Adnan Oktar`ın 22 Aralık 2010 tarihli Tv Kayseri ve Samsun Aks Tv röportajından
ALTUĞ BERKER: ... Cüneyt Ülsever de yaşlanmayla ilgili bir yazı yazmış iki gün evvel. O da bazı şeyleri düşünmüş ve ilk defa yaşlandığını anlamış ve üzüntüsünden ağlamış.
ADNAN OKTAR:“Yolculuk vakti geldi” diyorlar. Yavaş yavaş. Tabii, bir süre sonra öyle bir vakit gelecek ki; ne Cüneyt Dedemi göreceğiz, ne Ertuğrul Dedemi göreceğiz, ne bir başkalarını. Allah nasip ederse, etmezse tabii biz de görmeyiz de. Fakat bu dünya böyledir, gelip geçicidir. Bunu herkes bilecek. Çok dinçken, gençken, eğlenirken ona pek dikkat veremiyorlar. Mesela sosyetenin toplantıları oluyor, bakıyorum; yüzde 95 yaşlılardan oluşmuş ama hakikaten zor ayakta duruyorlar. Ama gıcır gıcır giyinmişler, hanımlar gıcır gıcır, saçlarını yaptırmışlar, beyler taranmış, süslenmiş gelmişler. Gelmeden önce tansiyon ilacını alıyor, bir; romatizma ilacını alıyor, iki; kanserle ilgili ilaçlarını alıyor, üç yahut urlarla ilgili ilaçlarını alıyorlar, üç; midesiyle ilgili ilaçları alıyor, dört; böbrekle ilgili ilaçlar alıyor, beş; zaten çok az yemek yiyebiliyor, belirli yiyecekler. Diyorlar, “şunu yiyeceksin, bunu yiyeceksin, şunu şöyle yapacaksın, bunu böyle yapacaksın. Zaten çantalarının içi eczane gibi, her türlü ilaç var. Açın bakın, eczane gibi. İkinci evleri hastane adeta, sürekli muayene oluyorlar ama oraya gelirken bir göstermelik dinçlikleri oluyor, canlılıkları oluyor yani, o güne mahsus. Millet de zannediyor ki bunlar ne hastalanır, ne ölür, ne yaşlanır, ne bir şey olur, böyle geçerler. Takmış, takıştırmış, ölmek üzere olan bir beden, her an öleceği hissedilen bir beden; nasıl yaşlı bir hayvanın anlıyorsun öleceğini, yaşlı bir insan da hissedilir, ölümün yaklaştığı. Üzerinde zümrüt kolye, kolyeye bakıyorum çok dinç duruyor kolye, maden, o ölecek gibi görünmüyor. Ama altındaki et, ölüme doğru hızla koştuğu görülüyor.Demek ki et ölecek, kolye kalacak. Nerede kalacak? Evinde kalacak. Saati, evinde kalacak, kıyafetler, evde kalacak; ayakkabılar,o gardrop boydan boya evde kalacak. Öldüğünde biliyorsun şahıs; eşyalar say say bitmiyor. Şunu Hüseyin’e verelim, şunu Nazmi’ye verelim, şunu Cemile Hanım’a verelim, neyi var neyi yoksa dağıtılıyor, yani hayrına. Bilgisayarı da kalıyor, “onu da yeğene verelim” diyorlar. Daha dün chatleşiyordun, daha dün Facebook’ta arkadaşlarınla şamata şengül yapıyordun. Toprağın altında yapsana bakayım. İki buçuk metre falan toprağın altı. Simsiyah karanlık ve müthiş bir sessizlik. Sağa sola da kıpırdayamaz. Çenesini de bağlıyorlar, ağzını da açamaz. Ayaklarını da birbirine bağlıyorlar, onları da kıpırdatamaz. Kefenle de sıkı sıkıya sarıyorlar. Simsiyah simsiyah karanlığın içerisinde. Arkadaşları yatla geziyor,lokantada yemek yiyorlar. Halbuki daha dün yemişler lokantada beraber, beraber içmişler, yemişler. Ama o gün yok. Yine ertesi gün lokantada yemek yiyenler sanki hiçbir şey olmayacak havasındalar. Bir süre sonra sıra onlara da geliyor, onlar da aynı yoldan geçiyorlar, aynı olaylarla onlar da karşılaşıyor. Ama ısrarla ne düşünmek istiyorlar, ne akıllarına getirmek istiyorlar. Böyle bir aldatmaca, kendi kendilerini aldatarak garip bir hayat yaşıyorlar. Halbuki onar seneler suretinde vakit çok hızlı geçiyor. Haftaları görüyorsunuz, Pazar oluyor, şak bir daha Pazar oluyor, bir daha Pazar oluyor, anında günler geçiyor. Ölümü Allah özellikle feci bir sonla sonlandırır, onu bir mucize olarak yaratıyor Allah. Mesela ağzından köpük gelmesi,kadının rahmini dışarıya atması ve vücudun yavaş yavaş parçalanması. Mesela önce burnun düşmesi, kulakları düşüyor, ağzı-burnu. Ve çok dehşet verici bir görünüm alıyor. Önce “güzeller güzeli” diyor, “uğruna adam vurdum,” bilmem ne diyor, olmadık kepazelik çıkarıyorlar, karakollara düşüyorlar, hapishanelere düşüyorlar. Tamam, aynı adam işte. Şimdi niye bakamıyorsun oraya? Dehşete kapılıyor görünce. Ölüyorum, bayılıyorum diyordun, aynı adam işte. Demek ki etin, kemiğin, derinin şekil almasına o kadar önem vermişsin. Et, kemik, deri; “bu sefer de bu şekil aldım” diyor, o zaman ne oluyor sana? “Şimdi öyleyse, şimdi de böyleyim” diyor. Etin vasfı bu. Kemiğin vasfıdır bu. Protein en zayıf maddedir, en çabuk bozulan maddedir. İnsan da proteinden yapılmış. Marul bile kokuşmaz bu kadar, berbat olmaz marul, on gün kalsa bir şey olmaz. Ama et on gün kaldı mı rezalet olur; hem pis kokar hem feci şekilde parçalanır hem de çok itici, zehir haline gelir. İnsan da etten oluşmuş. Kendilerini insanlar çok büyütüyorlar. O şımarıklık içerisinde, bir kısmı tabii, dünyaya aşkla bağlanıp, böyle tutkuyla bağlanıp beyinlerini uyuşturuyorlar, kendilerine hipnoz yapıyorlar, ayrı ayrı. Düşünmeme hipnozu. Düşünme, aklına getirme, araştırma, okuma gibi telkin yapıyorlar. Kendilerini dünyada gaflet içerisinde tutuyorlar. Gaflet içinde tutunca da ne dünyanın zevkini alabiliyorlar, ne de ahirette rahat edebiliyorlar. Müslüman olan dünyada çok rahat eder. Çok güzeldir hayatı Müslümanın. Öbür türlü olduğunda, kendisinin de kabul edeceği gibi açık; bütün hayatı bir koşuşturma ve sürünme içerisindedir. Mesela Ertuğrul Özkök anlatıyor, EÖ diyelim “beni rahat görüyorsunuz; eğlenen, huzurlu birisi olarak görüyorsunuz ama öyle değilim. Ben hep yalnız birisiyim” diyor. “Sürekli yanımda bir koruma geziyor, özgürce gidip bir yerde gezemiyorum” diyor. “Özgürce şunu yapamıyorum, bunu yapamıyorum” falan diyor. Akşama kadar gidip gazetede oturuyor, yemeğini yiyor, yazısını yazıyor, akşam evine dönüyor. Onun en büyük eğlencesi de şarabı. Bir şarap çeşidi varmış, çok heyecanlanıyor, ilk defa buna anlatmışlar herhalde; üç şarap aynı anda alınması gerekiyormuş. Yani birbirini tamamlayan şaraplarmış. Hani ilaçlar olur ya böyle mideyi bastırır, biri sinir sistemine etki edecektir, biri de hastalığa etki edecektir. Onun gibi görüyor. Onu da insanların bilmemesinden haz duymuş, böyle heyecanlanıyor. Onu bir entel üstünlüğü gibi, entel vasfı gibi heyecanla anlatıyor. Bir de kokusundan, tadından yılını çıkaran tipler oluyor ya, özenti tipler, tam o modu daha yeni yakalamış seninki. Fakat tam onu yapacakken de vakit bitmiş, “on yılım” kaldı diyor, “babam yetmiş yaşında vefat etmişti, ben de en fazla on yıl yaşarım” diyor. Şimdi oradan da pek bir haz alacak hali kalmamış. Halbuki Allah’a tam dönse, Kuran’a tam teslim olsa, samimi Müslüman olsa, hiç bu vesveselerle boğuşmaz, bu acılarla boğuşmaz.Hayatında da daha çok bereket olur, güzellik olur, huzur olur, kafası da dinç olur; dünyası da, ahireti de güzel olur. Şimdi ahirette de açıklayacağı gibi bir durumu olmamış oluyor. Çünkü Kuran’a uymayan bir vasıf içerisinde. Kuran’ı kabul etmeyen, kendi kafasına göre hareket eden, kendine göre bir din anlayışı geliştirmiş, üslubundan o anlaşılıyor. Dolayısıyla yanlış yolda. Yaptığı entellik, dantellik de, kimse dinlemez onu. Yerin altına, toprağın altına girdin mi sana üç çeşit şarap getirmezler. Şarabı tadacak dili kalmayacak, dili toprağa düşecek. Şarabı içecek dudağı kalmayacak, onlar da toprağa düşecek. Midesi de toprağın altında parçalanacak. Dolayısıyla orada şarap servisi yok, yerin altında. Bir de şarap da sanki ahım şahım bir şey gibiymiş gibi. Son derece itici, rahatsız edici, kokusu pis, yakıcı, lezzetli olmayan bir içki. Sırf özenti. Fransızlar yapıyor, İngilizler yapıyor, bilmem negibisinden. Onlarla yarış, başka bir olay yok. Kendi de samimi konuşursa kabul eder. Etrafındakiler de kabul eder. Bu dediklerim doğru. Hayatına şarapla renk katmaya çalışıyor; o acı, lezzetsiz, kötü içkiyi hayatının bir önemli rengi haline getirmiş onu. Hayattaki lezzetin oysa senin, zaten yapacağın bir şey kalmamış ki senin. Çok kötü durumun, Allah vermesin yani. Halbuki İslam’ı, Kuran’ı tam yaşamış olsan hem çok değerli olur hem de aydın bir kafayla, aydın bir Müslümanlık anlayışının sahibi olarak dünyaya güzel örnek olacak bir Müslüman olur ve çok çaplı olur, çok etkili olur. Etrafı da çok etkiler, diğer arkadaşlarını da çok etkiler, toplumu da etkiler, büyük bir hayra vesile olmuş olur. Ama şu an gençliği şaraba teşvik eden, entelliğe teşvik eden, boşvermişliğe teşvik eden; Kuran ahlakından, Kuran’dan çekip, kendine göre yeni bir din anlayışı geliştiren bir guru gibi bir şey, değişik bir şey oldu. Halbuki akılcı düşünüp, Kuran’ın hak olduğunu görmesi lazım. Çünkü Kuran bizi sevgiye, derinliğe, akla yöneltir ve mutluluğun kaynağıdır Kuran. Bunu da biliyordur, mutlaka biliyordur. Ama sırf entellik yapacağım diye, orijinallik yapacağım diye, insanların beğenisini kazanacağım diye bu yanlış çizgisinde devam ediyor. Halbuki gecikmiş de değil, çizgisini değiştirse şu an çok çok etkili olur. Bayağı güzel olur. Çok büyük faydası olur. Yüzlerce, binlerce insana güzel örnek olur. Mesela diğerleri de bunu yapabilirler, diğer köşe yazarları da. Çok etkili olur. Öyle bir gün gelecek ama bunlara sürekli telkin yapmak lazım, teşvik etmek lazım. Yoksa bunlar illaki bunu yapacaklar. İnşaAllah on yıla kadar kalmaz da hayattayken Müslüman olur, inşaAllah. Son nefesinde Müslüman olmaz. Çünkü genelde herkes son nefesinde Müslüman oluyor, öyle tipler. Tam can çekişirken Müslüman oluyorlar. O da geçersiz oluyor. Gönül ister ki can çekişme başlamadan Müslümanlığı tam yaşasın, inşaAllah. Kendine de bir müjdedir, etrafındaki arkadaşlarına da bir müjdedir. İslam’a da faydası olur, Müslümanlığa da faydası olur.
Basında Harun Yahya
Devamı ...Kitaplar
Devamı ...Kuran'ın Bazı Sırları
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Belgesellerden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler