Adnan Oktar`ın 25 Ocak 2011 tarihli Gaziantep Olay Tv röportajından
ADNAN OKTAR: ...Mesela bu son olayda da, 99’daki olayda da öyle. Daha önce yine bir operasyon hazırlamışlardı bize, gecenin 03:00’ünde içimizdeki bir şahıs, ajan provokatör olarak içimize girmiş, gözaltına alındı. Biz de canhıraş onu kurtarmaya çalışıyoruz, işte avukatlar gönderdik falan, zaten adam ajanmış. Hatırlıyorsun değil mi o dönemi? Ne zaman olmuştu o?
ALTUĞ BERKER:Tam 17 Ağustos 1999.
ADNAN OKTAR:17 Ağustos’ta. Öbürü?
ALTUĞ BERKER:12 Kasım.
ADNAN OKTAR:12 Kasım evet. 17 Ağustos’ta biz gece bekliyoruz işte arkadaş bırakılacak diye, ta sabaha kadar falan bekledik. Gece 03:00’de deprem oldu biliyorsunuz, deprem olunca hemen o ajan provokatörü bıraktılar. Yani bir saat sonra falan geldi, biz bilmiyoruz ajan provokatör olduğunu. Yıllar sonra bir şahıs, yani bu konuları çok iyi bilen bir şahıs, resmi görevli bir şahıs, yani uç görevde bir kişi, resmi görevli, “17 Ağustos akşamı size bir operasyon yapılacaktı” dedi, “o da ajan provokatörün ifadelerine dayandırılarak yapılacaktı, ama deprem olunca erteledik” dedi, “operasyonu erteledik” dedi. Ondan sonra ertelendi. Sonra 12 Kasım 99, yine bize bir operasyon yapıldı. Tam ben hücreye sokuluyordum, yani o tutukluların bulunduğu hücreye sokuluyordum. Elinde anahtarı aldı polis tam böyle kiliti üzerime kitleyecekken deprem başladı. Ama acayip sallanıyor bina böyle, bir de üst kat olduğu için bina bir gidiyor bir geliyor, bir gidiyor bir geliyor, acayip korktu polis, geri geri gittiler bütün polisler. Yani tereddüt etmeye başladılar, binadan kaçalım mı, kaçmayalım mı, onu konuşuyorlardı aralarında, binayı hemen boşaltalım mı gibisinden. Bir süre kitleyemedi öyle bekledi. Sonra deprem sakinleşti, sakinleştikten sonra kitledi, üzerimize kitledi. “Hocam seni getirdik buraya deprem oldu” dedi. Yolda da söylediler zaten gelirken, “Hocamızı götürüyoruz şimdi deprem olur” dediler. Polis arabasında söylediler, kaç tane polis şahit yani. En az altı tane polis vardı arabada, hepsi biliyorlar yolda söyledi. Biz normalde bütün gazetelerde manşettik. O günün gazetelerine bakın, bütün gazetelerin anasayfasında manşetiz, ama ilave bir sayfasında birinci haber değiliz, ilave bir sayfa koydu Hürriyet, mesela ilk sayfayı anlamak için birinci sayfayı açmak gerekiyor. Birinci sayfada orijinal sayfayla karşılaşıyorsun, ama olayın aciliyetinden dolayı sayfa eklemesi yaptı Hürriyet ve bizim haber ikinci haber oldu. Tam haberler başlıyordu, tam bizim haberleri anlatacaklardı, deprem başlayınca bizim haberi birinci haber olarak anlatamadılar. Herkes bilir o devri hatırlarlar, tam spiker konuşacaktı deprem başladı o anda ve bizim haberi veremediler. İkinci haber oldu. Tabii depremde ölen kardeşlerimizin hepsi şehit oldular, hepsi şehittir. Evleri sadaka hükmündedir. Allah’a sadaka hükmündedir inşaAllah. Allah her şeyi bir hayır ve güzellikle yaratır, hepsinde bir güzellik vardır. Sakatlananlar da gazi hükmündedirler. Cennet’te karşılıklarını alacaklar inşaAllah. Ama herşeyin kaderde olduğunu göstermesi açısından bu çok manidardır. Mesela daha önce de öyle, ben Osmanlı Pala diyordum bir polis komiseri vardı, Mahir. Bir lakâbı vardı da, kötü bir lakâp, ben onu söylemiyorum. Yani yakıştıramıyorum tabii ama öyle derlerdi bir garip lâkabı vardı. Bir gün beni alıp götürdüler yine öyle durduk yere, siyasi şubeye götürdüler. Yolda da böyle uygun bir şekilde tehdit ettiler, “buraya gelen öyle pek güle oynaya çıkmaz pek haberin olsun” dediler. Yani ona benzer bir şeyler söylediler. Yani “neşeli çıkamaz” dediler. Tam da hatırlayamıyorum aslında, “pek sağlam çıkmaz” gibi bir şey söylediler, ona benzer bir şey, “haberin olsun” falan dediler. Gittik böyle ber ayaktaydım, polisler içeriye doluştular, Mahir de var, Mahir Ağabey, çok iyi hatırlar kendisi de iyi hatırlar, tam ifademe başlanacağı vakit çelik kasalar birbirine vurmaya başladı zangır zangır böyle, yani çok güçlü bir deprem başladı. Sonra Mahir Ağabey konuyu şakaya getirdi, bilmem ne yaptı değiştirdi, bıraktı beni gönderdi. Ben normalde Güvenlik Şube’de ifade veriyorum, ilk defa Siyasi Şube’de ifade verecektim, orada gönderdi beni. İnşaAllah. Hatta deprem, önce umursamadılar deprem devam ediyordu, deprem şiddetlenince Bismillah Bismillah demeye başladı Mahir Ağabey. Çok iyi hatırlar, yaşıyor daha. İnşaAllah. Hepsi hayırla yaratılıyor, hepsi hikmetle yaratılıyor. Bunu anlatmamda gayem, herşeyin kaderde olduğunu belirlemek için Allah bana bunları gösteriyor. Çünkü depremin bir vakti var, benim de emniyete gitmemin bir vakti var. Mesela üzerimin kilitlenmesinin vakti ile depremin vakti aynı. Öbüründe yine aynı. Bunları hatırlamamız için Allah bazen böyle tevafuklar meydana getirir. Yani bir olayı hatırlamak için, bir olayı vesile eder Allah.
ALTUĞ BERKER:86 yılında bahsettiğiniz yılların resimleri var Hocam.
ADNAN OKTAR:Bakayım. “Azılı hastalar bölümüne atıldı” diyor. Şu bölüm K13 bakın. Artık içerisi bile görünmüyor, oraya koymuşlardı. Başka var mı?
ALTUĞ BERKER:Şu var Hocam.
ADNAN OKTAR:Evet bakayım. Evet bu da akıl hastanesinde arkadaşlarım bunlar. Hep beraberdik topluca. Burası 300 kişinin falan kaldığı büyük bir koğuş. Abdülhamit devrinden kalma. Bu çok eski bir bina, yaklaşık 150 yıllık falan bir bina. Harabeydi, içerideki koku rezalet yani tarif edemem inşaAllah. Biz burada 10 ay kaldık. 10 ay kaldık tabii. Bağıran çağıran, kendini yerlere atanlar, üstünü başını yırtanlar. Yine bunlar en edeplileriydi, eli yüzü düzgün, böyle sakin. Onlar merak ettiler ben resim çekilirken. Dışarıdan arkadaşların resmi çekenler, bahçeye gizlice girdiler, normalde girilemiyor. Yani birçok manileri atladıktan sonra. Akıl hastanesinin arka bahçesi bu. Orası metruk bir yer, çok metruk bir yer. Ben buradan yazı yazıyordum kardeşlere anlatacağım şeyleri, oradan kağıtla atıyordum, onlar da gelip alıyorlardı. Ama binbir engel aşarak, binbir mani aşarak geliyorlardı. Öyle kolay değil, zaten oranın koruması çok güçlü. Burada mesela bu akıl hastaları dışarı çıkabiliyordu, hepsi geziyorlardı ben çıkamıyordum, bana yasaktı. Telefon etmek yasak, arkadaşlarımla görüşmek yasak, bir tek avukatıma ve anneme müsade ediyorlardı. Ağabeyim, annem ve avukat, o kadar. Onun dışında görüşme yasaktı. Hatta o zamanlar doktorlarla görüşmem de yasaklanmıştı, hemşirelerle görüşmem de yasaklanmıştı. “Sadece akıl hastalarıyla görüşebilirsin” şeklinde bize bir emirname çıkmıştı. Akıl hastasıyla ne konuşacaksın, zaten sürekli hayali şeyler konuşan insanlar. Kimi kendini bir şey zannediyor, kimini başka bir şey zannediyor, kimi bir varlıkla konuşuyor. Yani sürekli birisiyle konuşuyor, benimle konuşmuyor ki adam, ben ne konuşayım onunla. Hayali biriyle konuşuyor sürekli, yani aklı tamamen gitmiş. Doğal ihtiyaçlarını büyük bölümü bilmiyordu. Bağıran çağıran, debelenenler, onlara haldol veriyorlardı. 5-1 denen ünlü şey haldol verdiğinde kafası arkaya gidiyordu ama, bir insanın onu yapması çok güç kasılıyor kafası, dili dışarıya çıkıyor ama, bir insanın dilinin o kadar dışarıya çıkması mümkün değil. Yani bayağı çıkıyor, çok abartılı şekilde çıkıyor. Yani bir insan yapamaz onu, ama ilacın şiddetiyle oluyordu. Kolları kasılıyordu, ayakları kasılıyordu, yani çok acayip bir şekil alıyordu. Adamlar o vaziyette duruyorlardı orada. Diyordum, “bunlara ilaç verin de azıcık çözülsünler” “yok yok onlar hakediyor” diyorlardı. Yani biraz da hani ceza gibi. Orada akıl hastaları, akineton vardı, mesela demir onu sökmeye çalışıyorlardı, ellerini sokmaya çalışıyorlar akineton almak için. Demir ecza dolabı vardı, elini demirin arasından sokuyor, elleri falan yırtılıyor ama daha hala deli olduğu için, deli gücüyle açmaya çalışıyor. Akineton ampullerini alıp parçalayıp içecek. Binbir türlü rezalet vardı, tarif edilecek gibi değil. Yani ucu bucağı yoktu. On ay sonra “hadi güle güle sana” dediler. Hadi geçmiş olsun gibisinden. İnşaAllah. Bu da bir imtihandır, akıl hastanesi de bir imtihandır, hapishane de bir imtihandır, münafıkların saldırısı bir imtihandır, yobaz saldırısı bir imtihandır, iddia edilen Ergenekon örgütünün saldırısı bir imtihandır, komünistlerin saldırısı bir imtihandır, baronun adamlarının saldırısı bir imtihandır. İmtihan ne kadar zorsa, o kadar sevabı çok olur. Ne kadar dozu düşükse, o kadar sevabı az olur. Dozu yüksek olduğu için Allah’a hamd ediyorum. Mesela cezaevinde de eğer koğuşta kalmış olsaydık belki daha rahat edecektik. Çok küçük hücrede tuttukları için, sevabı çok daha fazla oldu inşaAllah. Şu kadar falandı benim kaldığım hücre. Dokuz ay da hücrede kaldım. 15 gün tahammül edemiyor mahkumlar, 15 gün. Mahkeme kararıyla karar veriliyor hücre hapsine, 15 gün tahammül edemiyorlar. Ben dokuz ay kaldım. Sürekli üstüme kapalı, kilitli yani. MaşaAllah...
Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...Ses kasetleri
Devamı ...
Makaleler
Devamı ...Kuran'ın Bazı Sırları
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...