağılacaktı, güya davadan vazgeçecektim. Kardeşim bir çıktım, cami dolmuş, dolmuş. Bir avuçtu benim kardeşlerim, cami dışarı taşıyordu...
Basında Harun Yahya
Devamı ...Makaleler
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Makaleler
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler