Batıl Darwinizm dininin kökenleri

“Socrates öncesi yaşayan Yunan Miletli felsefeciler, kainatın yaratılışıyla ilgili evrim kavramlarını Mısır ve Babil ya da Sümer’in çok daha eski (batıl) dinlerin liderlerinden almışlardı... Bu yüzden EVRİM HİÇBİR ŞEKİLDE MODERN BİR "BİLİMSEL" KEŞİF DEĞİLDİR, fakat tarih öncesi çağlara ait Allah inancına karşı olan (batıl) dünya dininin günümüzde yeniden canlanmasıdır… Bu teorinin başlangıcını Charles Darwin ve onun yakın atalarına dayandırmak adet olmasına rağmen, bu fikrin temel şekli, yazılı tarihin kendisinin başlangıcına kadar uzanmaktadır."

(Abel, Ernest L., Ancient Views on the Origin of Life, Farleigh:
Dickinson University Press, 1973, s.15)


Bu yazıda Darwinizm'in kökeni olan putperest dinlerin batıl inanışları anlatılmaktadır. Bu inanışlarda aktarılan ve alıntılarda kullanılan tüm ifadelerden Allah'ı tenzih ederiz.

Yukarıdaki alıntıda da belirtildiği gibi, Darwinizm 19. yüzyılda Charles Darwin tarafından ortaya atılan bir teori değildir. Kökenleri, çok daha eskilerde yaşamış olan paganlara ve maddeci felsefecilere dayanmaktadır. Evrim teorisinin temelini oluşturan yanılgılarla ilk olarak bundan birkaç bin yıl önce var olan pagan ve maddeci Sümer, Mısır ve Yunan batıl dinlerinde karşılaşmak mümkündür. Bunların dışında çeşitli batıl efsanelerde de (Hindu, Caynizm, İnka vs…) evrim teorisinin temel inanışlarına rastlamak mümkündür. Örneğin tüm canlılığın sözde kör tedadüflerin neticesinde, kendi kendine sulardan ortaya çıktığı; bitki, hayvan ve insanların hayali tek bir ortak atadan çoğaldıkları; insanın kökeninin sözde balık olduğu; tüm oluşumun sözde tesadüfen ve uzun bir süreç içinde aşama aşama geliştiği gibi bilimsel temeli olmayan, hayali, mitolojik efsanelere dayanan inanışlar evrim teorisinde de yer almaktadır. Dolayısıyla Charles Darwin, evrim fikrini ilk ortaya atan kişi değil, asırlardır süregelen tüm batıl pagan inanışlarını, evrim teorisi başlığı altında 19. yüzyılda yeninden gündeme getiren kişidir.


Darwinizm ve Batıl Sümer inanışları

Putperest Sümerlerin Allah'ı inkar eden ve tüm canlıların sözde bir su kaosundan, sözde başıboş bir evrim süreciyle oluştuğunu ifade eden (Allah'ı tenzih ederiz) yazıtları Darwinizm'in belkemiğini oluşturan izahlardır. 1 Bu yazıtlar incelendiğinde, ilk başta bir su karmaşasından söz edildiği ve bu su karmaşasının içerisinden birdenbire Lahau ve Lahamu adlı sözde putların ortaya çıktığı iddiası görülür. 2 Aynı batıl inanışa göre, söz konusu putlar sözde ilk önce kendi kendilerini var etmişler, daha sonra da evrimleşerek diğer maddeleri ve canlıları oluşturmuşlardır. Yani bu sapkın inanışa göre canlılık, cansız su kaosundan birdenbire oluşmuştur. Büyük bir cehaletin ve pagan düşüncenin ürünü olan inanış, "madde ve evrenin ilk olarak sudan kendi kendine ortaya çıktığı ve canlıların tesadüfler neticesinde cansız maddelerden oluştuğu" inancını savunan evrimci bakış açısıyla çok büyük bir uyum göstermektedir. Dolayısıyla kainatın sözde bir evrimleşme süreciyle oluştuğunu öne süren Darwinizm'in kökeni putperest Sümer dinlerinde de bulunmaktadır.

İlkçağlardan beri dünyada putperest toplumlar olmuştur. Her dönemde ve her toplumda insanlar kendi kendilerine farklı putlar oluşturmuşlardır. Darwinistler nasıl tesadüfleri ve cansız varlıkları yaratıcı putlar olarak kabul ediyorlarsa, sapkın inanışa sahip toplumlarda da benzer varlıklar put edinilmiştir. Yukarıdaki resimler, bu putlardan bazıları ile ilgilidir. En sol: Sümerlerin batıl inancında Su Tanrısının emriyle insanın gerçekdışı yaratılış aşamalarının anlatıldığı tabletler. En sağ: Mezopotamyadaki sözde Güneş Tanrısının önünde dua eden Hamurabi. Ortadakiler: Sümerlilerin Su Tanrılarını sembolize eden resimler.

1849 yılında bir parçası bulunan, Babil varoluş efsanesi Enuma Elish 3 yazıtları incelendiğinde bu batıl inancın farklı detayları görülür. Bu yazıtlarda, canlılığın sözde tatlı su putu Apsu ve tuzlu su putu Tiamat (Allah'ı tenzih ederiz) ile başladığı sapkın inancıyla karşılaşılır. 4  Yazıtlarda şu şekilde bir anlatım mevcuttur: "Herşeyden önce ilkel su (abzu) vardı. Ve bu sudan yeryüzü (ki) ve gökyüzü (an) meydana geldi." 5

Sümer metinlerinde yer alan bir diğer pagan efsane ise insan ırkının oluşumuyla ilgilidir. Bu metinlerde yeni bir insan ırkının oluşturulması için Prens Ea adındaki putun görevlendirildiği anlatılır. Sümer metinlerinde, Ea’nın mevcut maymun adam ya da maymun kadınların genlerini değiştirdiği bir süreçten bahsedilir. Bunları, putperest düşüncelerinin neticesi olarak, insanlarla bağlantısı olmayan, tümüyle farklı bir ırk olarak kabul etmişlerdir. 6

Darwinizm ve Batıl Mısır inanışları

Mısır tarihi incelendiğinde de benzer batıl inanışlarla karşılaşırız. Herhangi bir bilimsel dayanağı olmayan bu saçma anlayışlardan birinde "Yılan, kurbağa, solucan ve farelerin, su baskınlarıyla taşan Nil ırmağının çamurlarından oluştukları" 7 anlatılmaktadır.

Mısır batıl inanışlarının temelinde sözde ilkel su kaosundan 8 ve bu sudan tüm canlılığın kendi kendine ortaya çıktığından bahsedilir:

  • "İlk başta sadece su vardı, kaynayan ve dalgalı bir su kaosu. Buna Mısırlılar Nu ya da Nun ismini veriyorlardı. Herşey Nu'dan başladı. Daha sonra bu ilkel su kaosundan Ra meydana geldi. Ra suyun üzerindeki dev, mavi nilüfer çiçeğinin içinden çıktı..." 9
  • "Eski Mısır’da, ilkel dünya şartlarındaki su, hava, karanlık ve sonsuzluk kuvvetlerinin kendi aralarındaki etkileşimlerinden sonra Ra adındaki putlarının mavi nilüfer çiçeğinden ortaya çıktığına inanılır." 10
  • "Mısırlılar başlangıçta evrenin kaos kara sularıyla dolu olduğuna inanırlardı. İlk put, Re-Atum, aynı Mısır karasının Nil'in taşan sularından her sene ortaya çıkışı gibi sudan (yükseldi ve) ortaya çıktı. 11
  • "Mısırlıların varoluş efsanelerinde suyun temel bir element olması hiç şaşırtıcı değildir. Çünkü Nil Mısırlıların tüm hayatına etki etmektedir… Mısır efsanelerine göre başlangıçta sadece su vardı, kaynayan, karmaşık bir su. Buna Mısırlılar Nu ya da Nun ismini verirler. Herşey Nu'dan ortaya çıkmıştır. Nil'in her yıl sebep olduğu su baskınları toprak üzerinde yaşayan tüm insanlar için bir kaos oluşturmaktadır, işte bu Nu'yu temsil etmektedir. 12

Bazı Mısır efsanelerinde ise “Varoluş adası” olarak bilinen ilkel bir adadan bahsedilir:

  • "Başlangıçta sadece Nu –Varoluş Adası- diye adlandırılan durgun bir okyanus vardır. Zamanla Nu'dan bir ilkel tepe (küme) oluşmuştur. Bu varoluş yavaş bir süreçtir, aniden olmamıştır. Heliopolitan inancında, Heliopolis Atum’un ilk bu küme üzerinde varolduğu ya da başka bir inanışa göore bu kümenin kendisi olarak ortaya çıktığı öne sürülür. Hermopolitan mitine göre ilkel okyanusun oluşumunda temel rol oynayan sekiz sahte ilahı vardı. Bir diğer mite göre de hayatın kökeni kozmik bir yumurtaydı." 13 

Yukarıda kısaca özetlediğimiz bu batıl ve putperest düşüncelerin artık tarihe karıştığını ve eski uygarlıklarla birlikte yok olduğunu sanmak çok büyük bir yanılgı olacaktır. Çünkü günümüzde de Darwinistler aynı ilkel mantığı savunmakta ve "ilk deniz" ya da "su kaosu" yanılgısını, "ilkel çorba" ismiyle bilim dünyasına kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Darwinizmin bu bilim dışı iddiasına göreyse, dört milyar yıl kadar önce ilkel dünya atmosferinde canlılığın varlığı için gereken karbon ve fosfor gibi birçok cansız kimyasal madde en uygun şartlarda ve en uygun miktarlarda, tesadüfi birtakım faktörlerin etkisi ile suda biraraya gelmişler, bu arada devreye yıldırımlar, fırtınalar ve sarsıntılar girmiş, canlılığın ilk yapıtaşı olan amino asitleri oluşturmuşlardır. Bu aminositler yine aynı tesadüflerin sonucunda proteinleri, bu proteinler hücreleri oluşturmuş, bu tesadüfler zinciri devam etmiş ve sonucunda insana ulaşmıştır. 

Oysa cansız maddelerin biraraya gelerek canlılığı oluşturabilecekleri iddiası, bugüne kadar hiçbir deney ya da gözlem tarafından doğrulanmamış, bilim dışı bir iddiadır. Kısa bir örnekle bu iddianın mantıksızlığını açıklamak mümkündür: Darwinistler, büyük varillerin içine canlılığın yapısında bulunan fosfor, azot, karbon, oksijen, demir, magnezyum gibi elementlerden bol miktarda koysunlar. Hatta normal şartlarda bulunmayan ancak bu karışımın içinde bulunmasını gerekli gördükleri malzemeyi de bu varillere eklesinler. Karışımların içine, istedikleri kadar—doğal şartlarda oluşumu mümkün olmayan—aminoasit, istedikleri kadar da—bir tekinin bile rastlantısal oluşma ihtimali 10-950 yani sıfır olan—protein doldursunlar. Bu karışımlara istedikleri oranda ısı ve nem versinler. Bunları istedikleri gelişmiş cihazlarla karıştırsınlar. Varillerin başına da dünyanın önde gelen bilim adamlarını koysunlar. Bu uzmanlar nöbetleşe milyarlarca, hatta trilyonlarca sene varillerin başında beklesinler. Bir insanın oluşması için hangi şartların varolması gerektiğine inanılıyorsa hepsini kullanmak serbest olsun. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar o varillerden kesinlikle bir insan, elektron mikroskobu altında kendi hücre yapısını inceleyen bir profesör çıkaramazlar. Zürafaları, aslanları, arıları, kanaryaları, bülbülleri, papağanları, atları, yunusları, gülleri, orkideleri, zambakları, muzları, portakalları, elmaları, hurmaları, domatesleri, kavunları, incirleri, zeytinleri, üzümleri, şeftalileri, tavus kuşlarını, sülünleri, renk renk kelebekleri ve bunlar gibi milyonlarca canlı türünden hiçbirini oluşturamazlar. Değil birkaçını saydığımız bu canlı varlıkları, bunların tek bir hücresini bile elde edemezler. Kısacası, şuursuz atomlar biraraya gelerek hücreyi oluşturamazlar. Sonra yeni bir karar vererek oluşan bu hücreyi ikiye bölüp, sonra ardarda başka kararlar alıp elektron mikroskobunu bulan, sonra kendi hücre yapısını bu mikroskop altında izleyen profesörleri yaratamazlar. Madde bilinçsiz, ölü bir yığındır ve Allah'ın üstün yaratması olmadan, ölü bir yığın olarak kalır.

Her canlı hücre, bir başka canlı hücrenin çoğalmasıyla oluşur. Dünya üzerindeki hiçkimse, en gelişmiş laboratuvarlarda dahi, cansız maddeleri biraraya getirerek canlı bir hücre yapmayı başaramamıştır. Bu ise ilk hücrenin mutlak surette yaratıldığını, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz'in ilk hücreyi yoktan varettiğini bizlere göstermektedir.


BU SAPKIN İNANÇLARI TEMSİL EDEN BAZI YAZITLAR
 

 
Hayatın, Tesadüfler Neticesinde Sudan Geldiği Yanılgısı
 
Ea isimli putun su içindeki evinde duruşu



Sudan Karaya Geçiş Yalanı
 
Enki isimli putun sudan karaya geçişinin temsili resmi



Darwinistlerin Hayat Ağacı Yalanlarının Putperest Kaynağı
 
Tüm canlıların sözde bir ortak atadan meydana geldiği yalanını gösteren "hayat ağacı" inancı pagan Sümer yazıtlarına dayanmaktadır.


Darwinizm ve Hinduizm

Karmaşık ritüelleri ve putperest öğretileriyle Güney Asya'da çok geniş kitleleri etkisi altına alan Hinduizm de "tüm canlıların okyanuslardan ortaya çıktıkları" yanılgısı üzerine kurulmuştur. Masalsı bir anlatım ve efsanevi kişiliklerle süslü sapkın Hindu öğretilerini içeren Rig Veda ve Atharca Veda yazıtlarında da bu batıl inanç detaylı olarak anlatılmaktadır. Sonsuz güç ve kudret sahibi Allah'ın var olduğu gerçeğini reddeden sapkın Hindu felsefesine göre evren sözde "prakriti" adı verilen kocaman, yuvarlak bir maddeden oluşmuştur. Yine aynı batıl inanca göre, canlı cansız tüm maddeler bu ilk maddeden evrimleşerek oluşmakta ve tekrar prakritiye dönüşmekte, ve aynı evrimsel süreç yeniden başlamaktadır. 14 Yani sözde tüm kainat bu cansız ilk maddeden oluşmaktadır.
Yukarıdaki resimde, timsaha tapan bir insan resmedilmiştir. Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de birçok toplumda insanlar timsah, inek gibi hayvanlara veya su, ateş gibi cansız varlıklara tapmakta, onları yaratıcı ilahlar olarak kabul edebilmektedirler. Böyle bir inanışın akla, mantığa ve vicdana uyan hiçbir yönü yoktur. Bir timsahın hiçbir şeye güç yetiremeyecek, hiçbir şeye akıl erdiremeyecek kadar aciz ve şuursuz bir varlık olduğu açıktır. İşte Darwinistler de, böyle garip ve akıl almaz bir inanışa sahiptirler. Onlar timsahları, ateşi değil ama tesadüfleri, cansız ve şuursuz atomları, yaratıcı güç olarak kabul eder ve bu inanca bir dine bağlanır gibi bağlanırlar.
Yunanlı Pagan Felsefecilere de Evrimi Savunuyordu

Darwinizm'in en önemli fikri öncüleri, Miletli Yunan felsefecileridir. Thales, Anaximenderes ve Empedokles gibi materyalist felsefecilerin en önemli özellikleri, canlı varlıkların yani insan, hayvan ve bitkilerin hava, ateş ya da su gibi cansız maddelerden kendiliğinden oluştukları yanılgısını savunmalarıydı. Bu batıl teorilerine göre ilk canlılar suda ve birdenbire, kendiliğinden ortaya çıkmış, bazı hayvanlar zaman içinde suyu terk etmiş ve karaya uyum sağlamışlardır. İki bin yıl öncesinin bu ilkel ve pagan inanışı, 19. yüzyılda Darwinizm olarak yeniden meydana çıkmıştır.

Thales ve tesadüf putu

Milet Okulu'ndaki evrimcilerin önde gelenlerinden biri de Thales'tir. Thales bir sahil kentinde yaşamış, çok uzun süre Mısır'da bulunmuş veantik Mısır'ın canlılığın varoluşuyla ilgili putperest inanışlarının etkisi altında kalmış ve 15 "tüm canlıların sudan kendiliklerinden oluşabildikleri" yanılgısına kapılmıştır. Bu cahilce düşünceye göre, ilk önce bitkiler, sonra hayvanlar ve en son olarak da insanlar tesadüflerin ürünü olarak bu sudan ortaya çıkmışlardır. 16 Thales bu ilkel sonuca, hiçbir bilimsel bulguya ve veriye dayanmadan, cahilce bir mantık örgüsü kurarak ulaşmıştır. Herhangi bir deney veya bilimsel bir gözlem yapmamıştır. Daha sonra gelen Milet'li felsefeciler de kuramlarını aynı pagan mantık üzerine kurmuşlardır.

Solda: Canlıların sudan kendi kendilerine oluşabileceklerini savunan Thales
Sağda: Mısırlıların, Nil Nehrini koruduğuna
inandıkları hayali tanrı

Anaksimenderes ve türlerin birbirlerinden evrimleştikleri safsatası

Thales'den sonra karşımıza onun bir öğrencisi olan Anaksimenderes çıkar. Onun Batı düşünce hayatına dahil ettiği bilimsel gerçeklerle örtüşmeyen, iki akıldışı maddeci anlayış vardır. Bunlardan birincisi evrenin sonsuzdan gelip, sonsuza gittiği yanılgısı, ikincisi ise Thales döneminde yavaş yavaş şekillenmeye başlayan canlıların sözde birbirlerinden evrimleştikleri yalanıdır.

"Doğa" ismini taşıyan şiiri, evrim teorisinin anlatıldığı ilk yazılı eser olarak bilinmektedir. Anaksimenderes bu şiirinde "hayvanların, güneş ışığıyla buharlaşan bir balçıktan" meydana geldiği masalını anlatmıştır yazmıştır. "İlk hayvanların dikenli ve pullu kabuklara sahip olduğunu ve denizlerde yaşadığını" 17 düşünmüştür. Anaksimenderes'in batıl inancına göre "Bu balığa benzeyen yaratıklar daha sonra değişim geçirmiş, karaya geçmiş, pullu kabuklarını dökmüş ve insana dönüşmüştür." 18 Görüldüğü gibi bu yorum Darwin'in hiçbir bilimsel dayanağı olmayan evrim teorisiyle birebir uyum içindedir. Yani Darwin bilimsel gözlem yaparak yeni bir keşifte bulunmamış, antik çağların pagan inanışlarını yeniden gündeme getirmiştir. Anaksimenderes'in evrim teorisine nasıl bir temel oluşturduğu ise felsefe kitaplarında şu şekilde tarif edilir:

… Başlangıçta tüm yaratıklar, suda yaşayan varlıklardı. Sonradan suların çekilmesi, kara parçalarının oluşması ile bu sularda yaşayan yaratıklar karada yaşayan canlılar biçiminde değişim geçirdi. Bu teori, evrim teorisinin ilki ya da başlangıcı sayılabilir. 19

Anaksimendres'inkine çok benzer açıklamalara başka bir kaynakta daha rastlarız: Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni" isimli kitabı. Darwin'in bilimsellik iddiasıyla ortaya attığı evrim teorisi ile Eski Yunan'ın pagan kültürü içinde yaşamış olan Miletli felsefecilerin anlatımları arasında hiçbir temel farklılık bulunmamaktadır.

Heraklit ve doğal seleksiyon aldatmacası

Darwin'in teorisinin en önemli unsuru olan "doğal seleksiyon" kavramı da yine Eski Yunan kökenlidir. Doğal seleksiyonun türler arasında bir yaşam savaşı olduğu teziyle ilk karşılaştığımız kişi Yunan felsefeci Heraklit'dir. Heraklit'in yaşadığı dönemin ilkel mantığına göre canlılar arasında süregelen bir çatışma vardır. Bu bir anlamda, Darwin'in yaklaşık 2500 yıl sonra oluşturduğu doğal seleksiyon kuramının kökenidir.

Empedokles ve insanın evrimi yalanı


Empedokles
Thales ve Anaksimederes'den daha sonraları yaşamış olan Empedokles (İÖ. 495-435) ise su, hava, ateş ve toprağın değişik oranlarda ve tesadüfler sonucu birleşerek, yeryüzünde var olan herşeyi meydana getirdiklerini söylemiştir. Evrim teorisinin felsefi kökenlerini sorgulayan Philosophical Origins of Evolution isimli kitabın yazarı olan David Skjaerlund, Empedokles'in ilginç bir düşüncesini dile getirir. Bu yazarın bildirdiğine göre Empedokles, "İnsanın evvelki bitki yaşamından gelişmiş olduğunu ve bu sürecin gerçekleşmesinde tek sorumlu etkenin tesadüf olduğunu" söylemektedir. 20 Eski batıl dinlerde dikkat çekilen bu batıl "tesadüf" kavramı Darwinizm'in de en temel inancıdır.

Demokritos ve materyalizm


Demokritos da günümüz materyalistleri gibi, maddenin ezeli olduğu ve maddeden başka bir varlık bulunmadığı yanılgısına sahipti.
Evrim teorisini savunana ve bu teoriyi kendine temel alan maddeci filozoflardan biri de Demokritos'dur. Demokritos'a göre evren atom denen küçük parçalardan oluşmuştur ve onun sapkın düşüncesine göre maddenin dışında hiçbir varlık yoktur. Ona göre atomlar başlangıçtan bu yana vardırlar, ne var olmuşlardır, ne de yok olacaklardır. Maddenin ezelden geldiğini ve ebediyete gideceğini sanan Demokritos her türlü manevi inancı cahilce reddeder ve ahlak dahil her türlü manevi değerin de atomlara indirgenebileceği gibi akıl dışı bir düşünceyi savunur. Bu sapkın düşünceleriyle gerçek anlamda ilk materyalist felsefeci olarak tanımlanan Demokritos'a gore evrende herşey kendi kendine, tesadüfen oluşmuştur. Bu batıl görüş bize yine günümüz evrimcilerinin sahte ilahlarını, yani şuursuz atomlarını hatırlatmaktadır.


Evrimciler tesadüfler sonucu atomların oluştuğunu ve bunların da tüm evreni oluşturduğunu iddia ederler. Yani şuursuz atomların bir bölümü yıldızları, gezegenleri, Dünya'yı, başka bir bölümü bütün canlıları; kuşları, atları, kelebekleri, gülleri, çilekleri oluşturmuşlardır. Başka şuursuz atomlar da gözü, kalbi, sindirim sistemi, beyni ve bütün kusursuz vücut sistemiyle birlikte insanı oluşturmuşlardır. Sonra bu insan profesör olmuş ve kendisini yaratan atomları incelemeye başlamıştır. Böyle bir iddianın inandırıcılığının olmadığı, akılcılık ve bilimsellikten uzak olduğu çok açıktır. Tüm evren, evrendeki bütün canlılar üstün bir ilim sahibi olan Allah tarafından kusursuzca yaratılmışlardır.
Evreni, dünyayı, nefes aldığımız havayı, yediklerimizi, içtiklerimizi, bedenimizi, kısacası gözümüzle algıladığımız her ayrıntıyı oluşturan bu şuursuz atomlar, daha önce de belirttiğimiz gibi Darwinist teoride çok önemli bir yer tutarlar. Bilindiği gibi tüm canlılar karbon, hidrojen, oksijen, kalsiyum, magnezyum, demir gibi elementlerin atomlarından oluşmaktadır. Dolayısıyla insan da bu atomlardan meydana gelmektedir. Darwinizm ise bu atomların şuursuz tesadüfler sonucu biraraya gelerek, şuur sahibi insanları oluşturmaya kendi kendilerine karar verdiklerini iddia eder. Bu saçma iddiaya göre sebebi belli olmayan bir gücün etkisiyle çeşitli atomlar oluşmuş, daha sonra bu atomlar tesadüfen biraraya gelerek yıldızları, gezegenleri yani tüm gökcisimlerini meydana getirmişlerdir. Daha sonra yine aynı atomların tesadüfi şekilde biraraya gelmesi ile son derece kompleks yapıda canlı bir hücre oluşmuş, sonra da atomlardan oluşan bu canlı hücre sözde bir evrim süreci geçirerek son derece olağanüstü sistemlere sahip canlıları ve en son aşamada da son derece şuurlu olan insanı meydana getirmiştir. Bu sapkın inanca göre tamamıyla tesadüfler sonucu olan insan, yine tesadüfler sonucu oluşan aletlerle, örneğin bir elektron mikroskobuyla kendisini oluşturan atomları keşfetmiştir. İşte Darwinizm'in bilimsel bir tez olarak öne sürdüğü tam olarak budur.


Yunan Felsefeci Aristo'nun Scala Naturae adını verdiği tezi, günümüz evrimcilerine ilham kaynağı olmuştur.
Bu durumda evrim teorisi, açıkça her bir atomu, sözde yaratma gücüne sahip birer sahte "ilah" olarak kabul etmektedir. Akıl ve bilinç sahibi insanı oluşturan atomların kendilerine ait bir şuurları ve iradeleri yoktur. Ama evrimciler her nasılsa bu cansız atomların biraraya gelip, örneğin bir insanı meydana getirdiklerini, sonra da bu "atomlar topluluğu"nun okumaya, üniversite bitirmeye karar verdiğini iddia etmektedirler. Böyle bir hikayenin ilkokul çağındaki çocukların dahi komik bulacağı açıktır, üniversite eğitimi almış profesör ünvanına sahip kişilerin böylesine mantık dışı bir hikayeyi savunuyor olmaları ise, Darwinizm'in ideolojik gerekçelerle desteklendiğinin en önemli göstergelerinden biridir. Evrende var olan herşeyin üstün bir şuur ve iradenin varlığıyla, Allah'ın kusursuz yaratışıyla hayat bulduğu açık bir gerçektir. Gerek insanın gerekse doğanın her ayrıntısında çok büyük bir aklın ve ilmin ispatı görülmektedir. İşte bu ilmin ve aklın sahibi, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tır.

Üstte saydığımız felsefecilerin yanı sıra batıl Darwinizm dininin etkilendiği Yunan felsefecilerden biri de Aristo'dur. Aristo'nun bilim dışı iddialarına  göre türler basitten karmaşığa doğru giden bir hiyerarşiye sahiptir ve tıpkı bir merdivenin basamakları gibi doğrusal bir çizgi üzerinde sıralanmaktadır. Aristo bu tezine Scala Naturae adını verir. İşte Aristo'nun bu bilim dışı fikri 18. yüzyıla kadar materyalist ideolojileri çok derinden etkileyecek ve daha sonra da "Evrim Teorisi"ne dönüşecek olan Büyük Varoluş Zinciri –Scala Naturae- inancının da kökenidir.

Eski Pagan Kültürlerden Günümüze Uzanan Batıl Bir İnanç: Büyük Varoluş Zinciri

Batıl Darwinizm dininin temelini oluşturan tüm canlıların cansız maddelerden evrimleşerek geliştiği yanılgısı ile, "Büyük Varoluş Zinciri" (Great Chain of Being) adı altında Yunanlı felsefeci Aristo'nun anlatımlarında da karşılaşırız. Büyük Varoluş Zinciri evrimsel bir yanılgıdır ve Allah'ın varlığını inkar eden felsefeciler tarafından çok rağbet görmüştür.

Yunan kökenli, ilk canlının sudan tesadüfler neticesinde ortaya çıktığı şeklindeki inanış, zaman içinde kendi kendine üreme kavramına, oradan da Büyük Varoluş Zinciri yanılgısına dönüşmüştür. 2000 yıl boyunca kabul gören batıl, sapkın, aynı zamanda da bilimsel gerçeklere tamamen aykırı olan Scala Naturae teorisine göre canlılar kendiliğinden oluşmuştur ve herşey minerallerden organik maddeye, canlılardan, hayvanlara, oradan bitkilere ve insanlara, buradan da sözde "tanrılara" evrimleşmiştir. (Allah'ı tenzih ederiz.) Yeni organlar da bu akıl dışı inanca göre doğanın ihtiyacına göre kendiliğinden oluşmaktadır.

Herhangi bir mantıksal süreç izlemeyen, sadece canlıların büyüklüklerine göre oluşturulan bu zincire göre tüm organizmalar açısından doğrusal bir süreklilik söz konusudur. Yani sürekli bir ilerleme ve gelişme vardır. Ancak ortaya atılan bu ilerleme iddiasında tek dayanak yüzeysel gözlemlerdir. Ortada ne bir deney ne de herhangi bir bulgu vardır. Bu safsataya göre küçük canlılar aşama aşama büyük canlılara dönüşmektedir. Örneğin bir böcek zaman içinde kendisinden daha büyük başka bir canlıya, bir köpek ise at ya da zebra gibi bir canlıya dönüşmektedir. Bu saçma ve tüm bilimsel gerçeklere aykırı olan inanışa göre zincir içinde her canlının bir yeri vardır. Örneğin taş, metal, su ve havadan canlılara, canlılardan hayvanlara, hayvanlardan insanlara geçiş sırasında herhangi bir kopukluk söz konusu değildir.



Üstte: Evrimcilerin sözde sudan karaya geçiş hikayesini
temsil eden bir resim.


Üstte: Temeli Aristo'ya dayanan Büyük Varoluş Zinciri görüşüne göre, canlıların en küçükten en büyüğe doğru evrimleştiği iddia edilir. Oysa bugün bilim, bu iddianın geçersiz olduğunu, canlılar arasındaki benzerliklerin evrime delil olmadığını, yukarıda resimlerini koyduğumuz canlıların da, diğer canlıların da birbirlerinden evrimleşmediğini, aksine tümünün oldukları halleriyle yaratıldıklarını ortaya koymuştur.
(Bkz. Darwinizm'in Bilimsel Çöküşü bölümü)

Ancak şunu önemle tekrarlamalıyız ki; bu sıralama yapılırken bunun bilimsel açıdan olabilirliği hiç hesaba katılmamıştır. Canlıların fiziksel özellikleri, cansız maddeden canlıya geçişin nasıl olduğu, su canlılarının karaya nasıl uyum sağlayabilecekleri hiç düşünülmemiştir. Günümüzde evrim teorisinin de en büyük açmazlarından birini oluşturan ve türler arasındaki geçişleri göstermesi gereken ara formlar, bu zincir içinde kesinlikle dile getirilmemiştir. Buna göre cansız bir madde bir anda, tesadüfen bir canlıya dönüşmekte, bir deniz hayvanı aniden, hiçbir sebep yokken bir kara canlısı olmaktadır. Bu canlıların birbirlerine nasıl dönüştüğü ise büyük bir muammadır. Çünkü bu zincir bilimsel bir gözlemden ziyade, soyut ve yüzeysel bir mantık yürütmedir; yani ilkçağ felsefecilerinin masabaşında oturup hiçbir bilimsel araştırma yapmadan ortaya attıkları bir masaldan ibarettir.

Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, aksine tüm bilimsel gerçeklerle çelişen bu sapkın inanışın bu kadar uzun bir dönem kabul görmesinin nedeni ise bilimsel değil, ideolojiktir. Allah'ın varlığını inkara dayalı bu sapkın yaklaşım, söz konusu batıl inancın ayakta kalmasını sağlamıştır. Bu nedenle de bu sapkın inanış sürekli isim değiştirmiş, eklemeler yapılmış ve son olarak da "evrim teorisi" adıyla öne sürülmüştür.


Pierre de Maupertuis
Scala Naturae'nin Batı düşünce dünyasına girmesi Hümanizm akımı ve Rönesans'la birlikte oldu. 15. yüzyılın başlarında eski Yunanca ve Latince eserlerin Avrupa'ya kaçırılması ile birlikte, Yunanlı maddeci ve pagan felsefelere temel teşkil eden bu metinler de Batı felsefe ve düşünce dünyasına girdi. Bu metinlerde ilk dikkati çeken şey Allah'ın varlığını inkar eden (Allah'ı tenzih ederiz), maddeci bir anlayışın hakim olmasıydı. İşte Büyük Varoluş Zinciri de bu inkarcı inancın temelini oluşturuyordu. Yine aynı batıl teoriye göre, ahlaki değerlerin, insani duyguların hiçbir önemi yoktu ve insan sadece yaşadığı günün tadını çıkarmalıydı, kendini hiçkimseye karşı sorumlu hissetmemeliydi. Bunun yanısıra Aristo'nun Scala Naturae'sindeki Tanrı anlayışı da zaman içinde yok olmuş, Hümanizm akımıyla birlikte en üstün varlık mertebesine insan konmuştu. (Allah'ı tenzih ederiz.) Şüphesiz bu, Batı dünyasının hem maddi hem de manevi olarak büyük felaketler yaşamasına sebep olmuş bir düşüncedir. Kendisini bir madde yığınından ibaret gören insanlar, acımasızlığı, bencilliği, zalimliği kendilerince makul görmüşler, hem kendilerinin hem de çevrelerinin sıkıntılı, karanlık bir hayat yaşamalarına sebep olmuşlardır. İnsan şuursuz atomların, kör tesadüflerin eseri değildir. İnsanı, içinde yaşadığı evreni ve tüm canlıları Allah yaratmıştır ve her insan Allah'a karşı sorumludur.


Buffon ve eski pagan efsanelerden esinlenerek hazırladığı 44 ciltlik kapsamlı çalışması Histoire Naturelle
İşte günümüzdeki materyalist ve ateist felsefelerin temelini oluşturan Darwinizmle, eski pagan maddeci felsefelerin hayat kaynağını oluşturan Scala Naturae arasında bu derece önemli bir paralellik söz konusudur. Bugün materyalizm evrim teorisiyle hayat bulurken, geçmişteki maddeci anlayış Büyük Varoluş Zincirini kendine sözde temel dayanak almaktaydı.


Jean Baptiste Lamarck
Büyük Varoluş Zinciri yanılgısı Rönesans'tan 18. yüzyıla kadar olan dönemde oldukça popülerdi ve dönemin maddeci bilim adamlarıideolojik sebeplerle bu düşünceye tam anlamıyla sahiplenmişlerdi. Özellikle de batıl Darwinizm dininin kurucusu olan Charles Darwin üzerinde çok fazla etkisi olan Benoit de Maillet, Pierre de Maupertuis, Comte de Buffon ve Jean Baptiste Lamarck gibi Fransız bilim adamları Yunanlılardan gelen Büyük Varoluş Zinciri yanıgısını şiddetle savunuyorlardı. Bu bilim adamlarının en önemli özellikleri, Allah'ın farklı canlı türlerini ayrı ayrı yaratmadığını, türlerin doğa şartlarına göre kendi kendilerine değişim geçirip evrimleşerek ortaya çıktıklarını savunmaları, yani Darwin'inkine benzer bir evrim modeli oluşturmalarıydı. (Allah'ı tenzih ederiz.) Bu nedenle de evrim teorisinin Darwin'in İngilteresi'nden ziyade Fransa'da doğduğunu söyleyebiliriz.

Söz konusu Fransız evrimcilerden Comte de Buffon 18. yüzyılın en tanınan bilim adamlarından biriydi. 50 yıldan fazla bir süre Paris'teki kraliyete ait Botanik bahçelerinin müdürlüğünü yürüttü. Darwin, teorisinin pek çok yönünü Buffon'un eserlerine dayandırmıştı. Buffon'un 44 ciltlik kapsamlı çalışması Histoire Naturelle'de Darwin'in kullanacağı öğretilerin çoğuna rastlamak mümkündü.

Büyük Varoluş Zinciri ise gerek Buffon'un gerekse Lamarck'ın evrimci sistemleri için başlangıç noktası teşkil etmişti. Amerikalı bilim tarihçisi D. R. Olroyd, bu ilişkiyi şöyle tanımlamaktadır:

Histoire Naturelle'in ilk cildinde Buffon kendisini "Büyük Varoluş Zinciri" doktrininin yorumlayıcısı olarak açıklamaktadır… Lamarck ise eski Büyük Varoluş Zinciri doktrininin yeni bir versiyonunu savunuyordu… Fakat bu zincir katı, durağan bir yapı gibi kabul edilmiyordu. Ortamın ihtiyaçlarını karşılamak için mücadeleleriyle ve "kazanılmış özelliklerin sonraki nesle aktarılması" prensibinin yardımıyla organizmalar zincirin yukarılarına doğru yavaşça hareket edebiliyorlardı. Başka bir deyişle mikroptan insana doğru… Ayrıca zincirin en altında, spontane jenerasyon (ani oluşum) yoluyla inorganik (cansız) maddeden ortaya çıkan yeni yaratıklar sürekli olarak beliriyordu. Zincirin yukarısına doğru sürekli olarak kompleksleşen bir süreç işliyordu… 21


Loren Eiseley
Görüldüğü gibi bugün "evrim teorisi" dediğimiz kavram, gerçekte eski bir Yunan efsanesi olan Büyük Varoluş Zincirinin günümüze taşınmasıyla doğmuştu. Darwin'den önce de birçok evrimci vardı ve onların evrimci fikirleri ve sözde delillerinin çoğunun orijinali Büyük Varoluş Zinciri'nde zaten yer alıyordu. Buffon ve Lamarck'la birlikte Büyük Varoluş Zinciri yeni bir kılıfla bilim dünyasına sunuldu, oradan da Darwin'e etki etti.

Gerçekten de Darwin bu kavramdan oldukça etkilenmiş, hatta teorisini bu ana mantık üzerine kurmuştu. Loren Eiseley, Darwin's Century isimli kitabında Darwin'in, Türlerin Kökeni isimli kitabının pek çok bölümünde 18. yüzyılın bu varoluş merdiveninden mantıklar kullandığını, özellikle de organik maddelerin zorunlu olarak mükemmelliğe doğru ilerledikleri yanılgısının buradan doğduğunu vurguluyordu. 22

Dolayısıyla Darwin yeni ve bilimsel bir teori ortaya atmamıştı. Darwin'in yaptığı, kökleri eski Sümer'deki putperest efsanelere dayanan ve eski Yunan'ın pagan inançları içinde gelişen bir batıl inancı, bilimsel terimleri kullanarak yeniden ifade etmekten başka bir şey değildi. Kısaca Darwinizm, eski Sümerin, antik Mısırın batıl inançlarının, önce 17. ve 18. yüzyılda yaşamış materyalistler tarafından düzenlenmesi, daha sonra da Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabında sözde "bilimsel" bir görüntü kazandırılmaya çalışılmasıyla ortaya çıkmış, bilim tarihinin en büyük yanılgılarından biridir.

Darwinizm'in batıl kökenleri

Canlılığın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı sorusu Darwinizm'in en büyük açmazlarından biridir. Bu nedenle de evrimciler bu soruyu genelde geçiştirmeye çalışırlar. Çünkü verebilecekleri en somut cevap, yukarıda da anlatıldığı gibi milattan önceki batıl dinlerin verdikleri cevaplardan farklı değildir. Zaten Darwinizm'in geliştiği dönemde de canlılığın oluşumuyla ilgili batıl inançlar hakimdi. Bu insanlara göre sinekler terden, kurbağalar çamurdan, karıncalar şekerden kendi kendilerine meydana geliyorlardı.


Hindulardaki sözde nehir tanrıçası
Bu saçma inançlardan bir tanesi de evrimcilik tarihinin en garip inançlarından biri olan "Umulan Canavar" (Hopeful Monster) teorisidir. Bulunması umulan ara geçiş formlarının bulunamamasından dolayı çok büyük bir baskı altına giren bazı evrimciler, evrim için ara geçiş formlarına ihtiyaç olmadığını, çünkü türler arasındaki değişimin aniden meydana geldiğine karar vermiş ve bunun sonucunda da umulan canavar teorisini ortaya atmışlardır. Umulan canavar teorisine göre canlılığın oluşumu, şekerden karıncanın oluştuğunu iddia eden inançtan farklı değildir. Bu saçma teoriye göre ilk kuş bir sürüngen yumurtasından birdenbire çıkmış, daha sonra aynı şekilde tesadüfen başka bir yumurtadan çıkan kuş ile birleşmiş ve böylece kuş familyası oluşmuştur. Bu teorinin bir benzeri de Charles Darwin'in suda çok fazla yüzen ayıların zaman içinde balinalara dönüştüğü yönündeki iddiasıdır. Oysa bugün bilimsel gerçekler Darwin'in bu iddiasının ne kadar bilimdışı bir safsata olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. (Bu konularda ayrıntılı bilgi için Bkz. Evrim Aldatmacası, Harun Yahya; Hayatın Gerçek Kökeni, Harun Yahya)

Günümüzdeki evrimciler de, Eski Sümer'de veya Eski Yunan'da yaşayan ve kendi kafalarında oluşturdukları hayali ilahlara tapınan paganlarla aynı anlayışsızlık, akılsızlık ve cehalet içindedirler. Nitekim yazının başından beri ifade ettiğimiz tüm bu batıl inançların ne kadar akıl dışı olduğunu anlamak için insanın aklını kullanarak çevresine bir göz gezdirmesi dahi yeterlidir. Vicdanıyla baktığı zaman her ayrıntıda bir güzellikle, üstün bir sanatla ve yaratılışla karşılaşacaktır. Ve bu üstün yaratılışın kör tesadüflerle, hayali ve uydurma varoluş zincirleriyle, hiçbir şeye güç yetirmeyen putlarla, ilkel çorbayla ya da şimşeklerle oluşamayacağını anlamak için de yine akıl ve sağduyu yeterlidir. Buna rağmen Allah'a iman etmeyen insanların sahip olduğu inkarcı zihniyet, Kuran'da şu şekilde tarif edilmektedir:

Onlar: "Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler. (Araf Suresi, 132)

Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve herşeyi karşılarına toplasaydık, -Allah'ın dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar. (Enam Suresi, 111)

Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler de, Mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir. (Hicr Suresi, 14-15)

Allah'ın varlığını inkarda direten insanlar, ayetler de bildirildiği gibi apaçık bir cahillik içindedirler. Bu mantıktaki insanlar her türlü batıl inancı, her türlü saçma teoriyi kabul ederler ama hak olan gerçekleri kabul etme konusunda direnirler. Bilimsel ve mantıksal gerçeklere değil, nefislerinin kendilerini sürüklediği hayali senaryolara inanmayı tercih ederler. Nitekim ilkçağlardan günümüze kadar varlığını sürdüren evrim inancı da bu inkarcı zihniyetin bir sonucudur. Ancak şunu da hatırlatmalıyız ki bu zihniyet her zaman var olacaktır; bu, Allah'ın bir kanunudur. Allah Kuran'da bu insanların varlığını şöyle haber vermiştir:

Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)

Elbette inkarcı zihniyete sahip olan insanlar hep olacak, ancak Allah iman edenlere bu zihniyete karşı her zaman zafer ve başarı nasip edecektir. Bu Allah'ın kanunu ve vaadidir ve içinde bulunduğumuz yüzyılda da, Darwinizm'in uğradığı büyük fikri yenilgi ortadadır. Batıl Darwinizm dininin hurafeleri deşifre olmuş, halk bu gerçeği görmüş, evrim teorisi tarihin derinliklerine gömülme aşamasına gelmiştir. Darwinistlerin son çırpnışları da bu gerçeği değiştirmeyecektir, Rabbimiz'in İsra Suresi'nin 81. ayetinde müjdelediği gibi, "Hak gelmiş, batıl yok olmuştur."


___________________________________________________________

1 Evrim Teorisinin Çöküşü ve Yaratılış Gerçeği Konferansı, 4. Nisan 1998, Prof. Dr. Kenneth Cumming'in konuması
2 http://history-world.org/cosmogony_and_cosmology.htm
3 http://dmc.utep.edu/westch/reading/epic.html
4 http://www.crystalinks.com/enumaelish.html
5 K Kramer, Samuel Noah, Sumerian Mythology, Harper & Brothers, New York, 1961. pp. 112-113; Sumerian Mythology FAQ 1.9 http://www.ping.de/sites/systemcoder/necro/info/sumerfaq.htm
6 http://www.theforbiddenknowledge.com/genesis/
7 Osman Gürel, Yaşamın Kökeni, Pan Yayıncılık, Ekim 1999, s. 4
8 http://buglady.clc.uc.edu/biology/bio106/earlymod.htm
9 http://www.aldokkan.com/religion/creation.htm
  http://www.theforbiddenknowledge.com/genesis/
10 Osman Gürel, Yaşamın Kökeni, Pan Yayıncılık, Ekim 1999, s. 4
11 http://buglady.clc.uc.edu/biology/bio106/earlymod.htm
12 http://www.aldokkan.com/religion/creation.htm
13 http://historylink101.net/egypt_1/religion_creation_myths.htm

14 David L. Johnson, A Reasoned Look at Asian Religions, Minneapolis, Bethany House, 1985, s. 87-88
15 Ord. Prof. Ernst von Mayer, İlkçağ ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, , s. 19)
16 Philosophical Origins of Evolution, Aralık 2007,  http://www.forerunner.com/forerunner/X0742_Philosophical_origin.html
17 Philosophical Origins of Evolution, Aralık 2007,  http://www.forerunner.com/forerunner/X0742_Philosophical_origin.html
18 http://buglady.clc.uc.edu/biology/bio106/earlymod.htm
19 Ord. Prof. Ernst von Mayer, İlkçağ ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, , s. 24-25
20 David Skjaerlund, Philosophical Origins of Evolution,
http://www.forerunner.com/forerunner/X0742_Philosophical_origin.html
21 D. R. Oldroyd, Darwinian İmpacts, Atlantic Highlands, N. J Humanities Press, 1983, s. 23, 32
22 Loren Eiseley, Darwin's Century, s. 283

2009-04-02 14:39:21
Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | HarunYahya.net | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, Sayın Adnan Oktar’ı referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top