Adnan Oktar`ın 13 Mayıs 2011 tarihli saat 11:00’daki A9 Tv röportajından
ADNAN OKTAR:Şeytandan Allah'a sığınıyorum. İbrahim Suresi 34.ayet; “Size her istediğiniz şeyi verdi” diyor Allah. Göz veriyor, kulak veriyor, parmaklar var, kaplar var, ışık, elektrik. Şimdi saymaya kalksak burada, bugün bitmez, ertesi gün de bitmez, gruplayarak saymaya kalksak, yine bitmez, değil mi? “Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz” diyor Allah. “Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür.” İlgilenmiyorlar diyor Allah, bu kadar nimet verdiğim halde, beyinlerinin içinde şu kadarcık yerde yaşadıkları halde, sürekli Allah onlara görüntü, ses sunuyor, nimet sunuyor, hisler veriyor, fakat onlar ilgilenmiyorlar. Yani lakayıt bir havada, lakayıt bir üslupla ilgilenmiyorlar, Allah ondan bahsediyor. Şimdi biz beynimizin içerisinde, mercimek kadar bir yerde, bu görüntüleri görüyoruz, bu sesi duyuyoruz, yani şuur denilen yerde, bunları şu an yaşıyoruz. Temiz havayı da Allah gösterir, araba seslerini Allah gösterir, sokaktaki satıcıları, simit satıcılarını Allah gösterir, insanların kavgalarını gösterir. Nasıl filmlerde doğal sahneler yapılıyor, mesela kovboy filmlerinde de köpekler oluyor, sokakta gezinenler oluyor, doğal bir görüntü veriliyor, aynısıdır. Allah da bu dünyada, bize böyle görüntü verir. Ama gaflet içinde kalmaya kararlı olan insanlar, düşünmeme konusunda direnirler, var gücüyle direnirler. Allah, düşündüreceği şeyleri sürekli verir, onlar düşünmezler. O zaman Allah, insana zaman zaman bela veriyor, hastalık veriyor, düşünsünler diye, yine düşünmüyor, yine hastalık bela veriyor, yine düşünmüyor. Mesela ölümü yaratıyor Allah, çok kısa süre sonra ölümü görüyorlar, yine düşünmek istemiyorlar. Allah, düşünmeleri için, ölümde çok feci son meydana getiriyor. Mesela bir ölüde meydana gelen koku çok iğrençtir, dünyadaki en iğrenç kokudur. İnsanın ölümünde meydana gelen görüntü, dehşet vericidir. Gözleri dışarı fırlar, bağırsak muhtevası basıncın etkisiyle ağzından çıkar, kadında rahim dışarıya doğru atılır, gözü jöle olur akar, saçları toprak altında kalmış keçe gibi, çok kirli bir yün parçası haline dönüşür, etleri dökülür, bütün kemikleri dökülür. Bu çok kısa sürede oluyor. Mesela otuz yaşında bir kadın, kırk, elli, altmış, yetmiş. Ömrü, dört tane on senede bitiyor. Çok kısa sürede bitiyor. Buna rağmen coşkuyla, çılgınca dünyaya bağlanıyor insanlar. Mesela kıyafet giyiyor, nihayet ince, yünden veya ketenden oluşmuş bir şey. Kısa süre sonra onlar parçalanıyor, araba alıyor araba eskiyor, ev alıyor ev eskiyor, parçalanıyor. Dünya oluyor, dünya da en sonunda kıyamette paramparça olup dağılıyor, kısa sürede oluyor. Bakın dinlerin bitişine, yetmiş yıl var. Yani “1545 gibi de kıyamet kopacak” diyor Bediüzzaman. Fakat Allah nasıl uyarı yaparsa yapsın, insanların büyük bölümünde, gaflete karşı eğilim var. Mesela acz içindedir insan, kadınlar saçını boyayarak, makyaj yaparak güzelleşmeye çalışıyorlar. Allah özellikle eksik yaratmıştır. Mesela kelebeklerde öyle bir şey yoktur, kelebek olağanüstü ihtişamlı ve süslüdür, makyajı çok mükemmeldir, hiç bir ilaveye gerek yoktur. Kelebeğin üstüne daha süsleyeceğin hiç bir şey yapamazsın. Mesela bir sülün muhteşemdir, daha onun üstüne ne süsleyeceksin? Altın sülün muhteşem pırıl pırıl parlar, çok güzeldir. Ama insan özellikle acz içinde yaratılmıştır. Mesela kulağını temizlemesi gerekir, burnunu temizlemesi gerekir, ağzını temizlemesi gerekir, koltuk altını temizlemesi lazım, vücudunun her yerini temizlemesi lazım ve sürekli acz içindedir. Bir böceğin böyle bir sorunu yoktur, dikkat ederseniz böcek pırıl pırıl parlar gıcır gıcır, karıncalar vernikli gibidir. Onların ne diş fırçalamaya ihtiyacı vardır, ne sabah elini yüzünü yıkamaya ihtiyacı vardır. Patilerini onlar böyle bir kaç defa siliyorlar konu bitiyor, gıcır
gıcır oluyorlar. Evet, dünyanın aczi bunlar.
Evet Berker’im şimdi seni dinleyelim.
ALTUĞ BERKER:İman hakikati resimleri gösteriyorum.
ADNAN OKTAR:Mesela tavus kuşu. Niye süslensin bu? Zaten Allah bunu muhteşem süslemiş, renklerin en güzeli, göz makyajı mükemmel, boynunun görünümü mükemmel, kuyrukları mükemmel, her şeyi mükemmel. Bunların hiç birisi, diş macunu kullanmaz, diş fırçası kullanmaz ömürleri boyunca. Tavşan dişini açıp bakın pırıl pırıldır, bembeyaz gıcır gıcırdır, hayatta bir kere bile diş fırçası kullanmaz. Nefis oluyor, ne diş doktoruna gidiyorlar ne de bir şey. İnsanların bir ayağı hastanede. Hafta 8 gün 9, herkesin ilaç dolabı olur. Mesela sosyetenin toplantıları oluyor, görüyorum. Bazı ülkelerde mesela Fransa’da, böyle tirit adamlar, ayakta duramıyorlar. İşte Sör diyorlar. Adam gelmeden önce tansiyon ilacını alıyor, kolesterol çıkmış bilmem kaça, romatizma ilaçlarını ayrı alıyor. Kanser tedavisi halen devam ediyor. Kulağındaki işitme kaybına karşı ilaç veriliyor. Gözlerine lens takılıyor, saç zaten ya takma oluyor, ya boyanmış oluyor, taranmış oluyor, binbir türlü aczle ayakta duruyor. Yani normal bir saç, normal bir göz, normal bir kulak, normal bir vücut milyonda bir oluyor. O kadar çok nadirdir. İnsanlar, hep acz içindedirler. Yani hemen hemen tamamına yakını böyledir. Hep bir sağlık sorunu var, hep acılar içerisindedir. Televizyona bakıyorum mesela her gün bir ölüm haberi var. Her gün cenaze namazı görüntüleri var. Ya arkadaşının hastalandığını görür, ya birinin dostunu hastaneye götürür, ya kendi gider hastaneye. Hastane ikinci kapı gibidir adeta, bütün hastaneler çaka çaka dolu. Her yerde hastanede kuyruk var. Her yer doktor. Mesela ben yolda giderken bakıyorum, işte doktor bilmem kim, doktor bilmem kim. Her yer doktor dolu. Yol boyunca da avukatlar var. Davalar, hapishaneler, mahkemeler, karakollar. Yani insanlar dünyayı bakın ne hale getiriyor. Halbuki ne avukata gerek kalsın, ne mahkemeye gerek kalsın, ne hapishaneye gerek kalsın. Değil mi? Bir kere bunları insanın üzerinden alın. İnsan zaten zayıf bir varlık. Müslümanların, mutlu ve güzel olarak, Allah’a kul olmak için gayret etmesi lazım. Birbirlerini koruyup, kollamaları lazım. Hayatın kısa olduğunu görüp, birbirlerini sevmeleri lazım. Mesela sosyetedeki gençlere bakıyorum, kakara kikiri eğleniyorlar, ya bir trafik kazasıyla ya herhangi bir şeyle gençken ölüyorlar. Disko yine, diskoda oynayan arkadaşları devam ediyor ama o mezarın altında, simsiyah karanlıkta, tek başına duruyor. Mezarlıkta bir arkadaşı daha var, komşusu. Yaklaşık bir buçuk metre bitişiğinde komşusu. Ama o da kıpırdayamıyor. O da toprağın içinde, simsiyah karanlığın. Biraz daha ilerde bir komşusu daha var, o da kıpırdayamıyor. Orada büyük bir mahalle oluşturmuşlar ama hiç kimse toprağın altından çıkamıyor ve hepsi berbat bir kokunun olduğu bir ortamda nefes alamayacakları bir ortamda simsiyah karanlığı seyrederek, yüzyıllarca toprağın altında bekliyorlar. Mesela milyoner, katrilyoner fabrikatör falan bey, tesisleri kurmuş, imkanları kurmuş, kendisi toprağın altında. Orada geniş mahalle arkadaşlarıyla beraber, hep beraberler. Bitişiğinde, bilmem ne profesörü bilmem kim, öteki tarafta hakim bilmem ne, öteki tarafında, ünlü bilmem ne ailesi. Ben geçerken bakıyorum, aile mezarlıkları var, herkes birbirine orada komşu ama kimse birbirine gidemiyor, kimse konuşamıyor, kimse nefes alamıyor, yemek de yiyemiyorlar. Seyrettikleri görüntü siyah, sadece karanlığı görebiliyorlar. Nefes aldıkları koku, dünyanın en iğrenç kokusu, yiyecekleri ancak toprak yiyebilirler başka bir şey yiyemez. Sürekli etleri parçalanıyor, kemikleri parçalanıyor. Böyle bir hayat. Öbür tarafta da stereo müzik devam ediyor. Arkadaşları samba yapıp, oynamaya devam ediyorlar, viskiler havalarda uçuşuyor, şampanya patlatıyorlar köpükleri üstüne başına, birbirinin üstlerini başlarını batırıyorlar. Değil mi? Kıyafetleriyle birbirlerine hava atıyorlar. İşte benimki şu, benimkisi bu falan diyerekten. Halbuki daha dün o ekipte olan adam, toprağın altında duruyor. Üç gün sonra yine onların yanında hava atanlardan bir tanesi onların yanına gidiyor, komşuları o da toprağın altına giriyor. Mahalle genişliyor gittikçe. Toprak altı mahallesi genişliyor. Ama adamlar yine umursamıyorlar. Yani Allah o kadar çok düşünecekleri şey veriyor ki. Mesela sabah kalkıyor perişan vaziyette, saç sakal, üstü başı birbirine karışmış. Elini yüzünü yıkıyor, banyo yapıyor, uğraşıyor, kendisine şekil veriyor. Sokağa güler yüzle çıkıyor. İlaçlarını alıyor. Millet de zannediyor ki, çelik gibi bir şey. Halbuki değil. Yani insanlar acz içinde, bunu görmezden geliyorlar. Fakat bunları zaman zaman anlatmak, düşündürtmek önemlidir yani Kuran’ın hükmüdür. Peygamberimiz (s.a.v.) de söylüyor; “Ölümü çok anın” diyor. Ölümü anmayan insanlarda, olgunluk oluşmuyor. Yani yarı deli gibi olur insan. Yani dengesi bozulur. Allah’ı düşünmediğinde, dini düşünmediğinde, Kuran hakikatlerini düşünmediğinde, dengesi bozulur. Mesela genç kızlar da, 19-20 yaşlarında, bakıyoruz 25 yaşından sonra, ellerinin kemik yapısı değişmeye başlıyor. Kemikler yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Ciltleri yavaş yavaş kırışmaya başlıyor. Saçlarında beyazlıklar başlıyor. Damar yapısı bozuluyor. Hastalıklar daha sıklaşmaya başlıyor. Eklem hastalıkları, romatizmal hastalıklar, iç hastalıkları, ur tarzı hastalıklar daha hız kazanmış oluyor, mesela özellikle kırklı yaşlara doğru. Halbuki 20 yaşındaki bir genç kız için, iki on sene var. Bir on senede otuz, bir on senede kırk. Kırk yaşında bir kadının ne hale geldiğini, herkes görüyor yani benim tek tek tarif etmeme gerek yok. 20 yaşındaki bir kadının, iki on senesi vardır. 25 yaşında, zaten yolu bir anlamda yarılamış oluyor. 35 yaşında, 40, bitti. Bunun için yapılan bir hırs, akıllı bir hırs olmaz. Bin yıl dahi olsa, bu kadar kendini dünyaya kaptırmak akıllı bir hareket değildir. Dünyada en büyük sorun, insanların kendilerini dünyaya kaptırmaları sorunu. Bunun üstünde çok durmak lazım. Yani dünyaya kaptırmaktan insanları kurtarsak, kurtulsa insanlar, konu bitecek. Mesela Sakıp Sabancı, çok neşeli bir insandı, her gün duyardık. Kendine hoş bir üslubu vardı. Simsiyah toprağın altında bak muazzam tesisleri var, köşkü duruyor, arabaları duruyor, evleri duruyor, buzdolabının içindeki o yiyecekleri duruyor. Hatta dedi ki konuşmalarında ; “Yahu ben, gerçeği anlamada çok geç kaldım” dedi. “Şu an, şöyle bir çeyrek ekmeğin arasına pişmiş kıyma koyup yiyecek durumum dahi yok” dedi. Bakın ne kadar ünlü şahıslar vardı, hiç birinin ismini anmıyorlar, hiç birinin ismini duymuyoruz. Halbuki onlar, daha önce ne kadar gündemdeydiler. Mesela Sakıp Sabancı, oradaki çalışanlar tarafından, her gün gündemde tutulan bir insandı. Siyasi çevrelerde de gündemdeydi, halk arasında da gündemdeydi, şu an unutuldu. Mesela ünlü sanatçılar vardı, çok sevilen kişiler, mesela Kemal Sunal. Herkes bilirdi, hemen hemen her gün ismi duyulurdu, öldü hiç esamesi bile yok. Adı hiç anılmıyor. İnsanlarda böyle bir şey var. Kısa bir süre onu gündemde tutuyorlar, sonra birdenbire, eğer öldüyse, hemen unutma eğiliminde oluyorlar. Halbuki bütün ölenlerin hatırlanması lazım. İbret alınması lazım.
Makaleler
Devamı ...Web siteleri
Devamı ...Web siteleri
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Kitaplar
Devamı ...Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler