Gizli el Bosna'da

 

 

Batı ile Sırpların Arkasındaki Gizli İttifakın Bilinmeyen Hikayesi

Bosna-Hersek, 1992 ile 1995 yılları arasında modern çağın en büyük vahşetlerinden birine sahne olurken, Batılı ülkeler Sırpları durdurmak için hiçbir şey yapmadılar. Bosna-Hersek'teki "etnik temizlik" operasyonuna engel olacak tek bir girişimde bulunmadılar. Ve tüm dünya kamuoyu, Batılı güçlerin Sırplar'a karşı "duyarsız" davrandıkları sonucuna vardı. "Bosna'da petrol olmadığı için" etnik temizliği durdurma zahmetine katlanmadığını düşündü.

Oysa bu tablo, bizzat Batı medyası tarafından çizilmişti ve Bosna'da yaşanan olayların gerçek hikayesini açıklamaktan çok uzaktı. Çünkü Batılı güçler, Bosna'da "pasif" değil, aksine son derece aktiftiler. Batı'nın içindeki bir tür "Gizli El", Sırpları çok profesyonel ve sofistike yöntemlerle destekledi. Bu Gizli El, etnik temizliğin sanıldığı gibi "seyircisi" değil, planlayıcısı ve en büyük destekçisiydi gerçekte.

Bu yazıdizisi, kısa bir süre önce yayınlanan "GİZLİ EL BOSNA'DA" adlı kitabımızın içinden alınan bazı bölümlerin bir özetinden ibarettir. Sözkonusu kitapta incelenen bazı konular, örneğin Sırpların Batı'daki masonik merkezle olan ittifaklarının 200 yıllık tarihi gelişimi ya da Sırbistan ile İsrail arasındaki gizli askeri ilişkiler, bu yazı dizisinde ele alınmamıştır.

Buradaki yazı, kitabın belirli bir bölümünün özetidir ve Batı'daki Gizli El ile Belgrad arasındaki gizli ittifakın bazı temel noktalarını ortaya çıkarmaktadır. Ve göstermektedir ki, bir zamanların Komünist Enternasyonal'i gibi, günümüzde de örtülü bir "Anti-İslami Enternasyonal" vardır, Sırplar bu uluslar-üstü iradenin Balkanlar'daki "tetikçisi"dirler.

Sırp Saldırganlığının Tarihsel Arka Planı

Bosna-Hersekli Müslümanlar, ilk defa katliamla yüzyüze gelmiyorlar. Bu Müslüman toplumu, Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgedeki gücünün zayıflaması ve yerel anti-İslami güçlerin etkinlik kazanmasından, yani 19. yüzyılın başından sonra, sürekli olarak saldırıya uğradı. Dolayısıyla, Bosnalı Müslümanların yaşadıkları acıların arkasında, Osmanlı'nın yıkılışını hazırlayan güçlerin büyük bir rolü vardı. Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulmuş olan İttifak. İttifak, İslam dünyasının en önemli gücü ve aynı zamanda da Vaat Edilmiş Toprakların hakimi olan Osmanlı'yı yıkmak için farklı yöntemler kullanmıştı. Bunların en önemlilerinden biri, Osmanlı içindeki azınlıkları isyana kışkırtmak oldu. Bu azınlık isyanlarından ilki ve belki de en önemlisi, Sırp isyanıydı. İsyan önemliydi; çünkü Bosnalı Müslümanlara karşı girişilen ilk soykırım hareketini içeriyordu ve tamamen Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasındaki İttifak'ın bir ürünüydü.

Sırp mason üstadı Zoran Nemeziç, Sırbo-Hırvatça dilinde yazdığı Masoni U Jugoslaviji 1764-1980 (Yugoslavya'da Masonlar 1764-1980) adlı kitapta, genel olarak tüm Balkan isyanlarında, mason localarının isyancıların yanında yer aldığını anlatıyor. Bunun en açık örneklerinden biri 1804 yılında patlak veren Sırp isyanıydı. Sırp isyanı, Karayorgi ve Petar Icko adlı iki kişinin önderliğinde başlamıştı. İşin ilginç yanı, bu iki liderin de mason oluşuydu.

59 Sırp isyanının iki önderinin de mason oluşu kuşkusuz oldukça anlamlı bir bilgidir. Ancak bunu daha da anlamlı hale getiren bir bilgi daha vardır. Çünkü bu bilgi, isyanın İttifak'ın bir ürünü olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: Judaica'nın yazdığına göre, Karayorgi ve Petar Icko önderliğinde yürütülen uzun Sırp isyanı boyunca, Belgradlı zengin Yahudiler, Sırp isyancıların silah ihtiyacını karşılamış, onlara Osmanlı ordusuna karşı kullanmak üzere büyük miktarda silah ve cephane temin etmişlerdir. Bu "Yahudi bağlantısı" sonra da sürmüş ve Belgrad Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden Almoslino, Karayorgi'nin en yakın adamlarından biri haline gelmiştir.

Masonlar tarafından yönetilen ve yahudiler tarafından desteklenen bu ilk Sırp ayaklanması sırasında Bosnalı Müslümanlara yönelik ilk büyük katliam da gerçekleşti. Ünlü Sırp tarihçisi Stojan Novakoviç, "Türkler'in genel imhası"nın 1804'teki ayaklanma döneminde başladığını söyler. Bu "Türkler" Bosnalı Müslümanlar anlamına geliyordu. Boşnaklar, kendilerini yalnızca Müslüman oldukları için öldüren Sırp birliklerine "çete" diyorlardı. Zamanla Türkçe kökenli bu "çete" sözcüğü, Sırbo-Hırvatça'ya aktarılarak "Çetnik" haline dönüştü. O günden bu yana, Müslüman düşmanı silahlı Sırplar, "Çetnik" olarak tanımlanmaktadır.

Daha sonraki dönemde de Sırp milliyetçiliği ile masonluk arasındaki yakın bağlantı sürdü. Osmanlı, Karayorgi Ayaklanması'nı bastırmaya çalışırken, yeni bir Sırp ayaklanması da 1815'te Milos Obrenoviç önderliğinde başladı. Obrenoviç, 1815'te Sırp Prensi olarak tanındı. Daha sonra yerine oğlu Michael Obrenoviç geçti. Obrenoviç'in önemli bir özelliği, mason oluşuydu. İtalyan masonluğunun iki büyük üstadı-ve Papa'ya karşı açılan savaşın iki büyük lideri-olan Mazzini ve Garibaldi ile çok yakın dost olan Micheal Obrenoviç, oldukça da yüksek dereceli bir masondu.

19. yüzyılın ikinci yarısında Sırp milliyetçiliği iyice ırkçı bir temele oturdu. Bu ırkçı uyanışın önderliğini bazı Sırp entellektüeller çekiyordu. En dikkat çekici özellikleri ise istisnasız mason oluşlarıydı. "Sırp ulusal bilinci"nin uyanmasına öncülük eden Dositej Obradoviç ve Vuk Stefanoviç Karadziç, loca arkadaşıydılar.Bu dönemdeki en çarpıcı isim ise kuşkusuz Petar Petroviç Njegos'tu. Bir Karadağlı Ortodoks rahip ve aynı zamanda aristokrat olan Njegos, Sırp ırkçılığının en önemli tahrikçilerinden biri, hatta yerinde bir deyimle "Çetniklerin babası" olarak kabul edilir. Yazdığı savaş destanları, Sırp milli edebiyatının en ünlü örnekleridir. Önemli olan, bu destanların içinde fanatik bir Müslüman düşmanlığının körüklenmesidir.

Njegos'un şiirleri arasında "camileri ve minareleri parçalayın", "Türkleşmiş olanları yok edin" gibi ifadelere rastlanır. Njegos'un Gorski Vijenac (Dağların Tacı) adlı ünlü şiiri, Bosnalı Müslümanlara yapılan bir katliamın övülmesinden ibarettir. Boşnak profesör Mustafa İmamoviç'in yazdığına göre, Njegos'un bu şiiri, daha sonra Sırplar ve Karadağlılar tarafından Müslümanlara uygulanan tüm soykırım ve baskılara ideolojik temel hazırlamıştır. Bu şiirin bir yerinde Njegos, Osmanlı sultanı IV. Murad'ı Kosova Savaşı'nın sonunda savaş alanında bıçaklayarak öldüren Milos Oblilic'e atıfta bulunarak şöyle der:

 

 

Öyleyse parçalayın tüm minareleri ve camileri... Size sesleniyorum ey Milos Oblilic'in nesli, Taşıdığımız bu güçlü silahlar ve kana bulanmış inancımız ile. İyi olan kazanacaktır, çünkü Ramazan ve Noel, asla birarada yaşayamaz.


Njegos'un masonik bağlantıları da ilginçtir. Zoran Nemeziç, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980'de Njegos'un mason olduğuna dair kesin bir belge olmadığını, ancak Vuk Stefanoviç Karadziç gibi masonlarla yakın arkadaşlığından yola çıkılarak büyük olasılıkla mason olduğunun söylenebileceğini yazıyor.63 Ancak Nemeziç, daha da önemli bir bilgi aktarıyor:

 

 

Bosna-Hersek'in 1908'de Avusturya-Macaristan dönemindeki ilhakından sonra, Sırp masonları, Macar masonlarından ayrılarak 'Sırbistan Yüksek Meclisi'ni kuruyorlar. Belgrad'da 'Hür Masonlar Evi' açılıyor. Bu locanın içi değişik resim ve sembollerle süslü. Balkon kısmında Dositej Obradoviç ve Petar Petroviç Njegos'un resimleri var.

 

 

"Camileri ve minareleri parçalayın" emrini veren Njegos'un resimlerinin Belgrad locasının duvarlarını süslemesi kuşkusuz oldukça anlamlı bir işarettir (localara normalde portre asılmaz) ve masonluğun Sırbistan'daki anti-İslami gelenekle olan ilişkisini göstermesi açısından son derece önemlidir. Sırbistan localarının anti-İslami özelliğinin yanısıra bir de "Yahudi bağlantısı"na sahip olması ilgi çekicidir. Fransız mason Daniel Ligou, "Sırbistan'daki localarda, devlet adamlarından, Ortodoks kilisesi mensuplarına, hatta hahamlara kadar pek çok kişinin yer aldığını" yazmaktadır.


Bu arada Belgrad locasının bu dönemlerde gösterdiği faaliyetlerin önemine dikkat etmek gerekir. Bu loca, oldukça önemli bir locadır ve masonluğun-Osmanlı'nın yıkılmasında önemli rol oynayan Makedonya Risorta ve Veritas locaları ile birlikte-Balkanlar'daki en önemli merkezlerinden biridir. Nitekim az önce değindiğimiz Sırp ırkçısı masonların-Karayorgi, Petar Icko, Dositej Obradoviç, Vuk Stefanoviç Karadziç-tümü Belgrad locasının üyeleriydiler. Locanın Osmanlı yönetimi sırasındaki siyasi hedefleri, Türk masonlarının yayın organı Mimar Sinan dergisinde şöyle vurgulanıyor:

 

 

Belgrad Locası ile ilgili bilgiler... Dr. Levis'in raporunda yer alıyor. Raporda şöyle denilmekte: 'Belgrad'da, Hür Duvarcılar adını taşıyan gizli bir örgüt mevcuttur. Belgrad Locasının faaliyet yönü politiktir ve maksat ve gayelerine, mevcut durumu yıkmakla varmaya çalışır...

Belgrad Locası, Balkanlardaki ana locadır. Vidin, Sviştov, Rusçuk, Varna, Niş locaları Belgrad Locasına bağlıdır. Bu yılın 5 Ağustos'unda Belgrad'da genel toplantı yapılacak ve bu toplantıya tüm bağlı localar delegeleri katılacaktır...

Belgrad Locası, tüm ülkelerin devrimci kulüpleri ile devamlı temas halindedir... Radosavijeviç'in sözlerine göre, Belgrad locası, Peşte Hür Masonları ile de temastadır ve gayesi Belgrad'da iktidarı yıkmaktadır...

 

 

Locanın 60 yaşlarındaki bir üyesi aynı düşünceye sahip birinin huzurunda, yakında Belgrad locasından büyük işler zuhur edeceğini ve bu işlerin bütün dünyayı şaşırtacağını ve sürpriz olacağını söylemiştir. Bu ifadeden locanın politik planları da sezilmektedir.


Loca üyesi masonun "kehaneti" doğruydu. Gerçekten de Belgrad Locası'ndan "büyük işler zuhur etti"... Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Yugoslavya topraklarında Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı kuruldu. 1919'da, bu yeni Krallık'ta, "Sırpların, Hırvatların ve Slovenler'in Büyük Locası" ismiyle yeniden Belgrad locası oluşturuldu. Bu locanın, 1926 yılında bastığı, yalnızca loca üyelerine mahsus ve içinde locada alınan kararların, kabul edilen prensiplerin bulunduğu kitapçık, masonların Bosna-Hersek'te yaşayan Müslümanlardan dolayı o dönemlerde duydukları rahatsızlığı gösteriyordu. Maçonnique De Belgrade - Compte Rendu Officiel başlıklı kitapçıkta, masonik idealler açısından Krallık sınırları içindeki şartları inceleyen locanın, Boşnaklara özel bir ilgi gösterdiği görülüyordu:

 

 

Masonik hedef ve ideallerin tesisi için uygun olmayan şartların göz önünde bulundurulması gerekir... Bölgedeki Müslüman nüfus, bu şartların en önemlisini teşkil etmektedir. Bu toplumun güçlenmesi ve baskın bir yapıya kavuşması, masonik idealler açısından, Belgrad Locası'nın oluşmasından şiddetle kaçınması gereken bir durumdur. Böyle bir durumun oluşmaması için azami özen gösterilmelidir.

Belgrad locasının politik hedefleri olduğu ve bu hedeflerin de Sırp milliyetçiliği ve Müslüman düşmanlığı üzerine oturduğu, I. Dünya Savaşı'nın kıvılcımı sayılan Saraybosna suikastinde de açıkça belli olmaktır. Suikast, "Büyük Sırbistan" rüyaları gören ve Bosna-Hersek'i Avusturya-Macaristan egemenliğinden çıkarıp, Sırp hegemonyası altına almak isteyen Gavrilo Princip adlı bir mason tarafından gerçekleştirilmişti. Zoran Nemeziç, Avusturya Arşıdükü'nü vuran Princip'in Belgrad Locasına bağlı bir mason olduğunu ve ayrıca Fransız Büyük Locası (Grand Orient) ile de ilişki içinde olduğunu yazmaktadır.68 Fransız yazar Henry Coston yalnızca Princip'in değil, onun bağlı olduğu Kara El adlı ırkçı Sırp örgütünün de mason localarıyla ilişkili olduğunu, hatta örgütün liderlerinin çoğunun mason olduğunu bildirmektedir.


İngiliz tarihçi Michael Howard da Saraybosna suikastçilerinin masonlukla ilgisine değinir. Yaygın bir görüşe göre, Sırp milliyetçisi Kara El örgütünün temsilcileri, Ocak 1914'de Toulouse'daki St. Jerome Oteli'nde Fransız masonluğunun önde gelen isimleri ile gizlice görüşmüşler ve bu toplantıda Avusturya-Macaristan Arşıdükü'ne yapılacak suikast kararlaştırılmıştı.

Suikastin amacı, Avusturya-Macaristan'ı Sırbistan'ı işgale zorlamak ve topyekün bir savaşın fitilini ateşlemekti.70 Arşıdükü vurmak için seçilen ve aralarında Gavrilo Princip'in de yer aldığı kadronun ortak özelliği ise veremli olmalarıydı; ancak çok az ömürleri kalmıştı ve bu nedenle özel olarak seçilmişlerdi. Kendilerine verilen emirlerin başında ise yakalandıkları takdirde arsenik içerek intihar etmeleri vardır.Buraya kadar incelediğimiz bilgiler bize açık bir gerçeği göstermektedir:

 

 

 

 

Sırp ırkçılığı ve ona bağlı olarak gelişen İslam aleyhtarlığı ile masonluğun çok yakın ilişkisi vardır. Sırp ırkçılığının temsilcisi olan Çetnik hareketi, localarda örgütlenmiş ve zaman zaman da Yahudilerden destek almıştır. Bu yargının ne denli doğru olduğunu gösteren çok açık bir örnek ise II. Dünya Savaşı yıllarında yaşanmıştır.


Mihailoviç'in Çetnikleri ve Katledilen 100 Bin Müslüman

Az önce de değindiğimiz gibi Türkçe "çete" sözcüğünden türemiş olan Çetnik hareketi, ilk Sırp isyanı ile birlikte 19. yüzyılın başlarında doğdu. Bir süre sonra Çetnik kavramı, Sırpların zihninde kendi ulusal haklarını savunan şoven bir efsane olarak yerleşti. Her istikrarsızlık ortamında Sırp ırkçıları bu Çetnik gruplarını yeniden kurdular. Osmanlı bölgeden çekildikten sonra (1878) Çetniklerin Osmanlı'ya olan nefreti, Bosnalı Müslümanlar üzerinde yoğunlaştı. Bosna-Hersek'teki Müslüman köylerine onyıllar boyunca düzenlenen saldırıların sorumluları Çetnikler'di.Ancak kuşkusuz Çetniklerin bir siyasi ve askeri güç olarak ilk kez ortaya çıktıkları ve dünya tarafından farkedildikleri dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıydı. Bu dönemde Yugoslavya İtalyan ve Alman orduları tarafından işgal edildi.

İtalya, Hırvatistan ve Bosna-Hersek'i içine alan "Bağımsız Ustaşa Hırvat Devleti" adı altında kukla bir devlet kurdu. Alman orduları ise Sırbistan'ı işgal ettiler. Ancak işgalci güçler ülkede güçlü bir denetim kuramadılar ve önemli bir iktidar boşluğu doğdu. İşte bu ortam içinde Çetnikler Güney Sırbistan ve Karadağ'da yeniden örgütlendiler ve etkili bir gerilla hareketi başlattılar. Liderleri, Yugoslav ordusunda albay olan, ancak sonradan kendisine "general" rütbesi veren Draza Mihailoviç'ti.

Çetnikler, sözde Alman ve İtalyan işgaline direnmek için örgütlenmişlerdi; oysa bu bir aldatmacaydı. Gerçek hedefleri, savaşın getirdiği karışıklık ortamından yararlanarak düşledikleri "Büyük Sırbistan"ın etnik altyapısını kurmaktı. Bu "Büyük Sırbistan", Çetnik ideologları tarafından "Homojen Sırbistan" olarak da tanımlanıyordu. Yani ülkedeki tüm Sırp-olmayan unsurların ortadan kaldırılması amaçlanıyordu. Bu Sırp-olmayan unsurların en önemlisi ise Çetniklerin geleneksel hedefleriydi; Bosnalı Müslümanlar. Nitekim savaş dönemi boyunca, Çetnikler, yaklaşık 100 bin Müslümanı sistemli bir biçimde katlettiler.

San Francisco Devlet Üniversitesi'nde ekonomi profesörü olan Yugoslav asıllı Jozo Tomasevich'in yazdığı The Chetniks: War and Revolution in Yugoslavia, 1941-1945 (Çetnikler: Yugoslavya'da Savaş ve Devrim, 1941-1945) adlı kitap, Çetnik hareketi hakkında yapılmış en iyi çalışma olarak kabul edilir. Tomasevich, 500 sayfayı aşan kitabında, Mihailoviç'in önderliğindeki Çetnik gerillalarının sürdürdüğü savaşı, Müslümanlara karşı düzenledikleri saldırıları ve Çetnikler'in ilginç bağlantılarını gözler önüne sermektedir.

Tomasevich'in kitabında verdiği bilgiler arasında ilk dikkati çeken, Çetniklerin az önce sözünü ettiğimiz "Büyük Sırbistan" hedefidir. Tomasevich, Çetniklerin hem müttefikler (İngiltere ve ABD gibi) hem de Alman ve İtalyan orduları ile iyi geçinerek, "Büyük Sırbistan" mantığına uygun yeni bir Yugoslavya kurmayı hedeflediklerini bildirir. Nitekim Çetnikler, savaş boyunca büyük güçlerin hepsiyle değişik ittifaklar kurmuşlardır. İlk önce İngiltere Çetnikler'e silah yardımı ve propaganda desteği vermiş, savaşın sonlarına doğru da Amerikalılar Çetnikler'e büyük yardımlar yapmışlardır. Bunun yanısıra, Tomasevich, Çetniklerin sözde savaştıkları İtalyan ve Alman birlikleri ve Hırvat Ustaşa Devleti ile de ittifaklar kurduklarını bildirir. Ancak Çetniklerin kesin olarak düşmanlık besledikleri iki grup vardır: Birisi, faşist yapılarından doğan anti-komünist çizgileri nedeniyle düşman oldukları Tito'nun Partizanlarıdır. Ötekisi ise "Homojen Sırbistan"ın en büyük engeli olarak gördükleri ve dinleri nedeniyle nefretlerini çeken Bosna Müslümanlarıdır.

Mihailoviç'in Karadağ'daki Çetnik komutanları Lasic ve Djurisic'e yolladığı bir mektupta verdiği emirler dikkat çekicidir. Çetnik lideri, mektupta bugün sıkça duyduğumuz "etnik temizlik" ifadesini kullanarak şöyle demektedir:

 

 

 

 

Mücadelemizin amacı, Majesteleri Kral II. Peter'in (sürgündeki Sırp Kralı) önderliğinde, Büyük Sırbistan'ı kurmak ve onu etnik yönden temiz hale getirmektir. Bunun için... devlet sınırları içindeki tüm yabancı milletlerin temizlenmesi, Sancak ve Bosna-Hersek bölgelerindeki Müslüman nüfusun temizlenmesi gerekmektedir.


Tomasevich kitabında Çetniklerin Müslümanlara karşı uyguladığı sözkonusu "etnik temizlik" operasyonunu anlatır. Buna göre, "Çetniklerin geleneksel düşmanı" olan Bosna-Hersek ve Sancak Müslümanları, 1943 yılından itibaren yoğun Çetnik saldırılarına maruz kalmışlardır. Bundan önce, 1941 ve 1942 yıllarında Güney Bosna'daki Müslüman şehirlerinin bir kısmı Çetnikler tarafından basılmış ve kaçabilenler hariç tüm halk katledilmiştir. Foça şehri, en büyük katliamlardan birine sahne olmuştur.

Ocak ve Şubat 1943'de ise Sancak ve Güney Bosna'ya yönelik Çetnik saldırıları büyük bir artış kaydetmiştir. Çetnik kayıtlarında bu dönemlerde müslümanlara yönelik "temizleme hareketleri" yapıldığı yazılıdır. Çetnik kumandanlarından Albay Djurisic'in verdiği raporlara göre, yalnızca 1943'ün Ocak ayında, 33 müslüman köyü yakılmış, 400 Müslüman savaşçı (Müslümanların Çetnikler'e karşı oluşturdukları savunma birliklerine bağlı savaşçılar) 1.000'in üstünde de Müslüman kadın ve çocuk Çetnikler tarafından öldürülmüştür. Raporlar, Çetniklerin çoğu kez bıçakla (boğazlayarak) öldürmeyi tercih ettiklerini bildirmektedir. Şubat ayında öldürülenlerin sayısı daha da fazladır: Djurisic'in 13 Şubat tarihli raporuna göre, 1200 Müslüman savaşçı ve 8.000 bin Müslüman sivil (kadın, çocuk ve yaşlı) Çetnikler tarafından katledilmiştir. Ayrıca Çetnikler girdikleri tüm Müslüman köylerindeki malları yağmalamışlardır. Çetnikler bu saldırıların birer karşı-saldırı olduğunu söylemişlerdir, oysa Tomasevich'in de yazdığı gibi bu bir yalandır: Çetnikler tamamen "etnik temizlik" amaçlı bir katliam uygulamış ve kadın, çocuk ayrımı yapmamışlardır.Boşnak tarihçi Mustafa İmamoviç, A Survey of the History of Genocide Against the Muslims in the Yugoslav Lands (Yugoslav Topraklarında Müslüman Katliamının Tarihçesi) adlı çalışmasında, Çetnik saldırıları sonucu ölen Müslümanların sayısının 100 bine yakın olduğunu ve bu ölümlerin hemen hepsinin, bombalama gibi savaş operasyonlarıyla değil, terörizm yoluyla gerçekleştiğini (yani Çetniklerin müslümanları tek tek öldürdüklerini) söylemektedir. Ölen Müslümanların sayısı, genel Müslüman nüfusunun % 8'ini aşmaktadır, ki bu oran, diğer Yugoslav halklarının II. Dünya Savaşı sırasındaki kayıplarından oran olarak çok daha fazladır. Çetniklerin o dönemde Müslüman kadınlara sistemli bir biçimde tecavüz ettikleri ise bilinen bir başka gerçektir.

Çetnik Vahşetinin Görünmeyen Yüzü: Masonik İlişkiler ve Kudüs Bağlantıları

Önceki sayfalarda Sırp ırkçılığının mason localarıyla içiçe geliştiğini ve yahudilerden de stratejik destek aldığına değinmiştik. Zaten kitabın bir önceki bölümünde gördüğümüz gibi hiçbir ırkçı ve faşist hareket, sözkonusu güçlerden, yani İttifak'tan bağımsız değildir. Sırp ırkçılığının, Sırp faşizminin en saf örneği olan Çetnik hareketi de kuşkusuz bu genel kurala uygundur.II. Dünya Savaşı sırasındaki Çetnik vahşetinin masonlukla ilgisini araştırmak için ilk yapılması gereken, Çetnik lideri Mihailoviç'e daha bir yakından bakmaktır. Bunu yaparken ilginç bir gerçekle karşılaşırız. Mihailoviç'in adı, Fransız mason Daniel Ligou'nun "Masonlar Sözlüğü"nde geçmektedir:

 

 

 

 

Draza Mihailoviç (1893-1946): Mason Sırp gerilla lideri. İtalyan Mason Dergisi Hiram, Draza Mihailoviç'in mason olduğunu yazmaktadır. İtalya Büyük Locası'nın bir organı olan bu dergideki yazıyı Birader Salvador Loi, 1980 Eylül tarihli, 5 numaralı dergide yayınlamıştır.


Yani 100 bin müslümanın ölüm emrini veren Çetnik lideri, masondur. Daniel Ligou, kitabının bir başka yerinde daha da çarpıcı bir bilgi verir ve "Yugoslavya'nın savaşa girmesinden sonra ülkedeki masonların Draza Mihailoviç önderliğinde birleştiğini" yazar.74 Mihailoviç'in önderliğinde birleşenler, Çetnikler'dir ve dolayısıyla "Masonlar Sözlüğü"ndeki bilgiden, Çetniklerin mason olduğu sonucu çıkmaktadır.Evet, gerçek budur. Aynı konuyu, daha ayrıntılı bir biçimde, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980 (Yugoslavya'da Masonlar) adlı kitabın yazarı Zoran Neneziç de yazmakta ve başta Mihailoviç olmak üzere Çetnik liderlerinin mason olduğunu bildirmektedir:

 

 

 

 

Draza Mihailoviç, II. Dünya Savaşı yıllarında Sırp direnişini örgütlediğinde dikkati çeken, çok sayıda masonun Mihailoviç'in yanında yer almasıydı. Bu masonlar arasında özellikle Çetnik ideologları Dragica Vasic ve Stevan Moljevic'in adı geçmektedir... Ayrıca 1944 yılında Çetnik Milli Merkez Komitesi Genel Sekreterliği'ne sicilli bir mason olan Duro Durovic seçilmiştir.


Zoran Nemeziç, mason Çetnik ideologlarının özellikle ikisine dikkat çekiyor: Dragica Vasic ve Stevan Moljevic. Gerçekten de bu ikisi son derece önemli isimlerdi: Müslümanların etnik temizliğe tabi tutulması fikri, Vasic ve Moljevic tarafından geliştirilmiştir. Mustafa İmamoviç, bu iki Çetnik ideoloğunun etnik temizlik teorisini geliştirdiğini anlatır ve Moljevic'in, "Homojen Sırbistan" adlı bir makalesini ve kendisiyle aynı görüşü paylaşan Dragica Vasic'e Şubat 1942 yılında yazdığı mektubunda, "ülkenin tüm Sırp-olmayan elementlerden temizlenmesi" gerektiğini söylediğini not eder. Moljevic-Vasic ikilisi, Müslümanların ya imha ya da sürgün edilmesi gerektiğini düşünmektedirler. İmamoviç'in yazdığına göre, Draza Mihailoviç'in Çetnikler'e verdiği Müslümanlara yönelik katliam emirleri, Moljevic ve Vasic'in teorik çalışmalarına dayanmaktadır.

Ve bu iki Çetnik ideoloğu, Zoran Nemeziç'in bildirdiğine göre, Belgrad Locası'na kayıtlıdırlar.76 Yani az önce politik hedeflerini incelediğimiz, "Balkanların ana locası" sayılan, duvarlarında Njegos resimleri bulunan ve Müslümanların ezilmesi gerektiği yönünde kararlar alan Belgrad Locası'na...

Tüm bunlar, Çetnik hareketinin tamamen masonik bir hareket olduğunu göstermektedir. Müslümanlara karşı global bir savaş açan örgütün Balkanlar'daki temsilcisi, Çetnikler'dir.Olayı daha da ilginç hale getiren bir diğer nokta ise İttifak'ın öteki kanadının, yani yahudilerin de Çetniklerin yanında (ya da arkasında) yer alışıdır.

Bu konuyla ilgili bazı bilgiler, Çetnik yanlısı Sırp yazar Radoje Vukcevic'in yazdığı General Mihailovich: First Guerilla Leader in W. W. II (General Mihailoviç: II. Dünya Savaşı'ndaki İlk Gerilla Lideri) adlı kitapta yer almaktadır. Chicago'daki "Njegos" adlı "Sırp Tarih ve Kültür Derneği"nin yayınladığı ve içinde Mihailoviç'e övgüler düzülen kitapta, Çetniklerle Yahudiler arasındaki olağanüstü yakın ilişkilere de değinilir. Buna göre, Mihayloviç'in Çetnik birliklerinde özellikle komuta kadrosunda çok sayıda yahudi yer almıştır. Yazar, bu ilişkinin Sırplar ve Yahudiler arasındaki geleneksel dayanışmanın bir uzantısı olduğunu söyler. Yazdığına göre, Yahudiler savaştan önce de Sırp ordusunda yüksek rütbelere ulaşmışlardır.

Savaş sırasında ise Sırbistan'daki yahudiler Mihailoviç'in birlikleri tarafından korunma altına alınmışlardır.Çetnik-Yahudi ilişkisine, The Universal Jewish Encyclopedia da değinir. Çetnik saflarında çok sayıda Yahudinin yer aldığını bildiren ansiklopedi, bir de Çetnikler arasında yalnızca Yahudilerden oluşan özel bir "Yahudi Tugayı" (Jewish Brigade) kurulduğunu yazmaktadır.

Çetniklerin bir de oldukça ilginç bir "Kudüs bağlantısı" vardır. Jozo Tomasevich, The Chetniks'te, Çetniklerin Kudüs'te "Karayorgi" adlı bir radyo istasyonu kurduklarını yazar.Bu fikir, Tito önderliğindeki Partizanlar'ın Sovyetler Birliği'nde kurdukları "Hür Yugoslavya" adlı radyonun propaganda yayınlarına başlaması üzerine gündeme gelmiştir.

Komünist Partizanlar'ın radyo istasyonlarını Sovyet topraklarında kurmuş olması doğaldır; yahudi destekli bir masonik hareket olan Çetnikler'in radyo istasyonlarını Kudüs'e kurmuş olmaları da aynı oranda doğal gözükmektedir. Tomasevich'in bildirdiğine göre, 27 Kasım 1942'de yayına başlayan istasyon, yoğun bir Çetnik propagandası yapmıştır. Bugün "Karayorgi" istasyonunun arşivleri hala Kudüs'tedir. Bir başka "Kudüs bağlantısı"na ise Çetniklerin sürgündeki gerçek lideri sayılabilecek olan Kral II. Peter sahiptir. Alman ordularının Sırbistan'ı işgalinin ardından ülkeyi terkederek İngilizler'e sığınan Kral, önce Atina'ya daha sonra da Kudüs'e götürülmüş ve uzunca bir süre burada kalmıştır.

Bir başka ilginç Çetnik-Yahudi bağlantısı ise propaganda yönündedir. Tomasevich, Çetnikler'in savaş yıllarında Amerika'da destek aramak için yaptıkları temaslardan söz eder. Bu temasların bir kısmı başarılı olmuş ve Çetnikler, Amerika'daki bazı çevrelerin desteğini kazanmışlardır. Bu desteğin en çarpıcı örneği ise Hollywood'un ünlü film şirketi Twentieth Century-Fox'un 1942 yılının ikinci yarısında çevirdiği The Chetniks adlı propaganda filmidir. Film, Tomasevich'in dediğine göre, tam anlamıyla bir Çetnik propagandasıdır. İşin en çarpıcı yanı ise Twentieth Century-Fox şirketinin kimliğidir: William Fox adlı bir Yahudinin kurduğu Fox film şirketinin 1935'de bir başka Yahudi şirketi olan Twentieth Century ile birleşmesinden doğan şirket, ilerleyen yıllarda da Joseph Schenck ve Darryl F. Zanuck adlı iki Yahudi tarafından yönetilmiştir. Bir başka deyişle, Çetnik propagandası yapmak için film çeviren şirket, tam anlamıyla bir "yahudi şirketi"dir.

Çetnikler'in Amerika'da kurdukları başka "judeo-masonik" bağlantılar da vardı. Mihailoviç, İngiltere'den aldığı desteğin 1943 yılından itibaren zayıflaması üzerine, Washington'a yöneldi. Çetnik liderinin Washington'da dostlar bulması zor olmadı, çünkü masonik bağlantıları ona oldukça yardımcı olmuştu. Çetnikler'e Amerikan askeri yardımı yapılmasına karar veren ve bu konuda Başkan'ı da ikna eden kişi, Amerikan gizli servisi OSS'nin ünlü şefi William Donovan'dı. (OSS-Office of Strategic Service: ABD'nin CIA kurulmadan önceki gizli servisi). Donovan, Mihailoviç'e destek vermekte tereddüt etmemişti, çünkü kendisi de Çetnik lideri gibi masondu.Donovan, ayrıca aynı Çetnikler gibi önemli Yahudi bağlantılarına sahip bir isimdi. OSS şefi, 6. bölümde de değindiğimiz gibi Rockefeller ve Rothschild gibi Yahudi sermayedarların adeta kiralık adamıydı.

Sırp yazar Radoje Vukcevic, General Mihailovich adlı kitabında, OSS'nin Donovan'ın emri üzerine Çetnikler'e havadan silah, cephane ve yiyecek yardımı yaptığını, hatta silah ve erzak dolu paketlerin üzerine Başkan Roosevelt'in "Mihailoviç'e ve onun cesur savaşçıları Çetnikler'e selamlarını yollayan bir mesajı"nın yapıştırıldığını yazıyor.

Amerika'nın Çetnikler'e yaptığı bu yardımın nedeninin, anti-komünist ideolojiye sahip Çetnikler'in Tito'nun Partizanları ile savaşması olduğu söylenebilir. Ancak bu yine de Amerikalıların Çetnikleri Müslümanlara karşı silahlandırmış oldukları gerçeğini değiştirmez. O dönemde Amerikan ordusunda subay olan George Musulin "Mihailoviç'in gerilla hareketinde hiçbir şey Amerika'nın bilgisi dışında ya da işbirliği olmadan gerçekleşmezdi" demektedir.

Dolayısıyla Amerikalıların, Çetnikler'e verdikleri silahların Müslümanlara karşı da kullanıldığını bilmemeleri sözkonusu değildir. Amerikalılar, Çetnikleri hem Partizanlara hem de Müslümanlara karşı silahlandırmışlardır. Çetniklerin Amerikalı "birader"lerinden gördükleri takdirin en açık örneği, ABD'nin mason Başkanı Truman'ın 1948'de Mihailoviç'in anısına verdiği madalyadır. Truman yapılan madalya töreninde-100 bin Müslümanı "etnik temizliğe" tabi tutan-Mihailoviç'i bir "demokrasi kahramanı" ilan etmiştir. Bugünün demokrasi kahramanları ise kuşkusuz Miloseviç ve Karadziç'tir.

Miloseviç'in Amerika Bağlantıları

1980'lerin ilk yıllarında Sırbistan'daki ekonomik duruma göz atan dikkatli bir gözlemci, ülkenin en büyük bankası olan Beograska Bank'ın genç ve yetenekli yöneticisinin hızlı yükselişini farkedebilirdi. Ortodoks bir rahibin oğlu olan Slobodan Miloseviç, iyi bir eğitimin ve parlak bir kariyerin ardından bankanın uluslararası ilişkilerinden sorumlu departmanın başına geçmişti. Miloseviç, bu denizaşırı ilişkiler sayesinde bankasına önemli karlar sağlayacaktı. Ama kendi adına sağladığı karlar, daha da önemli ve politikti. Miloseviç, 80'li yılların ilk yarısında serbest piyasa ekonomisini savunurken Sloven ve Hırvat ekonomistlerinin boy hedefi haline gelmişti.

1983'te Beograska Bank'ın en üst düzey yöneticisi oldu. Bu arada bir yandan, Sırbistan Komünist Partisi'nin önde gelen bir üyesi olmasına rağmen, sosyalist bir ülkede serbest piyasayı savunmanın prestiji sayesinde Batılı finans kurumları ile iyi ilişkiler içine girmişti. İsrail kökenli Amerikalı gazeteci Arnold Sherman'ın Perfidy In The Balkans adlı Sırp yanlısı kitabında yazdığına göre, kısa sürede önemli bankacılık merkezlerinin hemen hepsini gezmiş, Yugoslavya'nın en büyük bankacılık birliğinin başkanı ve ülkenin en önemli endüstri yatırımlarının temsilcisi olarak "belki en az yüz kez" ABD'ye gitmişti. Ve burada bazı önemli kişisel yakınlıklar kurmuştu. Sherman'ın bildirdiğine göre, bu yakınlıkların en önemlisi, "Miloseviç ile David Rockefeller arasında kurulan dostluk"tu.

Bir bankacının bir başka bankacı ile dostluk kurması belki doğal sayılabilirdi, ama David Rockefeller sıradan bir bankacı değildi. Ve bu durum, sözkonusu dostluğa çok özel bir anlam yüklüyordu. David Rockefeller, ABD'nin en büyük petrol ve bankacılık tröstüne sahip olan Rockefeller "hanedanı"nın çağdaş dönemdeki en etkin üyesiydi. Yahudi asıllı Rockefeller ailesi, elde ettiği büyük ekonomik gücü kısa bir süre sonra siyasi güce de dönüştürmüş ve ABD'nin en önemli think-tanklerini finanse etmişti. Amerikan dış politikasının belirlenmesinde çok büyük etkisi olduğu tartışma götürmeyen Council on Foreign Relations (CFR), Rockefeller'ın egemenliği altındaydı. CFR'ı inceleyen bazı araştırmacıların üzerinde durdukları bir başka konu ise, Konsey'in masonlukla olan ilişkisiydi.

"Politik ve finansal gücü hedefleyen bir elit örgütü" olarak özetlenebilecek olan kurumun bu tanımı, bu fonksiyonu tüm bir 18. ve 19. yüzyıl boyunca icra eden mason örgütüne de aynen uyuyordu. Dahası, CFR ile mason locaları arasında organik bir bağ ve paralellik olduğunu öne süren çok sayıda araştırmacı vardı. CFR'ın; Harry Truman, George Marshall, Dwight Eisenhower, Allen Dulles, John McCloy, Henry Kissinger, Lyndon Johnson, Dean Acheson, Gerald Ford gibi ünlü isimlerinin hepsinin aynı zamanda da mason localarına bağlı oluşları, bu noktada anlam kazanıyordu. Bazı yorumlara göre, CFR, "masonluğun modern bir türevi"nden başka bir şey değildi.

Belgrad'daki Beograska Bank'ın genç ve yetenekli yöneticisi Slobodan Miloseviç ise, ABD'ye yaptığı "yüzün üzerinde ziyaret" sonucunda, CFR'nin "patronu" konumundaki David Rockefeller'la "dostluk" kurmuştu. Ve, büyük olasılıkla, bu dostluğun gelişmesinde Miloseviç'in masonluğunun da bir rolü olmuştu. Miloseviç'in masonluğu, farklı bir çok kaynakta bildirildi. 30 Ağustos 1992 tarihli Zaman gazetesi, Miloseviç'in İskoç Ritine bağlı 33. dereceden bir mason olduğunu gösteren-ve muhtemelen Miloseviç'in ülke içindeki muhalifleri tarafından basına sızdırıldıktan sonra dolambaçlı bir yolla Zaman'ın eline geçen-orjinal bir masonik diploma yayınlamıştı. Sırp liderin masonluğu, Bosna Hersek'te yayınlanan İslami Düşünce dergisi Yazı İşleri Müdürü Prof. Dr. Idris Resiç'in Türk basınında yer alan beyanatları sırasında da açıklandı. Bosna-Hersek'te de Miloseviç'in masonluğu uzun süre konuşulmuş, bazı Bosnalı yorumcular Sırp liderinin masonluğunun, onun Batı ile olan diyaloğunda etkili olduğunu söylemişlerdi. Masonlukla birlikte gündeme gelen "Siyonist bağlantısı" da oldukça ses uyandırmış, hatta İngiltere'deki Yahudi toplumu tarafından yayınlanan haftalık Jewish Chronicle gazetesi bile konu hakkında haber yapmıştı.

Nitekim bu yüzden, Tito döneminde kapatılmış olan mason localarının Miloseviç'in iktidarı sırasında anlı şanlı bir törenle açılacaktı. 1990 Temmuz'da yapılan açılışa, Batı Avrupa ülkelerinin yanısıra Amerika ve Kanada'dan da çok sayıda mason ve Miloseviç de dahil olmak üzere Sırp devlet erkanı katılacaktı.

Kısacası, Slobodan Miloseviç, banka yöneticisi olduğu yıllarda, ABD'deki masonik sermaye çevreleri ile çok yakın ilişkiler kurmuştu ve bu ilişkilerde kendi masonluğunun da önemli bir rolü vardı.Bu durum, eğer siyasi bir anlam taşımasa bizim açımızdan önemli bir ayrıntı sayılmazdı. Oysa bu durumun siyasi bir anlamı vardı. Çünkü Slobodan Miloseviç'in sonraki yıllardaki siyasi kariyerinde-ve Bosna-Hersek'e karşı yürüteceği savaşın gelişiminde-bu masonik bağlantıların önemli bir rolü olacaktı.

Miloseviç'in Kissinger Bağlantısı

Slobodan Miloseviç, 1980'lerin başlarında Beograska Bank'ın çiçeği burnunda başkanı olarak ABD'ye ziyaretlerde bulunur ve David Rockefeller'la dostluk geliştirirken, bir yandan da ABD'nin Belgrad Büyükelçisi ile yakın bir ilişki içine girmişti. Lawrence Eagleburger adlı Büyükelçi, finans konularından iyi anlayan bir adamdı ve Sırbistan'ın en büyük bankasının başkanı olan Miloseviç ile yolları doğal bir biçimde birleşti.1983 yılında Beograska Bank, Yugoslavya'nın en büyük araba üretim projesinin finansmanını üstlendi.

Sözkonusu "Yugo" marka arabalar, Yugoslavya'nın ihraç amaçlı olarak ürettiği ilk otomobildi. Yugo projesinin finansmanını üstlenen Miloseviç, doğal olarak hemen araba için pazar arama işine girişti. Ve Amerikan Büyükelçisi Lawrence Eagleburger, Yugo arabalarına Amerika'da pazar bulmayı öngören kapsamlı bir teklif ile Miloseviç'in karşısına çıktı. Miloseviç, Eagleburger'ın teklifini çok cazip buldu ve bu iki adam kısa bir süre sonra iş ortağı haline geldiler. Alman gazeteci Hans Peter Rullman, 1989 yılında yazdığı Krisenherd Balkan adlı kitapta, Eagleburger'ın Belgrad Büyükelçisi olduğu o yıllarda "Yugo arabalarının en hızlı satıcısı" haline geldiğini yazacaktı.

Bu, ilk başta basit bir iş ortaklığı gibi gözüküyordu, ama biraz daha zaman geçtikçe önemli bir siyasi boyut kazanacaktı. Bunun nedeni ise, büyük ölçüde Eagleburger'ın siyasi kariyeriydi. Çünkü Eagleburger, sıradan bir büyükelçi değildi. 1970'lerin ilk yarısında Dışişleri Bakanlığı'nın en üst kademelerinde görev yapmıştı. O dönemin Dışişleri Bakanı ise Henry Kissinger'dı. O yıllarda Eagleburger, bakanlık içinde Henry Kissinger'ın "sağ kolu" haline gelmiş ve aralarında bir baba-oğul ilişkisi oluşmuştu. Nitekim Kissinger 1982 yılında Kissinger Associates'i kurduğunda Eagleburger da hemen şirketin yönetim kurulunda yer almış, Belgrad'daki görevinden döndükten sonra da Kissinger Associates'in yönetim kurulu başkanlığını yapmıştı.

Peki Kissinger'ı önemli kılan şey neydi?

Basit: Amerikan tarihinin en İsrail yanlısı dışişleri bakanı ünvanını elinde bulunduran Alman Yahudisi Henry Kissinger, ABD'deki masonik sermaye çevreleri tarafından finanse edilen siyasi örgütlenlerin de en önemli beyinlerinden biriydi. Rockefeller hanedanının ve özellikle de David Rockefeller'ın yakın dostuydu. Rockefeller tarafından finanse edilen CFR'ın (Council on Foreign Relations) ise en önde gelen üyeleri arasındaydı. (Kissinger-Rockefeller-CFR bağlantıları ile ilgili daha detaylı bilgi, bu yazıdizisinde çok küçük bir kısmı özetlenmiş olan "GİZLİ EL BOSNA'DA" adlı kitabımızdan bulunabilir.)

Bu durumda Kissinger'ın Miloseviç'e uzanan bağlarının, Miloseviç'ın David Rockefeller ile kurduğu kişisel dostluğa paralel olduğu da dikkat çekiyordu. Eagleburger'ın Miloseviç ile ortaklık kurduğu yıllarda, ABD'nin Belgrad Büyükelçiliği'nde görev yapan ve yine "Slobodan" ile dostluk geliştiren bir ikinci isim daha vardı; Elçilikte askeri ataşe olarak görev yapan Brent Scowcroft. Ve işin ilginç yanı, Scowcroft da aynı Eagleburger gibi, "Kissinger'ın takımı"ndandı. Bu ikisi, Washington kulislerinde "Kissinger's yes-men" (Kissinger'ın evet-efendimcileri) olarak bilinirdi. Scowcroft, Carter yönetiminde Silah Kontrolü Genel Danışma Dairesi üyesi iken Kissinger'a "tabi" olmuş ve sonra o da Eagleburger gibi kurulan Kissinger Associates şirketinin yönetim kurulunda yer almıştı. Eagleburger Kissinger Associates'in yönetim kurulu başkanlığını yürütürken, Scowcroft da başkan yardımıcısıydı. Her ikisi de Kissinger'ın "adamları" olan Scowcroft ile Eagleburger arasında da doğal olarak yakın bir dostluk vardı. Özel sohbetlerinde zaman zaman Sırbo-Hırvatça konuşurlardı.

Eaglebuger-Scowcroft ikilisi ile Miloseviç arasında kurulan dostluk ve ortaklık, kısa süre sonra Washington'a da taşındı. Yugo şirketinin danışmanlığını Kissinger Associates yapmaya başladı ve söylenenlere göre, bu işten oldukça kar etti. Kissinger Associates'in Sırbistan'daki ortağı olan Miloseviç de Yugo işinden epey kar elde etmişti. Elde edilen döviz gelirlerini Sırbistan'da alıkoyarken, Hırvat ve Sloven taşeron firmalara değersiz Yugoslav dinarı ile ödeme yapıyordu. 1986 yılında Eagleburger, Belgrad bağlantısına bir halka daha ekleyerek Yugoslavya'daki Ljubljanska Bank'ın Amerika'daki partneri olan LBS-Bank'ın yönetim kurulu üyeliğini üstlendi. LBS Bank hakkında kara para aklama operasyonları yürüttüğü için iki yıl sonra ABD'de mahkumiyet kararı alınacaktı.

İşte Yugo ticaretinin hızla yürüdüğü Kissinger ve ekibi, Miloseviç'in çok iyi bir "ortak" olduğunu ve çok "parlak" bir gelecek vadettiğini farkettiler. Bu tarihten sonra, gerek Washington'daki gerek Belgrad'daki çeşitli kaynakların bildirdiğine göre, Eagleburger, Miloseviç'i siyasete atılması için teşvik etmeye başladı. Ve o zamana kadar Komünist Parti'nin Belgrad sorumlusu olan Miloseviç, KP'nin 1986 yılındaki kongresine adaylığını koydu ve kazandı. O, artık Sırbistan Komünist Partisi'nin lideriydi ve Washington'da David Rockefeller'dan Henry Kissinger'a kadar uzanan önemli bir dostlar listesine sahipti.

Kissinger'ın ekibi, ilerleyen yıllarda da Miloseviç'e yardımını sürdürecekti. 1988 yılında göreve gelen Bush yönetimi, bunun için mükemmel bir fırsat yarattı. Kissinger'ın adamları Bush yönetiminin en kilit noktalarına yerleşmişlerdi çükü; Brent Scowcroft Ulusal Güvenlik Danışmanı, Lawrence Eagleburger ise Dışişleri Bakan Yardımcısı olmuştu. Dahası, Eagleburger, Başkan Bush tarafından Aralık 1989'da Doğu Avrupa İşleri Koordinatörlüğü'ne atandı ve, "Doğu Avrupa Demokrasilerini Destekleme Yasası" uyarınca kurulan bir fonun sorumluluğuna getirildi. Fonun emrinde milyonlarca dolar vardı. İlgili kaynakların bildirdiğine göre Eagleburger, fonu kısa süre içinde Henry Kissinger ve dostlarının yararlandıkları bir kuruluş haline getirdi. Fonun yapacağı yardımları düzenlemek için kurulan Ulusal Demokrasi Vakfı (National Endowment for Democracy Act) adlı vakıf, Eagleburger'ın ve dolayısıyla Kissinger'ın kontrolündeydi. Vakfın başına ise Kissinger'ın temsil ettiği Masonik komplekse uygun bir isim getirilmişti: Carl Gersham. Gersham, Amerika'daki en militan Yahudi örgütü sayılabilecek olan ADL'nin (Anti-Defamation League of B'nai B'rith) eski başkanıydı.

Sözkonusu fon yoluyla Doğu Avrupa ülkelerindeki çeşitli "demokratik" siyasi gruplara büyük para yardımları yapıldı. Bu "demokratik" kelimesi, "Amerika'nın çıkarlarına uygun" anlamına geliyordu elbette ve desteklenen grupların gerçek anlamda demokratik olmalarına da gerek yoktu. Amerikalı araştırmacı Eustace Mullins'e göre, 1990 ve 91 yılları içinde Sovyetler Birliği'ndeki bazı bürokratlara sözkonusu fondan büyük paralar (rüşvetler) aktarılmıştı, ama bunların hemen hiç birinin komünist sistemin çöküşüne öncülük eden gruplarla bir ilgileri yoktu.

Acaba Kissinger ekibinin kontrolündeki Ulusal Demokrasi Vakfı, Yugoslavya'da kimi seçmişti desteklemek için? Miloseviç'i elbette. Bu konu, Sırbo-Hırvat savaşının patlak vermesi ve böylece gözlerin Yugoslavya'ya çevrilmesiyle birlikte gündeme gelmişti. Ve ısrarlı sorular sonucunda, Ulusal Demokrasi Vakfı'nın bir sözcüsü, "Sırp lider Miloseviç ile çok yakın ilişkiler kurduk" demişti. Yardım yalnızca parasal yönden değildi, Çetnik liderlerine "taktik" yardım da yapılıyordu. Sözkonusu sözcü, vakfın Sırp liderlere "grup dinamiği", "sıfır toplam oyunu" ve "çatışma kararlılığı" gibi yöntemler üzerinde eğitim verdiğini de söylemişti. Bu yöntemler, İngiltere'deki Tavistock kliniğindeki sosyo-psikoloji uzmanları tarafından geliştirilmişlerdi ve liderlerin toplum üzerindeki kontrollerini artırmaya yönelikti. Kissinger ekibinin, özellikle de Eagleburger'ın Miloseviç ile olan ilişkisi, ilerleyen dönemde sık sık gündeme geldi. Mart 1989'da, Eagleburger'ın bakan yardımcılığının onaylanması görüşmeleri sırasında Senatör Larry Pressler, Eagleburger'a "anladığım kadarıyla siz Sırbistan Komünist Partisi'nin başıyla yakın dostsunuz" demişti. Senatör, Miloseviç'i kastediyordu. Eagleburger'ın Miloseviç'le ve diğer Sırp devlet erkanıyla olan tüm bu ilişkileri, bir süre sonra-ünlü "Lawrence of Arabia"ya nispeten-"Lawrence of Serbia" olarak anılmasına yol açacaktı. Hırvat-Amerikan örgütleri de, Eagleburger'ın bu "Serbophile" kimliğinden ve icraatlarından duydukları kaygıyı aynı sıralarda dile getirmeye başladılar. Bu yorumlara göre, Eagleburger-ve de Scowcroft-Sırpların krizdeki rollerini bilinçli olarak yanlış değerlendiriyor ve Washington'ı yanıltıyorlardı.

Eagleburger ise Miloseviç ile olan dostluğunu hep inkar etme yoluna gitti. Oysa daha 27 şubat 1990 tarihinde Yugoslavya'ya yaptığı gezi sırasında Miloseviç ile görüşmüş ve onu Beyaz Saray'a davet etmişti. Bu bilgi, Hırvatistan'da yayınlanan Vecernyi List gazetesinin 3 Mart 1990 tarihli sayısında da yazılmıştı. Bush yönetiminin Sırp saldırganlığına tepkisiz kalmasının, dahası çanak tutmasının en büyük nedeni, "Kissinger ekibi" ile Belgrad arasındaki sözkonusu gizli ittifaktı. Eski ABD Romanya Büyükelçisi David Funderburk, kendisiyle yapılan bir röportajda, "bugün Bosna'da ve bütün Yugoslavya'dakileri yakıp yıkan Sırp liderlere karşı güttüğümüz politikanın sebebi Eagleburger ile Miloseviç arasındaki ilişkidir" diyordu.

Aslında Miloseviç ile ABD'deki masonik kompleks arasındaki ilişki, yalnızca Bush yönetiminin değil, ondan sonraki Clinton yönetiminin, ABD devlet aygıtının ve hatta genel olarak tüm bir Batı dünyasının Yugoslavya'ya karşı izlediği politikanın sebebi olacaktı. CFR, Trilateral, Bilderberg gibi örgütlenmelerle kendini ifade eden ve Kissinger ekibi kanalıyla Belgrad'a uzanmış olan bu masonik kompleks, uluslararası topluluk içinde bir "Gizli el" gibi çalıştı ve krizin başından sonuna dek Miloseviç'in ve onun Çetniklerinin gizli destekçiliğini üstlendi.Ancak masonik kompleksin Belgrad'a destek olmasının tek nedeni, Kissinger ekibi ile Miloseviç arasındaki gizli ilişkiler değildi kuşkusuz. Bu ilişkiler iki taraf arasındaki ittifakı kolaylaştırmıştı, ama ittifakın bir de kendi içinde stratejik bir mantığı vardı. Ve bu mantık, Belgrad'dan değil, Saraybosna'dan, Saraybosna'daki "Yeşil Tehlike"den kaynak buluyordu asıl.

Sırpları Destekleyen "Gizli El"ve Lord Carrington

Miloseviç'in Federal Ordu ve sözkonusu neo-Çetnikler aracılığı ile Hırvatistan'a karşı başlattığı savaş oldukça kanlı geçti. Slavonya ve Krajina Sırp güçleri tarafından tamamen ele geçirildi ve dahası, etnik yönden "temiz" hale getirildi. Neo-Çetnikler özellikle bu işi üstlenmişlerdi. Slavonya'nın en önemli kenti ve Sırbo-Hırvat savaşının da en önemli cephesi olan Hırvat kenti Vukovar Sırpların eline düştüğünde, Arkan, "Kaplanlar" adını verdiği adamlarıyla birlikte kenti "temizlemeye" başlamış, yüzlerce sivili hiç gözünü kırpmadan öldürmüştü. Vukovar sokaklarına yayılan Hırvat cesetleri, neo-Çetniklerin 1945'te yarım bıraktıkları işe geri döndüklerini gösteriyordu.

Bu arada yine aynı 1940'lı yıllarda olduğu gibi, dış güçler de Balkanların ortasındaki karmaşaya müdahil olmuşlardı. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Ekonomik Topluluğu kanalıyla gerçekleşen bu müdahil oluş, Batı'nın savunageldiği adalet, egemenlik, özgürlük gibi ilkeleri korur gözükürken, bir yandan da stratejik hesaplar ve geleneksel yakınlıklar nedeniyle Belgrad'a destek olacak şekilde gelişiyordu. Batılı güçlerin Miloseviç'e örtülü destek veren bu uygulamalarının en önemlisi, kuşkusuz, Eylül 1991'de BM tarafından tüm Yugoslav toprakları üzerine konulan silah ambargosu oldu.

Bu silah ambargosunun, Avrupa'nın 4. büyük ordusu olan ve büyük bir silah endüstrisine ve cephane yığınağına sahip bulunan Federal Ordu'ya, ya da "etnik temizlik" için çoktan beridir hazırlanan Sırp paramiliterlerine pek bir etkisi olmadı. Ancak aynı durum Hırvatlar için geçerli değildi. Aksine, ambargo, yeni yeni bir ordu oluşturmaya çalışan ve büyük bir silah açığı içindeki Hırvat güçlerine darbe vurdu. Vukovar'ın düşmesi, Hırvat güçlerinin ambargo nedeniyle çektikleri silah ve cephane sıkıntısının bir sonucuydu. (BM'nin her türlü itiraza rağmen 1995'e kadar tavizsiz uygulayacağı bu ambargo, daha sonra da Bosnalı Müslümanların elini kolunu Sırplara karşı bağlayacaktı.)

Sanki uluslararası topluluk içinde Sırplara destek veren bir "gizli el" vardı. Nitekim, bu "gizli el"in ambargodan önce de Belgrad'a yardım etmişti: Avrupa Ekonomik Topluluğu, henüz Nisan ayında, "Yugoslavya'nın birliğine ve toprak bütünlüğüne olan bağlılığını" ifade ederek Miloseviç'in tezine destek olmuştu. AET, ayrıca Hırvat-Sloven krizinin alevlendiği günlerde, Sırbistan'a 750 milyon ECU'luk bir kredi vererek ağırlığını Belgrad'ın arkasına koymuştu.

Ancak daha da anlamlı bir destek Atlantik'in öteki yakasından, "Kissinger bağlantısı"nın etkili olduğu ABD'den gelmişti. ABD Dışişleri Bakanı James Baker, 20 Haziran'da Belgrad'a kadar gelerek Miloseviç'le görüşmüş ve ona, "Bush yönetiminin Soğuk Savaş sonrası dünyanın mini devletlere bölünmesini istemediğini" söylemişti. Bush yönetiminin bu tür diplomatik bir lisanla Miloseviç'e yeşil ışık yakmasının ardında, "Kissinger'ın adamları"nın, yani Dışişleri Bakan Yardımcısı Lawrence Eagleburger'ın ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft'un büyük etkisi vardı elbette.

AET'nin Belgrad yanlısı politikasını en etkin bir biçimde yürüten kişi ise, Topluluk tarafından Yugoslavya için arabulucu olarak atanan eski İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Carrington'dı. Carrington, Hırvat ve Slovenlerin bağımsızlıklarının tanınmaması için elinden geleni yapmış, hatta mevcut altı cumhuriyetin yine Yugoslav çatısı altında bir başka formülle birleşmesi-yani Miloseviç'in arayıp da bulamadığı şey-için kapsamlı bir plan hazırlamıştı.

Sonradan Bosnalı Müslümanlar tarafından da "Sırp dostu" olmakla suçlanacak olan Carrington, gerçekten de Miloseviç'in diplomatik alandaki en istikrarlı destekçisi rolünü uzun süre oynadı.

Carrington'ın kimliği ise, uluslararası topluluk içinde Sırplara destek veren "gizli el"in kimliğine ışık tutması açısından son derece önemliydi. Çünkü Carrington, Yugoslavya ile çok daha uzun süredir ilgilenen çok önemli bir ismin, Henry Kissinger'ın temsilcisiydi bir anlamda. Carrington ile Kissinger'in Kissinger Associates'den gelen bir ortaklıkları ve dostlukları vardı; şirketi birlikte kurmuşlar ve uzun yıllar birlikte çalışmışlardı. Dahası, birlikte çevirdikleri kirli işler de vardı; Uzakdoğu'da Çinli afyon baronları ile uyuşturucu ticareti yapmışlardı. Carrington, Kissinger'ın bir başka yakın dostu olan ünlü İngiliz Yahudi sermayadar Rothschild ile de akrabalık bağı taşıyordu. Bu önemli "bağlantıların" sahibi olan Carrington, doğal olarak büyük bir masonik kariyere de sahipti. İngiliz localarındaki üst düzey derecelerinin yanında, masonluğun modern siyasi türevi olarak tanımlanabilecek olan Bilderberg Grup'un da daimi ve seçkin bir üyesiydi.

Hatta, 6-9 Haziran 1992'de Almanya Baden-Baden'de yapılan Bilderberg toplantısına Carrington başkanlık yapmıştı. Lord'un masonik bağlantıları İtalya'ya kadar uzanıyordu; yönetim kurulunda olduğu Yahudi sermayeli Hambros Bank'in, İtalya'da 1980 yılında ortaya çıkan ünlü P2 Locası ile yakın ilişki içinde olduğu ortaya çıkmıştı. Tevekkeli değil, Carrington'ın ortağı ve dostu olan Kissinger da P2'nin bir üst locası olan Monte Carlo Komitesi'ne üyeydi.

İşte Carrington'ın tüm bu Kissinger bağlantıları ve masonik kariyeri, Belgrad'daki Miloseviç yönetimine verdiği örtülü diplomatik desteği açıklıyordu. Kissinger Associates'in adeta Belgrad temsilcisi olan ve masonik kimliği ile de Batı mahfillerinde puan toplayan Miloseviç'in, Carrington gibi Kissinger ortağı bir "birader"in elinden yardım görmemesi düşünülemezdi. Batı'daki Sırp dostu "gizli el", işte bu Anglo-Sakson masonik kompleksti. Sırplarla tarihsel bir yakınlığa sahip olan Fransa da, yine masonik bir "katalizör" aracılığı ile, bu "gizli el"in bir parçasıydı; Hırvat Devlet Başkan Yardımcısı Tomaç, Eylül 1991'de "Miloseviç ile Fransa arasındaki gizli bağlar"dan söz etmişti.

Ancak Hırvatlar, Sırbo-Hırvat savaşının ilerleyen aylarında, uluslararası topluluk içindeki bu "gizli el"in etkisini geleneksel müttefikleri olan Almanya'nın yardımıyla aştılar. Ancak bir sonraki hedef, hem Almanya gibi güçlü bir hamiden yoksundu, hem de Hırvatistan'a göre çok daha önemliydi Belgrad için. Hem Miloseviç, hem de global Yeşil Tehlike'den çok rahatsız olan ve Balkanlar'da da bu tehlikenin bir uzantısını teşhis etmiş olan Anglo-Sakson masonik kompleks, bu hedefin "asıl hedef" olduğu konusunda hem fikirdiler.Bu "asıl hedef", Bosna'ydı kuşkusuz.

Etnik Temizlik mi, "İç Savaş" mı?

Bosna'da yaşananlar, bazı siyasi yorumcular tarafından uzun süre kasıtlı bir biçimde bir "iç savaş" olarak tanımlandı ve öyle gösterilmeye çalışıldı. Oysa yaşanan olay bir iç savaş değil, Bosna-Hersek'in Sırbistan tarafından işgaliydi.Bosnalı Sırplar tarafından çatışmalardan bir süre önce kurulan "Sırp Otonom Bölgeleri"nde yerel Sırp güçlerinin oluşturulduğu ve bunların Nisan 1992'de başlayan etnik temizliğe katıldıkları doğruydu. Ama operasyonu asıl gerçekleştirenler, Belgrad'ın emrindeki Feredal Ordu birlikleriyle Sırbistan'dan gelen paramiliter gruplar, yani neo-Çetnikler'di. Miloseviç ve federal ordu komutanları ise, herkesle alay edercesine, bunun tam aksini savunuyorlardı. Federal ordu uçakları Kupres, Doboj ve Tuzla gibi Müslüman kentlerini bombalarken, onlar ordunun Bosna'da "asayişi sağlamak" ve yerel silahlı güçler arasındaki çatışmaları önleyerek barışı korumak amacıyla bulunduğunu söylüyorlardı. Miloseviç, Sırbistan'dan hiç kimsenin Bosna sınırını geçerek bu ülkedeki çatışmaya katılmadığını bile söyleyebiliyordu gazetecilere karşı. Bunun yalan olduğunu ise herkes biliyordu. Sırbistan'da eğitim görmüş paramiliter gruplar ellerini kollarını sallayarak Bosna'ya giriyorlardı, dahası, Sırbistan-Bosna sınırına giden gözlemciler, "büyün konvoylarla silah ve cephane taşındığını, çok sayıda askerin Bosna'ya sevkedildiğini" haber veriyorlardı.

Kısacası bütün tablo, Sırbistan'ın Bosnalı Sırplar liderliğindeki ordusunu kullanarak Bosna-Hersek'i işgal ettiğini ve etnik yönden "temiz" hale getirmek için sivil halka karşı katliam uyguladığını açıkça gösteriyordu.Ama bazıları bu açık gerçeği görmemek, daha doğrusu gizlemek istediler. Miloseviç'in uluslararası toplululuk içindeki gizli biraderleri, Bosna'da bir katliam, bir etnik temizlik, bir soykırım başlatıldığını değil, bir "iç savaş" yaşandığını savunuyorlardı. Bu mantığa göre, ortada ülkedeki etnik gruplar arasında geçen bir "iç savaş" olunca da, hiç bir etnik grup diğerine göre daha suçlu sayılamıyordu.

Bu masalı ilk kez ciddi bir biçimde ortaya atan kişi, İngiliz Dışişleri Bakanı Douglas Hurd oldu. Hemen ardından İngiliz The Times gazetesinin eski editörü, Bosna'da yaşanan olayın "tipik bir iç savaş" olduğunu savunan bir seri makale yazdı. BBC ise, yayınlarında sürekli olarak, Bosna hükümeti de dahil olmak üzere, ülkedeki her üç tarafı da "savaşan taraflar" olarak tanımlıyordu. Hatta bazı durumlarda durum, bir "anarşi vakası" gibi anlatılıyor, "kanun ve düzenin ortadan kalkması" diye tanımlanıyordu.

1992 Nisanının sonlarında, altı Birleşmiş Milletler yardım kamyonu Sırp paramiliterleri tarafından yağmalandığında, BBC, her hangi bir "yüz kızartısı" yaşamadan, "kamyonların kanun ve düzendeki çöküntü tarafından yağmalandığını" söyleyebiliyordu. İngiliz Balkan uzmanı Noel Malcolm'un dediği gibi, "bu, tarihte, bir 'çöküntü' tarafından yağmalanan ilk kamyondu".İngiltere'deki bu inanılmaz yorumların nedeni, adalıların Bosna'da yaşananları anlamakta güçlük çekmeleri değildi. Çünkü her şey, herhangi bir "yanlış anlama"ya imkan vermeyecek kadar açık bir biçimde yürüyordu. Dolayısıyla, ortada bilinçli bir çarpıtma ve açık bir taraf tutma vardı. Miloseviç'in biraderlerinin oluşturduğu Sırp yanlısı "gizli el", en çok masonluğun beşiği olan İngiltere'de güçlüydü çünkü. Lord Carrington tarafından en iyi biçimde temsil edilen bu ekol, Atlantiğin öteki yakasında ise Henry Kissinger ve adamları tarafından ikame ediliyordu.

Bu iki Anglo-Sakson merkez dışında, Miloseviç'le masonluk ve "anti-İslamizm" gibi iki önemli ortak paydayı taşıyan başka bazı isimler de bu "gizli el"in birer üyesiydiler. Mısır'ın eski Dışişleri Bakanı, Kıpti Hıristiyan ve mason olan BM Genel Sekreteri Butros Butros Gali, bu isimlerin en önemlilerinden biriydi. Mayıs ayının sonunda, Miloseviç'in yalanlarına çanak tutarak, "Bosna'daki paramiliter Sırp güçlerinin Belgrad'la hiç bir ilişkileri olmadığını" söylemişti.

Aynı "gizli el", o sıralarda gündeme gelen Sırbistan'a ekonomik yaptırımlar uygulanması tekliflerine karşı da ısrarla direniyordu. "Majesteleri'nin Hükümeti"nin yanına, "sosyalist mason" François Mitterand da katılmıştı; İngiltere ve Fransa, "Bosna'daki şiddeti durdurabilmesi için Miloseviç'e biraz daha şans tanınması" gerektiğini savunuyorlardı. Orwell'in "çift düşünce" tekniği ile konuşuyor gibiydiler; "Bosna'da daha çok insan öldürebilmesi için Miloseviç'e biraz daha şans verelim" diyorlardı aslında. (Sözkonusu yaptırımlar 30 Mayıs 1992'de uygulamaya kondu ama Sırbistan üzerinde hemen hiç bir askeri etkileri olmadı. Yunanistan'dan ve Tuna nehri üzerinden Rusya ve Ukrayna'dan gelen her türlü malzeme kolaylıkla Sırbistan'a ulaşabildi.)

Miloseviç'in işini çeşitli dolaylı ve diplomatik yardımlarla kolaylaştıran bu enternasyonal masonik "gizli el"in ürettiği dezenformasyonlar, yalnızca Sırpları aklamakla kalmıyor, aynı zamanda Bosnalıları da "suçlu" konuma sokmayı hedefliyordu. Henry Kissinger'in iş ortaklığı, Rothschild'ın akrabalığı, İngiliz localarının "üstadlığı" ve Bilderberg Grup'un üyeliği gibi çok önemli referansların sahibi ve dolayısıyla enternasyonal masonik kompleksin önde gelen bir ismi olan Lord Peter Carrington, bu konuda başı çekiyordu. "Gizli el"in beyin takımından olan Carrington, yine hiç "yüz kızarması" yaşamadan, "Bosna-Hersek'te yaşanan vahşette tarafların hepsinin aynı derecede suçlu olduğunu" söylemiş ve "ateşkesi sağladığımızda ortada suçlanması gereken her hangi bir taraf olmayacak" demişti. Bununla hem Sırplara, uluslararası topluluk tarafından suçlanmayacaklarına dair bir garanti veriyor hem de ortaya bir "ateşkes" umudu ve beklentisi atarak onlara zaman kazandırıyordu. Yıl sonuna kadar yaklaşık 100 kez ateşkes ilan edilecek ve bunların hiç biri bir kaç saatten daha uzun ömürlü olamayacaktı. Miloseviç, Anglo-Sakson biraderlerinin yönetimindeki "gizli el"in daima kendisini desteklediğini bilmenin rahatlığı içindeydi çünkü.

Sırpların Durdurulması ve Müslüman-Hırvat İttifakı

Sırplar, 1992 Nisanının başında işgal ve etnik temizlik operasyonuna giriştiler ve 5-6 hafta içinde de Bosna'nın % 60'ını ele geçirdiler. Ama daha fazla ilerleyemediler.

Sırpları Bosna'nın tümünü ele geçirmekten alıkoyan ve onları belli bir noktanın ötesine geçirmeyen direniş ise, Müslümanların yeni kurmuş oldukları ve toplam milis sayısı 3.500'ü aşmayan yerel savunma birliklerinin yanında, asıl olarak ülkedeki Hırvat güçlerinden gelmişti. Hırvatlar, Sırp işgaline Müslümanlardan daha hazırlıklı yakalanmışlardı. Bir kaç ay öncesine kadar Hırvatistan toprakları üzerinde devam eden Sırbo-Hırvat savaşına katılan ve savaş sona erince de evlerine dönen Bosnalı Hırvat milisler, federal ordu ve Çetnik birliklerinin durdurulmasında çok önemli bir rol oynadılar. Özellikle doğu Hersek bölgesindeki yerel Hırvatlar tarafından kurulan ve HOS adı verilen milis gücü Sırplara karşı oldukça başarılı bir direniş gösterdi. Daha sonra kurulan HVO (Hırvat Savunma Konseyi) ise daha da profesyonel bir örgütlenme ve 15 bini aşan milis sayısı ile ciddi bir askeri varlık gösterdi. HVO birlikleri, Mayıs ayının sonunda federal orduya karşı bir karşı-saldırı başlatarak Hersek'in orta bölgelerini, özellikle de Mostar kenti ve çevresini işgalden kurtardılar.

HVO'nun federal orduya karşı gösterdikleri bu başarılı direniş, doğal olarak Müslümanlarla Hırvatlar arasında bir yakınlaşma doğurdu. 16 Haziran'da Tudjman ve Izetbegoviç bir araya gelerek iki ülke arasında resmi bir askeri ittifak anlaşması imzaladılar. Hırvatlarla Müslümanlar arasında pürüzler yok değildi elbette. Ama yine de "düşmanımın düşmanı dostumdur" formülü bu iki taraf arasında sağlam bir taktik ittifak oluşturmuştu. Dolayısıyla, tarihsel ve kültürel nedenlerle de Sırplara göre birbirlerine çok daha yakın olan bu iki taraf arasındaki ittifak, kalıcı gibi görünüyordu. Sırp tehdidi devam ettiği sürece, Hırvat-Müslüman beraberliği de sürecek gibi duruyordu.

Mayıs 1992'nin sonlarından itibaren, hızlı ve başarılı bir askeri örgütlenme kuran Müslümanlar ile Hırvatlar, Sırplara karşı ortak bir strateji izlemeye başladılar. İlerleyen dokuz ay boyunca, Sırp birlikleri ciddi bir askeri ilerleme kaydedemediler ve dahası bazı bölgelerde geri püskürtüldüler.

Mayıs ve Haziran'da Goraze çevresindeki, sohbaharda kuzey Bosna'da yer alan "Brcko koridoru" civarındaki, Ocak 1993'te ise Drina vadisindeki bazı bölgelerde konuşlanmış olan Sırp birlikleri geri çekilmek zorunda kaldılar. Aslında eğer Bosna güçleri daha donanımlı olsalardı, bu "geri püskürtme" harekatı çok daha geniş bir çapta gerçekleşebilir ve Bosna'nın çok büyük bir bölümü Sırp işgalinden kurtarılabilirdi. Sırplar, "Büyük Sırbistan" hedefine ulaşmanın mümkün olmadığını açıkça görebilir ve bazı yorumcuların tahliline göre, "savaş 4-6 ay içinde sona erebilirdi". Ama böyle olmadı. Çünkü Bosna'nın elini-kolunu bağlayanlar vardı. Müslümanlar, yalnızca federal ordu ve Çetnikler tarafından değil, aynı zamanda Miloseviç'in uluslararası topluluk içindeki biraderleri tarafından da kuşatılmışlardı. Batı'nın içindeki "gizli el", Müslümanların muhtemel bir zaferini engellemek için çok önemli iki taktik izledi.Biri, silah ambargosuydu.

Silah Ambargosu

Belirttiğimiz gibi, eğer Bosna ordusu (Armija BiH) donanımlı olsaydı, Sırpları püskürtebilirdi. Donanımsız kalmalarının yegane nedeni ise, silah ambargosuydu. Birleşmiş Milletler tarafından Eylül 1991'de tüm Yugoslavya üzerine konan ambargo, Bosna'da akan Müslüman kanlarının en önemli sorumlusu oldu.

Aslında ambargonun Bosna'ya uygulanması için herhangi bir hukuksal zemin yoktu. BM, ambargoyu "Yugoslavya"ya koymuştu. Oysa Bosna-Hersek Yugoslavya'dan bağımsızlığını ilan etmiş ve 22 Mayıs 1992'de de BM tarafından tanınmıştı. BM'ye üye olan her ülke gibi o da silahlanma ve kendini koruma hakkına sahip olmalıydı; ama buna izin verilmedi. Ambargo, Bosnalıların ve Bosna'nın müttefiklerinin tüm ısrarlı çabalarına karşı hiç bir zaman kaldırılmadı.Ambargo Sırbistan'a da uygulanıyordu elbette ama bunun hiç bir anlamı yoktu. Sırplar, Soğuk Savaş sırasında Avrupa'nın 4. büyük ordusu olan federal ordunun tamamına yakınına ve gelişmiş bir silah endüstrisine sahiptiler. Bosna topraklarındaki büyük silah ve cephane üretim merkezlerinin büyük kısmı da onların eline geçmiş durumdaydı. Dahası, ambargo konmadan kısa bir süre önce Ortadoğu'dan 14 bin ton ekstra silah ve mühimmat satın almışlardı. Bu nedenledir ki, Sırp komutanlar, Bosna'daki savaşı gerekirse 6-7 yıl daha sürdürecek silah ve cephaneye sahip olduklarını söyleyerek Müslümanları tehdit etmeye çalıştılar bir kaç kez.

Oysa Bosnalıların durumu çok sıkışıktı. Öncelikle, Sırpların aksine, onların savaş öncesinden kalan hiç bir ciddi silah yığınakları yoktu. Sırp işgali başladığında tüm askeri güçleri, başta AK-47'ler (Kalaşnikof) olmak üzere hafif silahlarla donatılmış olan 3.500 milisten ibaretti. Tek bir tanka ya da tek bir ağır topa sahip değildiler, savaş uçağı ise hayallerin bile ötesindeydi. Silaha sadece Hırvatistan üzerinden ulaşabiliyorlardı. İslam ülkelerinden ya da anlaştıkları silah tüccarlarından gelen silahlar gemi ya da uçak yoluyla Adriyatik sahiline, çoğu kez Split'e ulaşıyor, buradan da karayoluyla Bosna'ya taşınıyordu. Ancak silahların hepsi de onlara ulaşmıyordu; Hırvatlar bir kısmına "vergi" olarak el koyuyorlardı.

Müslümanların zaten sorunlu olan bu silah yolu, çoğu zaman da ambargoya takılıyordu. Adriyatik'te gezen NATO ya da Batı Avrupa Birliği gemileri, Bosna'ya yapılan silah sevkiyatını engellemek için çalışıyorlardı. CIA bile bu "kutsal görev"e katılmıştı; İran tarafından Bosna'ya ulaştırılmak üzere Ekim 92'de Zagreb'e yollanan bir uçak dolusu silaha CIA'nın ihbarı üzerine el konmuştu.Durum çok açıktı. Bosna-Hersek'in kendini savunabilmek için silaha ihtiyacı vardı, Bosnalılara silah verilmediği takdirde Sırpların "etnik temizlik" operasyonunu daha ileri noktalara götüreceklerine kuşku yoktu. Nitekim tam da bu yüzden uluslararası topluluk içindeki "gizli el", ambargonun kalkması için yapılan girişimlerin başarıya ulaşmasına asla ve asla izin vermedi. Özellikle İngiltere, ambargonun kaldırılmasına şiddetle karşı çıktı. İngiliz Dışişleri Bakanı Douglas Hurd, Bosnalılara silah vermenin, "çatışmaları artırmaktan başka bir işe yaramayacağını" söyleyip duruyordu.

Bu, "Sırplar fazla çatışma çıkmadan işlerini rahatlıkla halletsinler" demenin bir başka yoluydu.Ancak başta da belirttiğimiz gibi, Nisan ayındaki blitzkrieg'den sonra Sırplar durduruldular ve uzun süre ciddi bir ilerleme kaydedemediler. Bunun da en büyük nedeni, yine belirttiğimiz gibi, Müslümanlar ile Hırvatlar arasındaki askeri ittifaktı. Bu ittifak bozulmadığı sürece, ambargoya rağmen ele geçirilen silahlar sayesinde, askeri durum Sırpların lehine daha fazla dönemezdi. Bu engelin Miloseviç tarafından aşılması pek mümkün değildi. Henüz ateşi küllenmemiş olan Sırbo-Hırvat savaşının üzerine birdenbire Hırvatlarla anlaşarak Müslüman-Hırvat ittifakını bozması zor görünüyordu. İşte bu nedenle onu baştan beridir destekleyen "gizli el", bu noktada da devreye girdi. Miloseviç'in Anglo-Sakson biraderleri, Müslümanlara silah ambargosu uygulayarak ona çok büyük bir stratejik avantaj sağlamışlardı. Şimdi ise Bosna'ya ikinci darbeyi vurabilmek ve Müslüman-Hırvat ittifakı nedeniyle "kilitlenen" etnik temizliğe yeni bir kapı açmak için tekrar devreye gireceklerlerdi.

"Gizli El"in Adamları: Cyrus Vance ve Lord Owen

İlk Sırp saldırısının ardından 92 Mayısında oluşan statüko, 93 başında hızlı bir biçimde bozuldu. Bunun nedeni, sözde barış için çalışan iki arabulucunun, BM tarafından atanan Cyrus Vance ile AT'nin görevlendirdiği David Owen'in birlikte hazırladıkları ve Vance-Owen Planı olarak anılan "çözüm" önerisiydi.

Bu planın sonuçlarına bakmadan önce, mimarlarını tanımakta yarar var.Cyrus Vance, Başkan Carter döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı görevini yürütmüş ve İsrail ile Mısır arasında imzalanan Camp David barışında önemli rol oynamış emekli bir diplomattı. Ancak kariyeri yalnızca bu tür resmi görevlerle sınırlı değildi. Yüzyılın başında yedi Yahudi finansör tarafından kurulmuş olan ve ABD dış politikasına perde arkasından yön veren Council on Foreign Relations'ın (CFR) ve "CFR'nin patronu" olan David Rockefeller tarafından 70'li yılların başında kurulan Trilateral Komisyonu'nun önde gelen üyelerinden biriydi. (Öyle ki 1968 ve 76 yıllarında iki kez CFR'nin başkanlığını yürütmüştü.)

Bu iki örgütün de önemli özelliği, üçüncü bölümde de belirttiğimiz gibi, "masonik" bir karakter taşımaları ve başta Rockefeller hanedanı olmak üzere Yahudi sermayesi tarafından yönlendirilmeleriydi. Cyrus Vance'in bir dönem Rockefeller Vakfı'nın yöneticiliğini yapmış olması da masonik hiyerarşi içindeki üstün konumunun bir göstergesi sayılıyordu. Vance, CFR ve Trilateral'in yanısıra, masonluğun Avrupa merkezli en üst düzey kurumu olarak bilinen ve toplantılarını büyük bir gizlilik altında düzenleyen Bilderberg Grup'un da yine önemli üyelerinden biriydi.David Owen ise, İngiliz diplomasisinin parlak bir beyni olarak İşçi Partisi hükümetinde Dışişleri Bakanlığı yapmış tipik bir İngilizdi. Aşırı küstahlığı ve ukalalığı ile tanınırdı. İşin önemli yanı, o da Vance ya da selefi olan Carrington gibi yine masonik örgütlenmelerin içinden gelen birisiydi. ABD, Avrupa ve Japonya arasında ekonomik ve "masonik" bir elit üçgeni yaratmak için David Rockefeller tarafından kurulan Trilateral Komisyonu'nun seçkin bir üyesiydi.

Kısacası, hem Cyrus Vance hem de Lord Owen, ABD'deki Masonik kompleksin birer üyesiydiler. (Cyrus Vance ile Lord Owen'ın masonik kimlikleri ile ilgili daha detaylı bilgi, bu yazıdizisinde çok küçük bir kısmı özetlenen "GİZLİ EL BOSNA'DA" adlı kitabımızdan bulunabilir.)

Kuşkusuz bu gerçek Bosna'daki durum açısından son derece önemliydi. Çünkü sözkonusu kompleksin üyeleri, başta Kissinger Associates'in beyin takımı olmak üzere, Miloseviç'i Miloseviç yapan, Sırp liderinin önce siyasi yükselişini sağlayan sonra da diplomatik alanda ona destek sağlayan kişilerdi. Miloseviç'i 1980'lerin başından beri "dost" olarak belirleyen ve o zamandan bu yana her fırsatta destekleyen "gizli el", David Rockefeller, Henry Kissinger ya da Lawrence Eagleburger gibi isimlerin temsil ettiği sözkonusu Masonik kompleksti. Bosna'daki savaşı "çözüme kavuşturmak" için seçilen arabulucuların tümünün bu güç odağının içinden geliyor olmaları ise bir tesadüf olamazdı. Anlaşılan, Miloseviç'in biraderlerinin oluşturduğu "gizli el", "arabuluculuk" işini de üstlenmişti.

Vance-Owen Planı ya da Müslüman-Hırvat İttifakının Parçalanması

92 Ekiminin sonlarına doğru Cyrus Vance ile Lord Owen, Bosna'da "barış"ın sağlanmasına yönelik ilk kapsamlı planı ortaya koydular. Plan, Bosna-Hersek'in 9 ayrı "otonom bölge"ye, ya da kantona ayrılmasını ve bunların da etnik yoğunluk göz önünde bulundurularak Müslümanlar, Sırplar ve Hırvatlar arasında paylaşılmasını öngörüyordu. Merkezi hükümet yalnızca ulusal savunma ve dış ilişkilerle ilgilenecekti. Ancak sözkonusu paylaşım, Sırp işgalini meşrulaştırır biçimdeydi. Planda, Bosna içindeki nüfusları % 30'u aşmayan Sırplara, ülkenin neredeyse yarısının bırakılması öngörülüyordu. Sırplar daha da bastıracaklar ve planın 1993 Ocağında Cenevre'de sunulan versiyonunda savunmanın da merkezi hükümetin işlevi kapsamından çıkarılmasını sağlayacaklardı.

Plan Sırplara moral desteği sağlamaktan ve onlara zaman kazandırmaktan başka pek bir işe yarayacak gibi görünmüyordu. Nitekim öyle de oldu. Plan hayata geçirilmedi ama Noel Malcolm'un sözleriyle "Müslümanların, Sırpların yaptıklarına karşılık uluslararası topluluk tarafından ödüllendirildiklerini düşünmelerine, Sırpların ise, eğer daha çok bastırırlarsa daha çok kazanabileceklerine inanmalarına yol açtı."

Ancak bu durum, planla hedeflenen asıl ve gizli amacın yanında çok daha zayıf kalıyordu. Evet, plan Sırplara moral ve zaman kazandırmıştı ama, bunun da ötesinde çok daha hayati bir stratejik sonuç da doğurmuştu; Müslüman-Hırvat ittifakının bozulması.

Planın Kissinger tarafından özellikle desteklenen Ocak 1993 versiyonunda, oluşturulması önerilen kantonlara etnik etiketler verilmişti. O zamana kadar Müslüman ve Hırvat bölgeleri arasında bir sınır olmadığı ve iki taraf askeri bir ittifak içinde savaştığı halde, Vance-Owen planı şimdi Müslüman ve Hırvat bölgelerini birbirinden ayıran bir düzenleme öne sürüyordu. Dahası, Noel Malcolm'un da vurguladığı gibi, "planın düzenleyicileri, toprak paylaşımının henüz tamamlanmadığı ve önerilen statünün nihai şekil olmadığı izlenimini vermişlerdi". Bu, doğal olarak Müslümanlarla Hırvatlar arasında bir "toprak kapışma" düşüncesinin uyanmasına yol açıyordu.

Özellikle, şimdiye kadar Hırvat ve Müslümanların birlikte yer aldığı Orta Bosna, ciddi bir "kapışma alanı" olarak ortaya çıkıyordu. Ve, yine Malcolm'a göre, bu gelişme, "planı üretenler tarafından kolaylıka önceden tahmin edilebilecek" bir gelişmeydi. Bir başka deyişle, Vance-Owen Planı, Müslümanlar ile Hırvatlar arasında bir çatışma yaratmak amacıyla kasıtlı olarak üretilmişti.

Bir kaç ay içinde açıkça görülecekti ki, Vance-Owen Planı, Batı'daki "gizli el"in silah ambargosundan sonra Sırplara verdiği ikinci büyük stratejik destekti.Vance-Owen Planı'nın 1993 Ocağında "etnik bölünmeli" versiyonuyla ortaya sürülmesinden kısa bir süre sonra Hırvatlar ile Müslümanlar arasında Orta Bosna'da ciddi çatışmalar çıktı. Şubat ayında birden bire Gornji Vakuf bölgesindeki Müslüman güçler HVO birlikleri tarafından abluka altına alındılar. Vance-Owen Planı'nda "ihtilaflı bölge" olarak gösterilen Vitez ile Kiseljak arasındaki bölgede de Müslüman ve Hırvat güçler arasında ciddi çatışmalar çıktı, hatta Hırvatlar tarafından "etnik temizlik" girişimleri oldu. Nisan ayında ise, Orta Bosna'daki Travnik-Vitez-Zenica üçgeninde iki taraf arasında son derece büyük çarpışmalar yaşandı.

Amerikalı siyaset bilimci Robin A. Remington'ın da belirttiği gibi, bu bölgedeki çatışmalar, 12 Nisan günü, Hırvat savunma bakanının, ezici çoğunluğu Müslüman olan Travnik kentinde Hırvat bayrağının dalgalanması için ısrar etmesiyle başlamıştı; bakan, bu ısrarına neden olarak Travnik'in Vance-Owen Planı'nda Hırvatlara bırakılmış olmasını gösteriyordu. Bu bayrak tartışmasının çıkardığı kıvılcım ile başlayan çatışmalar, Hırvatlar tarafından yer yer sivillere yönelik etnik temizlik operasyonlarına çevrilecekti. Mayıs ayında Birleşmiş Milletler insan hakları gözlemcisi Tadeusz Mazowiecki bir rapor yayınlayarak, Vance-Owen Planı'nın "etnik temizliği" teşvik ettiğini açık açık söyleyecekti ama artık çok geçti. Orta Bosna'da iki taraf arasında başlayan çatışmalar, zaten sorunlu olan Mostar bölgesine de sıçrayarak devam etti.

Hırvatların Vance-Owen Planı'nın ardından Müslümanlanlara karşı uyguladıkları etnik temizlik o denli vahşi boyutlara varmıştı ki, Hırvatistan'da bile buna tepki geldi. Zagreb Başpiskoposu Kuhariç, Orta Bosna'da Hırvatlar tarafından gerçekleştirilen katliamları kınayan ve Hırvatları ağır dille suçlayan bir barış çağrısı yaptı.

Vance-Owen Planı, ortaya sürdüğü "etnik temelli kanton" projesi ile iki taraf arasına böylece "fitne" sokarken, Sırplar da kendileri için özel olarak yaratılan bu durumdan yararlandılar elbette. Ocak 1993'te tamamen durdurulmuş olan Sırp saldırıları, ilerleyen aylarda Müslüman ve Hırvatların birbirlerine girmeleri üzerine tekrar başladı. Bu, ikinci büyük "etnik temizlik" dalgasıydı ve ilkinde "yarım bırakılmış" olan bölgeler üzerinde yoğunlaşacaktı.

Sırp Tarafının Anatomisi ve İkinci Etnik Temizlik Dalgası

Sırplar, özellikle de Miloseviç tarafından "kötü polis" rolüne atanan Bosnalı Sırplar, Batılı dostlarının kendilerine destek sağlamak için ortaya attıkları Vance-Owen Planı'nın uygulanmasını kabul etmediler; çünkü Vance ve Owen'ın amacı, planın uygulanması değil, plan yüzünden oluşan toprak çekişmesi sayesinde Hırvat-Müslüman ittifakının bozulmasıydı. Planın Bosnalı Sırplar tarafından reddedilmesi, Batı ile Sırp liderliği arasındaki gizli ittifakın gizli tutulmaya devam etmesi için de yararlıydı kuşkusuz.

Hem zaten bu ittifak yalnızca Miloseviç ve onun Batılı biraderleri arasındaydı; Bosnalı Sırpların bu tür ince işlerle bir ilgileri yoktu. Bosnalı Sırp liderliği, Miloseviç tarafından kontrol edilen ve işin içyüzünden habersiz olan, bu nedenle de Batı'yı kendilerine düşman sanan bir grup radikalden oluşuyordu. Radovan Karadziç'in belki bir parça daha "bilinçli" olduğu söylenebilirdi ama Pale'deki "Sırp Parlamentosu", Belgrad'da belirlenen stratejinin içinde yer alan, ancak stratejinin ancak çok azını kavrayabilmiş olan kaba bir kalabalıktan oluşuyordu. (Bu yüzden, Batıdaki "gizli el", Miloseviç'i kurtarırken, Bosnalı Sırp liderliğini kolaylıkla feda edebilecekti bir süre sonra.)

Bu yüzden, Sırpların giriştikleri ikinci etnik temizlik operasyonu, Belgrad'da ve Pale'de çok farklı düşüncelerle başlatılmıştı. Miloseviç, Batılı biraderlerinin başarılı operasyonu sayesinde Müslüman-Hırvat ittifakının bozulduğunu görmüş ve Bosnalı Sırplara bu ikinci operasyonu başlatmaları için gereken askeri desteği zaman kaybetmeden yollamıştı. Pale'dekiler ise, kendilerini kazandıkları toprakların bir kısmını bırakmaya zorlayan Vance-Owen Planı'na karşı iyi bir ders vermek üzere saldırdıklarını düşünüyorlardı.

İkinci operasyon, 1993'ün ilk aylarında kademeli bir biçimde uygulamaya kondu. Hedef, birinci işgal sırasında ele geçirilememiş ve işgal bölgelerinin içinde birer "ada" konumunda kalmış olan Doğu Bosna'daki Müslüman kentleriydi. Drina vadisi boyunca uzanan bu kentler, sırasıyla; Çerska, Srebrenica, Zepa ve Gorazde'ydi. Müslümanların elindeki geniş bölgeden izole edilmiş olan bu kentler oldukça zor durumdaydılar. Diğer köy ve kentlerden kaçarak buralara sığınan Müslümanlar nüfusu bir kaç kat artırmış, ikmal yollarının da kapalı olması nedeniyle ciddi bir açlık ve susuzluk baş göstermişti. Ortaçağ'ın sonlarında tüm Balkanların en zengin bir kaç şehrinden biri olan Srebrenica, şimdi kesif bir insan dışkısı kokusuyla kaplı olan sokaklarıyla dev bir toplama kampı görünümündeydi.

Savaştan önce nüfusu 30 bin olan kentte, çoğu sokaklarda olmak üzere, şimdi 80 bin kişi yaşıyordu. Zepa, ayrı bir faciaydı. Su tesisatı bulunmayan bu küçük kasabaya sıkışan 8 bini çocuk 40 bin Müslüman, hem Sırp saldırıları hem de açlık ve susuzlukla boğuşuyorlardı.İşte Sırpların işgal ettikleri bölgelerin arasına sıkışmış olan bu Müslüman "cep"leri en kuzeydeki Çerska'dan başlayarak birer birer Sırp ordusuna hedef oldular.

Çerska'nın Düşüşü ve "İnsani Yardım"ların Öteki Yüzü

Bosna'daki savaş sürerken, 1993 başında ABD'de iktidar değişikliği yaşandı. Bush'un yerine Beyaz Saraya oturan yeni Başkan Clinton, seçim propagandası boyunca, Bush yönetiminin Bosna'daki vahşete karşı duyarsız kalmakla eleştirmiş ve kendi iktidarında ABD'nin Balkanlar'a el atacağını vaad etmişti. Beyaz Saray'a oturduğunda ise, bir şeyler yapmak, daha doğrusu yapıyor gözükmek zorunda hissetti kendini.

İkinci etnik temizlik dalgası, tam bu sıralara denk geldi. Sırplar'ın Doğu Bosna'yı tam olarak "temizlemek" için başlattıkları operasyon, bu konuda taahhüd altına girmiş olan Clinton'ı iyice zorlamaya başladı. Başta Bosnalıların büyük kısmı olmak üzere, çoğu insan, ABD'den Sırplara karşı askeri bir müdahale bekliyordu. Ama böyle bir şey mümkün değildi elbette; "gizli el" buna asla izin vermezdi. Bu yüzden Clinton yönetimi, "bir şeyler yapıyor görünmenin" en kolay yolunu seçti; Sırp kuşatması altında can çekişen Doğu Bosna kentlerine havadan "insani yardım" paketleri atmaya karar verdi.Ancak havadan atılan bu yardım paketleri, Müslümanların yaşamasına değil, ölmesine neden olacaktı. Çerska, Sırplara, "insani yardım" paketleri yüzünden düştü çünkü.

Srebrenica'nın biraz kuzeyinde yer alan küçük Çerska kenti, aylardır Sırp kuşatması altında oluşunun doğal bir sonucu olarak açlıkla boğuşuyordu. ABD uçakları, Mart ayı başında Çerska üzerinde süzülerek Müslümanlara yardım paketleri attılar. Ancak, nedense, bu yardım paketlerinin çok büyük bir bölümü, kentin dışına düştü. Müslümanlar, bunlara ulaşabilmek için Sırp top ve makinalılarının menziline girmek zorundaydılar. Ancak açlık galip geldi ve aralarında kenti savunan askerlerin de bulunduğu çok sayıda Müslüman, yiyecekleri ulaşmaya çalıştılar. Sonuç tam bir felaketti, Sırplar yiyeceklere doğru ilerleyen Müslümanların çoğunu öldürdüler. Kentin ön cephesini savunan askerlerin çoğunun bu şekilde ölmesinin ardından asıl felaket geldi; Sırplar, zayıflayan savunma hattını yararak Çerska'ya girdiler ve kadın-çocuk ayrımı yapmadan karşılarına çıkan her Müslümanı katlettiler. Tuzla'daki Müslümanların denetimindeki hükümetin Enformasyon bakanı Mirza Kulugiç, Çerska'nın "insani yardımların" kent dışına atılması yüzünden düştüğünü açıkça ifade etti. Clinton'ın "insani yardımı" bir Müslüman kentinin Sırpların eline düşmesine neden olmuştu.

Bu durumun, paketleri atan Amerikalılar tarafından bilinçli olarak mı yaratıldığını, yoksa paketlerin sadece bir "kaza" sonucunda mı kentin dışına düştüğünü bilmek mümkün değildi kuşkusuz. Ancak benzeri bir olayın Zepa'da da yaşanmış olması ve kentin sırf bu nedenle Çerska'da olduğu gibi "düşme" tehlikesi yaşaması ister istemez kuşku uyandırıyordu. Acaba daha önce silah ambargosu ve Vance-Owen Planı ile Sırplara örtülü destekler vermiş olan "gizli el", bu kez daha da "sinsi" bir teknik mi kullanmıştı? Baştan beridir çok sofistike taktiklerle Belgrad'a yardımcı olan "gizli el", bu kez "insani yardım" adı altında Sırplara destek için bir başka sofistike yol mu bulmuştu?

Savaşın başından itibaren Batı'nın Bosna'ya yaptığı yegane olumlu iş gibi görünen "insani yardım" hakkındaki bu kuşku, başka örneklerle de güçleniyordu. Belki başka bölgelerde Çerska'da olduğu gibi "düşme" nedeni olmamıştı ama yine de yeterince rahatsız edici yönlere sahipti.

Bu yönlerden biri, gönderilen yardımın niteliğiydi. Sanki, hiç bir işe yaramamaları için özel olarak seçilen malzemeler yollanılıyordu Müslümanlara. Örneğin, kuşatma altındaki en zor günlerde, içinde yüzlerce yaralının barındığı Gorazde'ye yollanan az sayıdaki yardım paketinin içinden, "kanser, sıtma ve mide yanması"na karşı kullanılacak ilaçlar çıkmıştı yalnızca. Bir Kızılhaç yetkilisi, "paketler açılınca doktorlar hayalkırıklığına uğruyor. Her gün çok sayıda kişinin silahla ölüp yaralandığı Gorazde'de, örneğin kanser ilacı ne işe yarayacak?" diye isyan ediyordu. Müslümanlara ulaştırılan "insani yardım"lardaki bu "isabetsizlik", kuşku duymaya yetecek kadar abartılı derecedeydi. Açlık çeken kentlere havadan prezervatif ya da maden suyu dolu sandıklar atılmış ya da insanlar sebze ve meyve eksikliği çekerken büyük kısmı bozuk olan un ve makarna gönderilmişti. Daha da garip olaylar vardı; bazı kentlere kullanım tarihi geçmiş, hatta "fosilleşmiş" ilaçlar yollanmıştı, cüzzam tedavisi için kullanılan bozuk ilaçlar bunların başında geliyordu. Hatta, İngiliz gazetesi Sunday Times'ın yazdığına göre, bazı "ilaç" kolilerinin içinden kimyasal zehirler çıkmıştı; Almanya'nın Doğu kesiminde kapanan fabrikaların depolarındaki zehirli maddeler yollanmıştı Bosna'ya, "ilaç" olarak.

Tüm bu olaylar, Kuzey Amerika topraklarının tümünü ele geçirirken Kızılderilileri "etnik temizlik"e tabi tutan "beyaz adam"ın kullandığı ilginç bir yöntemi hatırlatıyordu: Beyaz adam, Kızılderilileri toplama kampı niteliğindeki rezervasyonlara topladıktan sonra, "üşümesinler" diye onlara battaniyeler dağıtıyordu; ancak battaniyelerin üzerlerine çiçek hastalığının mikrobu bulaştırılmıştı bilinçli bir biçimde.

BM'nin düzenlediği bütün bu "yardımlar" ise, bu uluslararası gücün gerçekte "karşı tarafın" safında olduğunu gayet iyi gösteriyordu Bosnalılara. Saraybosna halkı, şahit olduğu benzeri olaylar üzerinde, kentte dolaşan Barış Gücü UNPROFOR'a "SERBOFOR" (Sırp Gücü) adını katacaktı. Sokaklarda dolaşan beyaz BM araçlarına da "Sırp taksileri" adı verilmişti.

Öyle görünüyordu ki, "insani yardım", Batılı yönetimlerin yalnızca dünya kamuoyundan ya da kendi seçmenlerinden aldıkları tepkiyi azaltmak için kullandıkları bir yöntemdi. Ancak bu iş yapılırken, Müslümanlara mümkün olduğunca az yardım edilmeye çalışılıyor, mümkün olduğunca işlerine yaramayacak malzemeler yollanılmasına özen gösteriliyordu.Avrupa devletleri tarafından izlenen bu politika, aslında ABD tarafından da paylaşılıyordu. Ağustos 1992'de ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Bosna-Hersek'le ilgili bürosundaki görevinden istifa eden uzman George Kennedy, The Washington Monthly dergisinde bunu açıkça anlatmıştı. Kennedy'e göre, Dışişleri Bakanlığı, "kamuoyu çalışmasını" savaşın başından beri iki nokta üzerinde odaklaştırmıştı: Birincisi, Bosna'da olanların boyutunu toplumun gözünde olabildiğince küçültmek, ikincisi ise ABD'nin yapabileceği her şeyi en etkin biçimde yaptığı izlenimini vermek ama asla somut bir şey yapmamak.

Bunun da ötesinde, bazı "insani" girişimler, doğrudan Müslümanlara yönelik bir tuzak niteliğindeydi. En önemlilerinden biri de, "güvenli bölgeler"di.

Güvenli Bölgeler Tuzağı ve Srebrenica'nın Öyküsü

Vance-Owen Planı Hırvat-Müslüman ittifakını bozduktan sonra, Sırplar yalnızca Doğu Bosna'da değil, ülkenin başka bölgelerinde de askeri kazançlar elde ettiler. Öte yandan Hırvatlar da eskiden Müslümanlara ait olan Orta Bosna'daki bazı bölgeleri ele geçirdiler. Bu gelişme, Vance-Owen Planı'nda öngörülen harita paylaşımını "bile" mümkün kılmıyordu. Bu noktada Batılı güçler, daha doğrusu Batı'nın içindeki "gizli el", yeni bir "çözüm" geliştirdi. İlk bakışta Müslümaları Sırpların elinde ölmekten kurtarmak gibi bir amaç taşıyan bu yeni "çözüm", gerçekte aynı Vance-Owen Planı gibi Sırplara büyük bir stratejik avantaj sağlayacak şekilde tasarlanmış bir tuzaktı.

Bu yeni "çözüm", Mayıs 1993'te şekillenmişti ve Müslümanların kuşatıldığı altı kentte (Saraybosna, Tuzla, Zepa, Gorazde, Srebrenica ve Bihaç) "güvenli bölgeler" oluşturulmasını, bu bölgelerin Sırp saldırılarına karşı BM Barış Gücü tarafından korunmasını öngörüyordu. Bu karar, Bosna-Hersek yönetiminde çok büyük bir tepki yarattı. Güvenli bölge sayılan altı şehir dışında, tüm Bosna-Hersek'teki Sırp işgalinin bu yeni "çözüm"le birlikte meşrulaştığını söylüyorlardı. Haklıydılar; gerçekten de bu karar Sırplara verilmiş yeni bir diplomatik tavizdi. Ancak bu durum, buzdağının yalnızca görünen kısmıydı; asıl tuzak ise bir süre sonra ortaya çıkacaktı.

Bu tuzak şuydu; "güvenli bölgeler", Sırplar bu şehirleri işgal edemesinler diye değil, aksine daha rahat edebilsinler diye kurulmuştu! Özellikle Sırplar için büyük stratejik önem taşıyan Doğu Bosna'daki üç Müslüman "cep" (Srebrenica, Zepa ve Gorazde) bu amaçla "güvenli bölge" kapsamına alınmıştı.Özellikle Srebrenica, Sırplar ile "gizli el" arasındaki ittifak açısından çok önemliydi.Clinton'ın Beyaz Saray'a oturmasından sonra Bosna'yla daha yakından ilgilenmeye başlayan ABD'nin ilginç Srebrenica hesapları vardı: Basına sızan habere göre, ABD yönetimi, Srebrenica'nın Sırplara bırakılmasını uygun görmüştü! Newsweek, konuyla ilgili haberinde, "Bill Clinton bir süredir Bosna hakkında sert konuşmalar yapıyor. Ama bir bürokratın sızdırdığı bilgiye göre, Amerika, çatışmalara müdahale etmeyerek Doğu Bosna'yı Sırplara bırakma kararı aldı" diye yazıyordu.

ABD'nin bu kararının fiili etkileri de kısa süre içinde ortaya çıktı. Kullanılan yöntem, bu sefer de "insani yardım"dı: Nisan ayının başında, BM güçleri, Müslümanları Srebrenica kentinden tahliye etme çalışmalarına giriştiler. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, 6 Nisan günü, kentte bulunan 15 bin Müslüman sivili tahliye etmek için Srebrenica'ya bir konvoy gönderdi. BM konvoyu Müslüman siviller için getirdikleri yardım malzemelerini boşalttıktan sonra, her zaman olduğu gibi "boş" dönmek yerine, bu kez mültecileri kamyonlara yüklemek istedi. Ancak kentte bulunan Müslüman yetkililer buna kesinlikle izin vermediler. Talimatları Bosna-Hersek Devlet Başkanı Izetbegoviç'ten aldıklarını belirterek, kenti Sırplara bırakmak niyetinde olmadıklarını söylediler. Anlaşılan Izetbegoviç, BM tarafından uygulanması düşünülen "Srebrenica'yı boşaltma" planının gerçekte Sırp tarafına verilen stratejik bir destek olduğunun farkındaydı.

Nitekim Srebrenica'ya giren BM konvoyu boş olarak kentten ayrılmak zorunda kaldı. Kentteki Müslüman yetkililer ise BM'yi "Sırplar adına etnik temizlik yapmak"la suçladılar.

Ancak tüm bunlara karşın Srebrenica dayandı. Ve işte bu noktada da "güvenli bölge" kıskacına alındı. "Güvenli bölgeler"in en önemli özelliklerinden biri, BM tarafından silahsızlandırılmalarına karar verilmiş olmalarıydı. Sırplar, "biz bu şehirleri kuşatıyoruz, çünkü içlerindeki silahlı Müslümanların dışarı yayılıp bize saldırmalarından korkuyoruz" gibi komik bir iddia öne sürerek Batı'daki dostlarına bir "pas" atmışlardı. "Gizli el", bu "pas"ı "gol"e dönüştürecek hamleyi işte bu "silahsızlandırma" kararı ile yaptı. Sözde, "iki taraf da birbirinin askeri gücünden çekindiği için", hem güvenli bölgenin içindeki Müslümanların hem de güvenli bölge çevresindeki Sırpların silahları BM tarafından toplanacaktı.

Bunun bir aldatmaca olduğu apaçık ortadaydı. Sırplar, silahlarını göstermelik olarak güvenli bölgenin çevresinden uzaklaştırabilirler ve bir süre sonra da tekrar gelebilirlerdi-nitekim öyle de yapacaklardı. Müslümanların ise, silahlarını BM'ye teslim etmeleri halinde bir daha silaha ulaşma şansları yoktu.Müslümanların tüm direnmelerine karşın, BM bu "silahsızlandırma" uygulamasını kısmen de olsa gerçekleştirdi. BM Güvenlik Konseyi üyelerinden Venezüella'nın daimi temsilcisi Büyükelçi Diego Aria, Konsey Başkanı Pakistan Büyükelçisi Cemşid Marker'a gizli olarak gönderdiği bir mektupta, bu durumun anormalliğini vurguluyordu. BM'nin etnik temizliğe arka çıktığını vurgulayan Aria şöyle diyordu:

 

 

 

 

"Srebrenica'daki BM Gücü'nün görevi, şehri teslim etmek ya da Müslümanları silahsızlandırmak değildir. Aksine, şehri istila eden Sırplara karşı güvenliği sağlamaktır. BM kurbanlarının kendilerini savunmak için gönderilen silahları imha ediyor. Nasıl olur da kurbanlar silahtan mahrum edilip, saldırganın kucağına bırakılır?"


Nitekim 1995 yazının ilk yarısında her ikisi de güvenli bölge statüsünde olan Srebrenica ve Zepa birbiri ardına Sırpların eline geçti. Srebrenica'yı "güvenli" kılmakla görevli olan Hollandalı Barış Gücü birliği, yoğun bir saldırı ile şehre giren Sırplara hiç bir müdahalede bulunmamıştı. BM güçlerinin, daha doğrusu onların temsil ettiği "gizli el"in gerçek misyonu, Srebrenica'ya giren Sırp General Ratko Mladiç "fethini" kutlarken Barış Gücü komutanı Ton Karremans'ın da kendisine eşlik etmesi ile görsel bir açıklama da kazanıyordu. Biri Müslümanları etnik temizliğe tabi tutmak için görevlendirilen, diğeri ise bu stratejik hedefi "güvenli bölge" tepsisi içinde ötekine sunmakla yükümlü olan iki komutan, birlikte kadeh kaldırıp şampanya içtiler.Srebrenica'nın bu şampanya partisi ile kutlanan işgalinin ardından kentteki Müslümanlar etnik temizliğe tabi tutuldu; kadın ve çocukların çoğu Tuzla'daki Müslüman bölgesine kaçabildiler, erkeklerin büyük bölümü ise (yaklaşık 10 bin kişi) Sırplar tarafından katledildi ve toplu mezarlara dolduruldu. "Güvenli bölge" işlevini görmüştü.

Benzer bir senaryo, Bosna'nın öteki ucundaki Bihaç için de uygulanmak istenmişti. Alija Izetbegoviç, Aralık 1994'de Budapeşte'de yapılan AGİK zirvesinde yaptığı konuşmada, bu gerçeği Batılı liderlerin yüzüne şu sözlerle vurmuştu:

 

 

 

 

"Bihaç bölgesine yapılan son saldırının 6 ay öncesinden itibaren halk, kasten açlığa mahkum edildi: İnsani yardım taşıyan konvoyların bölgeye girişi engellendi (143 konvoydan ancak 12'si bölgeye girmeyi başarırken, 131 konvoy geri döndürüldü). Saldırıdan önce Fransız taburu Bihaç bölgesinden geri çekilerek, yerine hem daha küçük hem da yetersiz donanımlı Bangladeş birlikleri yerleştirildi. Bölgeyi adeta abluka altına almış olan medya, geride bir tek yabancı gazeteci kalmaksızın Bihaç'ı terketti. Dahası, saldırganların sayısı ve şiddeti UNPROFOR raporlarında sürekli olarak küçük gösterildi. Bütün bu seri hadiseler, ard arda gelen tesadüfler olabilir mi?"


Srebrenica ve Bihaç örnekleri, Bosna'daki savaşta 1993 yılından itibaren uygulanmaya konan "güvenli bölgeler" uygulamasının gerçekte bir tuzak olduğunu gösteriyordu.Bu "güvenli bölgeler" tuzağının mimarı ise tanıdık bir isimdi: Morton Abramowitz; yani ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi, eski CIA görevlisi, bilinçli bir Yahudi ve bazı söylentilere göre "Mossad ajanı" ve Carnegie Endowment adlı strateji kuruluşunun yöneticisi... (Morton Abramowitz ve güvenli bölgeler konularıyla ile ilgili daha detaylı bilgi, bu yazıdizisinde çok küçük bir kısmı özetlenmiş olan "GİZLİ EL BOSNA'DA" adlı kitabımızdan bulunabilir.)

"Tepkisizlik" ile "Kasıt" Arasındaki Fark

Batı medyası, Bosna'daki savaş boyunca, kendi hükümetlerini, pasif ve kararsız davranmakla suçladı. Buna göre, ABD ve onun Avrupalı müttefikleri, Sırp saldırganlığını durdurmak için yeterince etkin davranmamışlar, Müslümanları kurtarmak için ellerini taşın altına koymamışlardı. Bu durum ise, Batı'nın Bosna'da herhangi bir ekonomik çıkarının olmayışı ile açıklandı. "Bosna'da petrol olsaydı böyle olmazdı" şeklindeki argüman, bu nedenle Batı medyasının dilinde sakız haline geldi. Bizdeki medyanın büyük bir kısmı da sözkonusu "Batı'nın tepkisizliği" masalına uydu.

Oysa bu "Batı'nın tepkisizliği" masalı, işin içyüzünü gizleyebilmek için bilinçli olarak öne sürülen bir aldatmacadan başka bir şey değildi. Çünkü Batı, daha doğrusu Batılı güçleri Bosna konusunda büyük ölçüde yönlendirmeyi başaran "gizli el", gerçekte tepkisiz değildi. Aksine, olayla son derece ilgiliydi; Sırpları son derece sofistike yöntemlerle destekliyordu. Bu nedenle Batı'nın gerçekte "tepkisizlik" değil, Müslümanlara yönelik bir "kasıt" içinde olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak başta belirttiğimiz "Bosna'da petrol yok ki" masalları ile uyutulan çoğunluk bunu göremedi. Vance-Owen Planı buna iyi bir örnekti. Bu plan, başta Batı medyası olmak üzere hemen herkes tarafından eleştirildi. Ama eleştiriler, planın hazırlayıcılarının Sırplara karşı fazla tavizkar davrandıkları, adaletli bir toprak paylaşımı gerçekleştiremedikleri gibi "yüzeysel" ve "safça" eleştirilerdi; planı hazırlayanların Sırplara karşı yeterince "tepkili" davranamadıklarını düşünüyorlardı. Oysa, önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, planı hazırlayanlar, "tepkisiz" ve "saf" kişiler değildiler; aksine ne yaptıklarını çok iyi biliyorlardı ve savaşın kaderini tümüyle değiştiren bir fitili ateşleyerek Müslüman-Hırvat ittifakını parçalamışlardı.

Güvenli bölgeler tuzağı ise, Batı'nın sahip olduğu "kasıt"ın bir başka göstergesi oldu.Batı'nın içindeki "gizli el" tarafından etki altına alınan uluslararası topluluğun izlediği daha pek çok politikada "kasıt" izleri görülebiliyordu. Öncelikle, perde arkasında yaşanan gerçek diplomasi, dünya kamuoyuna sunulan ve "Müslümanları desteklemek istiyorlar ama yeterince etkili davranamıyorlar" imajı veren diplomasi görüntüsünden oldukça farklıydı. Örneğin Cyrus Vance ve Lord Owen, Dünya kamuoyuna tarafsız imajı vermeye çalışsalar da, kapalı kapılar ardında sürekli Sırpların hamiliğini yapıyorlardı. Yugoslavya uzmanı Tanıl Bora şöyle diyor: "ABD'li ve Avrupalı politikacılar, kamuoyu önünde Izetbegoviç'e gayet sıcak davranırken, müzakerelerde onu sürekli tavize zorladılar. Özellikle askeri müdahale ihtimalini aklından çıkarması gerektiğini zorlayıcı bir etmen olarak hep vurguladılar."

Batılı arabulucular tarafından yürütülen barış görüşmelerinin gerçekte Sırplara avantaj sağlamayı hedeflediği, Bosnalı liderler tarafından da bir kaç kez açıklanmıştı. Başbakan Haris Sladziç, Temmuz 1992'de yaptığı bir açıklamada "Görüşmelerin, Sırpların Bosna-Hersek'teki toprak gaspları için araç olarak kullanıldığını" söylemiş ve eklemişti; "her görüşmenin ardından daha fazla insanımız ölüyor, evlerinden sürülüyor ve daha fazla acı çekiyoruz. Sadece ateşkes ihlal edilmekle kalmıyor, kitle katliamları, kitle sürgünleri devam ediyor. Buradaki görüşmeler, Bosna-Hersek'te Sırpların toprak gaspı için vasıta olarak kullanılıyor".

Yalnızca arabuluculardan değil, doğrudan Batılı mason liderlerden de Bosna yönetimine yönelik baskı ve tehditler gelmişti. François Mitterand, Müslümanlara göz dağı vermeye çalışan "birader"lerden biriydi. Izetbegoviç, Ankara'da MÜSİAD toplantısında yaptığı bir konuşmada, "Mitterand, bana, 'biz Avrupa'nın ortasında bir Müslüman devleti istemiyoruz' demek için gelmişti" diyerek, Fransız liderin Saraybosna'ya yaptığı medyatik ziyaretin gerçek amacını açıklamıştı. Mitterand'ı Saraybosna sokaklarında kafasındaki kaskla gören dünya kamuoyu, ortada çok daha "insancıl" düşünceler olduğunu sanıyordu halbuki.

Izetbegoviç ve diğer Bosnalı liderler gerçeklerin farkındaydılar elbette ama bunu yalnızca MÜSİAD'daki gibi "dost sohbetleri"nde söylüyorlardı. Eğer Batılı hükümetlerin Sırplara destek olduklarını açık açık ilan etseler, bu kez milliyetçi damarları ağır basan Batı kamuoyunu da karşılarına alacak ve belki de karşı tarafın daha da sert bir tepki vermesine yol açacaklardı.

Batılı güçlerin "kasıt" içinde olduklarını ortaya koyan bir başka gösterge de, Sırp vahşetinin ortaya çıkmasını engellemek için gösterdikleri çabaydı. Sırpların Bosna'nın çeşitli bölgelerinde kurdukları ve içlerinde akıl almaz işkencelerin yaşandığı toplama kamplarının varlığı, Birleşmiş Milletler yönetimi ve başta ABD olmak üzere bazı Batılı hükümetler tarafından, 1992 Haziranının başında öğrenilmişti. Fakat bu kampların varlığı ile ilgili haberler, ancak Temmuz sonunda dünya kamuoyuna ulaşabildi. Aradaki zaman boyunca, ABD ve BM, kampların varlığını mümkün olduğunca gizli tutmaya çalışmışlardı. İngiliz The Guardian gazetesinin Ağustos ayında ortaya çıkardığı bir habere göre, ABD, bölgeye gönderilen ajanların ve casus uydularının edindikleri bilgiler ışığında kampların varlığını tespit etmiş, ancak Bosna hükümetinin bu kamplar hakkında verdiği bilgilerin "inandırıcı" olmadığı açıklamıştı.

Batılı güçlerin Bosna'daki savaş boyunca bir kaç kez Sırplara karşı düzenledikleri bombardımanlar da yalnızca ve yalnızca göstermelikti ve var olan "kasıt"ı örtmek amacıyla düzenlenmişlerdi. Bu bombardımanların hiçbirinde Sırplara hiçbir ciddi zarar verilmedi. Bir keresinde NATO uçakları Bosnalı Sırpların sözde başkenti olan Pale'yi bombalamışlardı. Bir süre sonra NATO'nun şehirdeki Sırp cephaneliklerinin yerini bilmesine karşın, yalnızca iki boş evi bombaladığı ortaya çıktı. NATO, 1995 baharında bir Amerikan uçağını düşüren Sırp füze rampalarını bile, yerlerini çok iyi bilmelerine karşın, bombalamamıştı. 1995 Eylülünde Sırplara karşı girişilen NATO bombardımanlarında da yine etkili hedefler vurulmadı.

Harekata katılan Amerikalı pilotların bazıları, ülkelerine döndükten sonra kendilerine "Sırp hedeflerine fazla zarar vermeme" emri verildiğini açıkladılar.Batı'daki "gizli el"in stratejisi, Bosna'ya yönelik "kasıt"larını her diplomatik girişimin içine enjekte etmek, ancak sofistike yöntemlerle de bu durumu gizlemekti.

Kissinger Yine Sahnede ya da "Belgrad Mafyası"

ABD'deki masonik kompleksin en önemli bir kaç isminden biri olan Henry Kissinger'ın savaş öncesinde Miloseviç'le kurduğu gizli ilişkileri, daha doğrusu Miloseviç'i Miloseviç yapışının öyküsünü daha önce incelemiştik. Ancak Kissinger, Miloseviç'i yalnızca savaş öncesinde desteklemekle kalmadı. Savaşın başlamasından sonra da, kimi zaman kendi girişimleriyle, kimi zaman da "adamları"nı kullanarak, Belgrad'a yardımcı oldu.

Kissinger'in en kıdemli adamlarından biri olan Carrington'ın icraatlarına değinmiştik. Bunun yanında, Vance ve Owen da "Kissinger ekolü"nün temsilcileriydiler. Bunun yanısıra, Kissinger'ın Washington'daki "adamları" da önemli roller üstlendiler. Kissinger ve onun Bush yönetiminde son derece etkin olan iki "sağ kolu", Lawrence Eagleburger ve Brent Scowcroft, Sırplara karşı her türlü müdahaleyi engelleyen "statükocu" politikanın başta gelen savunucularıydılar. Öyle ki, Tanıl Bora'nın da vurguladığı gibi, Kissinger ve Eagleburger-Scowcroft ikilisi, Sırplara verdikleri büyük diplomatik destek nedeniyle Washington kulislerinde "Belgrad Mafyası" diye adlandırılıyordu. Milliyet de, "Engel Eagleburger" başlığıyla verdiği haberde bu konuya değinmiş ve "ABD'deki siyasi çevreler, Bosna'ya müdahalenin olanaksızlığını Dışişleri Bakan Vekili Lawrence Eagleburger'ın varlığına bağlıyorlar. Bu çevrelere göre, Belgrad'da dört yıl ABD Büyükelçiliği yapmış olan Eagleburger, çok yakın bir Sırp dostu" diye yazmıştı.

Amerikalı Gazeteci Patrick Buchanan, 29 Haziran 1991 tarihinde Belgrad Mafyası ve onun duayeni sayılan-ve adı "Lawrence of Serbia"ya çıkmış olan-Eagleburger ile ilgili olarak şöyle yazıyordu:

 

 

 

 

"Yönetimin ahlakdışı realpolitik'inde, Kissinger Associates'in iki numaralı kişisi iken dışişleri bakanlığının iki numaralı kişisi haline gelen Eagleburger'in zarif eli ortaya çıkıyor. Eski bir Yugoslavya elçisi olan Eagleburger, Belgrad'daki çete ile derin siyaset ve iş ilişkilerine sahip."


Eagleburger, herhangi bir müdahaleye karşı çıkarken, "Bosna'daki savaşın her üç tarafın da suçu" olduğunu söylemiş ve yapılacak en iyi işin bu işe hiç karışmamak olacağına dayanan argümanlar öne sürmüştü. Aynısı, "gizli el"in Douglas Hurd gibi başka üyeleri tarafından da tekrarlanan ve amacı Müslümanları da Sırplar kadar saldırgan göstermek olan bu safsata, Eagleburger'ın ağızından şu "dramatik" kelimelerle dökülmüştü:

 

 

 

 

"Bazen bilgelik, yeteneklerimizi aşan sorunların var olduğunu kabul etmektir. Bu trajik bir durumdur ve insanların yüksek bir bedel ödemesi gerekir. Ama bu sorunun nihai nedeninin, soruna dahil olanların çılgınlığı oluşu, suçluluk duygularını yumuşatıyor. Bir tımarhane boşaldığında, geri çekilip işleri oluruna terketmekten başka bir şey yapılamaz."


George Bush'un seçimleri kaybetmesi ve dolayısıyla Eagleburger ve Scowcroft'un da yönetimden çekilmesi sonucunda bazıları "Belgrad mafyası"nın etkinliğini yitirdiğini düşündü. Ama bunun yanlış bir değerlendirme olduğu ve Kissinger'ın yönetimindeki "Belgrad mafyası"nın Clinton yönetiminde de etkin olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı.

Miloseviç'in "Büyük Birader"i Kissinger, Vance-Owen Planı'nın ölmesinin ardından 16 Haziran 1993'te Lord Owen tarafından ortaya atılan ve Bosna-Hersek'in savaşan üç taraf arasında bölünmesini öngören "Cenevre Planı"na büyük destek vermişti. Müslümanlara, Sırplar ile Hırvatlar arasında sıkışmış bir "getto" vermekten başka bir özelliği olmayan ve Bosna yönetiminin şiddetle karşı çıktığı bu plan, Kissinger'a göre oldukça ideal bir çözümdü. Ancak "Büyük Birader", bu planı bile eksik buluyor ve planla birlikte Bosnalı Hırvat ve Sırplara "anavatanlarına" bağlanma hakkı tanınmasını da tavsiye ediyordu. Bu, "Büyük Sırbistan"ın kurulması demekti. Tanıl Bora'nın yazdığına göre, uluslararası topluluğun Cenevre'de bu yönde ortaya koyduğu tercih-yani "Büyük Sırbistan"ın tanınması-"Kissinger'ın önerdiği 'çözüm'e gelinmesi" demekti. Bora, bu durumun, "Belgrad mafyasının Amerikan politikası üzerindeki etkisini koruduğunun bir göstergesi" olduğunu söylüyordu.Nitekim o sıralar Kissinger, bir yandan da açık açık Başkan Clinton'a "Amerika'nın Bosna'ya hiçbir müdahalede bulunmaması gerektiği" konusunda öğütler veriyordu. Sırplara karşı bir askeri harekat düzenlenmesine ısrarla karşı çıkmış ve-aslında zaten niyetli olmayan-Başkan'ı bu konuda "uyardığını" açıklamıştı.

Kissinger bu konuda telkinler yapmayı sürdürdü. Sırpların büyük hamisi, "samimi olarak söylemek gerekirse, bir Bosna devletinin oluşmasından ABD'nin ne gibi bir çıkarı olacak, bunu göremiyorum. Tarihte Bosna diye bir millet var olmadı" diyordu. Sık sık öne sürdüğü argümanlardan biri de, "Bosna'nın tarihsel olarak bir milletin değil, coğrafi bir bölgenin tanımı olduğu"ydu.Kissinger, 1995 Haziranında İtalya'nın Como Gölü kıyısındaki Cernobbio kentinde düzenlenen İtalyan-Amerikan İlişkileri Konseyi'nin yıllık seminerinde de yine Sırp-yanlısı propagandasını sürdürerek, Bosnalı Müslümanlara uygulanan silah ambargosunu kaldırma tekliflerine şiddetle karşı olduğunu bildirmiş, "ambargonun kaldırılması düşünülemez" demişti. Kissinger'ın Sırplara verdiği tüm bu ısrarlı destek, başta da belirttiğimiz gibi, Sırpları kollayan Batı içindeki "gizli el"in kimliğini de aydınlatıyordu.

Kuşkusuz, Kissinger tek başına o "gizli el" değildi; "gizli el"in önemli bir temsilcisi ve teorisyeniydi yalnızca. Bu "gizli el"in Sırplara olan sempatisi ve Müslümanlara olan antipatisi nereden kaynaklanıyordu acaba? Önceki bölümde buna değinmiş ve "gizli el"i Belgrad'a yaklaştıran stratejik faktörün Bosna'daki "Yeşil Tehlike" olduğunu belirtmiştik. Peki Yeşil Tehlike'nin, hem de Bosna gibi küçük bir ülkede "semptomlarını" göstermesi, Masonik kompleks açısından neden bu kadar önemliydi?

"Gizli El" ve Yeşil Tehlike

Batı'daki "gizli el" ile Sırplar arasındaki örtülü ittifak, yalnızca ortak bir kimliğe ve felsefeye sahip olmalarından değil, aynı zamanda kendilerine aynı düşmanı belirlemiş olmalarından kaynaklanıyordu; Yeşil Tehlike. "Gizli el" ile Belgrad'ı birleştiren iki faktörden biri masonluk, diğeri ise "anti-İslamizm"di. (Aslında bu iki faktörün de birbirleriyle çok yakından ilgili olduğu söylenebilir).

Aslında bu ikinci faktör "gizli el"in yalnızca Balkanlar'da değil, çok daha geniş bir coğrafyada izlediği stratejinin bir parçasıydı. "Gizli el", ya da daha açık konuşmak gerekirse Batı'daki masonik kompleks, uzunca bir süredir kendisine yönelen en büyük global stratejik tehdidin İslam'dan geldiğini düşünüyordu.Soğuk Savaş'ın bitimi, Yeşil Tehlike'yi gündemin en üst sırasına taşıdı. Batı medyası hep bir ağızdan İslam'ın komünizmin ardından Batı'nın yeni düşmanı olduğunu söylemeye başladı. Bu retoriği en radikal biçimde dile getirenler, hep sözkonusu masonik kompleksin üyeleriydi. Batı'nın global bir zafer kazandığını, geride kalan tek pürüz olan İslam'ı da kısa süre sonra yola getireceğini iddia eden Francis Fukuyama, ya da onun tezini revize ederek yakın gelecekte Batı ve İslam medeniyetleri arasında büyük bir çatışma çıkacağı kehanetinde bulunan Samuel Huntington, masonik kompleksin söz konusu üyeleri içinde en çok ünlenen iki isimdi.

İslam, Batı'daki en önemli güç odağı olan Masonik kompleksin en büyük global hedefi haline gelmişti hızla.Sözkonusu kompleksin Yahudi kimliği, İslam'ın bu denli büyük bir tehlike olarak algılanmasındaki en büyük faktördü aslında. Çünkü Yahudi demek, çoğu zaman İsrail demekti ve İsrail de dünya Müslümanlarına rağmen varlığını sürdürmeye çalışan bir devletti. Müslümanların topraklarını işgal etmiş, Müslümanları etnik temizliğe uğratmış, Müslümanlarla savaşmıştı. Ortadoğu'daki sorunlu varlığını devam ettirirken Müslümanlarla daimi bir çatışma halinde olacağı ise, değiştirilemez bir gerçekti. İşte bu nedenle İsrail, önce Ortadoğu'daki, sonra Ortadoğu'nun çevresindeki (Balkanlar, Orta Asya ve Kuzey Afrika'daki), daha sonra da tüm dünyadaki İslami hareketleri kendisine yönelik bir tehdit olarak algılıyordu. İsrail'in, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Israel Shahak'ın ifadeleriyle, "anti-İslami bir Haçlı Seferi'nin liderliğini yapmaya" soyunmasının ya da İsrail'in Yediot Ahronot gazetesinin yorumcusu Nahum Barnea'ya göre "İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefinde" olmasının nedeni de buydu.

Yahudi Devleti'nin bu stratejik konumu, onun Batılı "lobi"lerini de etkiliyordu doğal olarak. ABD'de İslam'a karşı en "şahin" politikaları savunan grubun çok dikkat çekici bir ağırlıkla Yahudilerden oluşması bu yüzdendi.Bosna, hem İsrail'in stratejik ilgi alanının bir parçası, hem de İslam'ın Batı'ya coğrafi olarak en yakın temsilcisi olması nedeniyle ideal bir hedefti. (İsrail'in Bosna'ya bakışı ve Sırp-İsrail gizli ittifakı ile ilgili detaylı bilgiler, bu yazıdizisinde çok küçük bir kısmı özetlenmiş olan "GİZLİ EL BOSNA'DA" adlı kitabımızdan bulunabilir.)

Dahası Bosna'daki Müslüman toplumu, İslam dünyasının diğer coğrafyalarında kolay kolay rastlanamayacak kadar seçkin-iyi eğitimli, kültürlü ve şehirli-bir toplumdu; İslam dünyasının gerikalmışlığını kendisi için en büyük avantaj olarak algılayan Batı medeniyeti açısından rahatsızlık verici bir durum olmalıydı bu.Tüm bu tabloya bakarak şunu söylemek mümkündü: Belgrad'ın arkasındaki "gizli el"i oluşturan Masonik kompleksin Bosna konusundaki politikası, global düzeyde uyguladığı anti-İslami stratejinin bir parçasıydı. Sovyetler Birliği'ne karşı uygulanmış olan "kuşatma" (containment) stratejisinin bir benzeri şimdi de İslam'a karşı kullanılıyordu ve Bosna bunun hedefi olmuştu.

Sözkonusu kompleksin en önemli beyinlerinden olan Kissinger'ın Bosna dışındaki bölgeler hakkında ortaya koyduğu görüşlere göz attığımızda da bunu teyid eden bir vizyonla karşılaşmak mümkündü. Balkanlar'da Sırplarla elele vererek Müslümanları etnik temizliğe tabi tutmaktan yana olan Kissinger, Orta Asya'da da İslam'a karşı Yeltsin'in Rusyası ile itifak kurma taraftarıydı. Henüz 1992 yılında yaptığı bir açıklamada, Orta Asya konusunda ABD ile Rusya Federasyonu'nun çıkarlarının uyuştuğunu vurgulayarak "Orta Asya'da İslami akımların yayılması halinde bunun Ortadoğu'yu da etkileyeceğini" söylemiş, "İslami akımların en şiddetli biçimde Rus çıkarlarına da aykırı olduğunu, dolayısıyla Washington'ın Moskova ile işbirliği yapabileceğini" açıklamıştı.

Kissinger, Sırplardan sonra Rusları da eklediği "müttefikler" listesine, öte yandan Yunanistan'ı da katma eğiliminde gözüküyordu. Bu durum, Yunan lobisinin İngiliz The Guardian gazetesinde yayınladığı tam sayfa "açık mektup"ta belli oluyordu. "Avrupa Topluluğu'nun Devlet Başkanlarına ve Hükümetlerine" diye başlayan mektupta Yunan lobisi, paranoid saplantısı durumuna gelmiş olan "Makedonya'nın Makedonya ismiyle tanınmaması gerektiği, bunun Yunanistan'a ait bir ad olduğu" tezini savunuyordu. Mektupta bu konuda çeşitli "neden"ler sıralandıktan sonra, önemli bir "otorite"den, Henry Kissinger'dan şu alıntı yapılıyordu:

"Yunanlılar'ın bu ismin (Makedonya) kullanılmasına karşı çıkması bence tümüyle haklıdır. Neden mi? Çünkü ben tarihi biliyorum ve tarih bunu söylüyor."

İşte ABD'nin Balkan politikasını Bosna'daki savaş boyunca Sırplar lehine etkileyen güç, Kissinger tarafından temsil edilen bu Masonik ve dolayısıyla anti-İslami kompleksti.

Ancak, bu kompleksin gözü kapalı bir "Müslümanları yok etme" taktiği uyguladığı söylenemezdi. Bunu yapmayacak kadar zekiydiler. Bosna'nın uluslararası bir konu haline geldiğini ve burada izleyecekleri politikanın tüm dünyayı, özellikle de İslam dünyasını derinden etkileyeceğini biliyorlardı. Bu hesap, Amerika'nın Bosna konusunda yaptığı "olumlu" müdahalelere ve Dayton Anlaşması'na yol açtı.

Amerika'nın Bosna Politikasının Mantığı ve Federasyon'a Giden Yol

Bosna'daki savaş boyunca sık sık duyduğumuz yorumlardan birisi, Amerika'nın Avrupalılar'dan daha farklı bir yaklaşım içinde olduğu yorumuydu. Buna göre, İngilizler ve zaman zaman da Fransızlar Sırplara açıkça destek veriyor ve Müslümanlar'a cephe alıyorlardı, ancak Amerika daha Bosna-yanlısı bir politika izliyordu. Buna delil olarak da, en çok, Amerika'nın Bosna'ya yapılan silah ambargosunun kalkması yönündeki isteği ve arada bir gündeme getirdiği "Sırplara karşı askeri müdahale" olasılığı gösterildi. Ancak Amerika'nın bu tavrı dikkatli bir gözlemci için hiç de inandırıcı değildi. Çünkü Amerika'nın sözde savunduğu Bosna-yanlısı uygulamaların hiçbiri yapılmadı. Ne Bosna'ya yapılan silah ambargosu kalktı ne de Sırplara karşı gerçek bir askeri müdahale yapıldı (yapılan bir-iki bombalama, yalnızca Barış Gücü'nün güvenliğini sağlamak içindi, Müslümanların güvenliğini değil).

Amerika'nın bunları gerçekten yapmak isteyip de yapamadığını kabul etmek, kuşkusuz saflık olurdu.Peki Amerika neden-öyle olmamasına rağmen-İngiliz ve Fransızlara göre daha "Bosna-yanlısı" gözüktü? Hürriyet'in Washington muhabiri Serdar Turgut, bir yazısında bu politikanın hedefini açıklamıştı: Amerika, Bosna'da yaşananların diğer İslam ülkelerindeki Batı ve Amerikan aleyhtarı akımları, özellikle de İslami akımları güçlendirmesinden korkuyordu. "Batı'nın Müslümanları sattığı" düşüncesinin hakim olduğu anda, "son derece tehlikeli bir gelişmenin başlayacağı", bir "İslami domino teorisi" yaşanacağı hesaplanıyordu Washington'da. Bu nedenle de Amerika elinden geldiğince Bosnalıların yanındaymış gibi gözükmeye çalışmıştı.. Amerika'nın sahip olduğu mantık, Hırvat hükümetinin politik danışmanlarından Zdravko Tomaç tarafından da ifade edilmişti. Tomaç, daha Ekim 1992'de şöyle diyordu:

 

 

 

 

"Uluslararası topluluk Müslümanların mutlak bir yenilgiye uğramasına izin vermemelidir. Müslümanlar çaresiz bir konuma düşmemelidir; yoksa bütün dünya müslümanlarının Bosna'daki kardeşlerini korumak için bir kutsal savaşa girişmesi tehlikesi vardır."


ABD tarafından benimsenen bu ince mantık, hem dünya müslümanları hem de Bosnalı müslümanlar arasında radikalizmi engellemeyi hedefliyordu. Serdar Turgut, Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü Jonathan Spalter'in "bizim Bosna politikamızın temel amacı, oradaki İslami gelişimi önlemektir" dediğini yazmıştı. Bu, oldukça önemli bir bilgiydi ve 1994 başından itibaren hızlı bir biçimde değişen ABD politikasının gerçek anlamını bulmamıza yarıyordu.1994'ün başından itibaren ABD'nin politikası değişti, çünkü sözkonusu "Bosna mantığı", yani hem Bosna'daki İslami gelişimi hem de dünya müslümanları arasında Bosna nedeniyle güçlenen tepkiyi engelleme hesabı iyice önem kazandı. Çünkü, öncelikle, Sırplar zaten yapacaklarını yapmışlardı. Daha ileri gitmeleri hem zordu, hem de sözünü ettiğimiz "Bosna mantığı", yani Yeşil Tehlike'nin artan temposu yüzünden tehlikeliydi. Batı kamuoyu da "gizli el"i giderek daha fazla zorluyordu. Zdravko Tomaç, bu konuda şu ilginç yorumu yapmıştı:

 

 

 

 

"Sırplar, Batı'nın kendilerine verdiği desteği kendi hatalarıyla yitirdiler; çünkü Batı'nın zımnen mutabık olduğu bir şeyi gerçekleştirirken caniyane bir biçimde davrandılar. Yoksa Batı, Yugoslavya'nın bir biçimde korunmasından ve Avrupa'da bir Müslüman devletinin kurulmasının engellenmesinden yanaydı. Ama işitilmemiş fecilikteki cinayetler ve soykırımla dünya kamuoyunu aleyhlerine döndürdüler."


Hem Miloseviç de metamorfozunu tamamlamış, "iyi polis" rolüne soyunmuştu. Dolayısıyla, Belgrad feda edilmeden Pale'dekiler durdurulabilir ve ABD'nin "Müslümanları o kadar da satmadığını" gösterecek yeni bir politika izlenebilirdi. ABD, daha doğrusu onun Bosna politikasını yönlendiren "gizli el", Bosna'nın askeri açıdan yeterince yıpratıldığına ve ulaşılan bu "optimum nokta"nın daha ötesine gidilmemesi gerektiğine karar vermişti bir anlamda.

ABD'nin sözkonusu "Bosna mantığı"nın ilk somut sonucu, Bosna'daki Müslümanlar ile Hırvatlar arasında kurulan Federasyon oldu. Almanya'nın da onay verdiği federasyon formülü, 1994 Şubatı boyunca ABD tarafından Hırvatlara empoze edildi. Ve Tudjman, Şubat ayı sonunda Bosna'da bir Müslüman-Hırvat Federasyonu kurulması fikrini benimsediğini açıkladı. Müslümanlar içinse, içine sıkıştıkları Sırbo-Hırvat kapanını açmak için bundan daha iyi bir yol gözükmüyordu. Uzun süren görüşmeler sonucunda ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher'ın arabuluculuğu ile 1 Mart'ta Washington'da Boşnak-Hırvat Federasyonu anlaşması imzalandı. ABD, böylece Müslümanlara olan "dostluğunu" göstermeye çalışıyordu. Ancak Tudjman'ın federasyon görüşmeleri sırasında yaptığı açıklamalar arasında oldukça ilginç bir bölüm vardı ve ABD'nin neden böyle bir federasyonu ısrarla taraflara kabul ettirmeye çalıştığını gösteriyordu. Hırvat lideri, "ABD'nin Avrupa'nın kalbinde İslam fundamentalizminin ortaya çıkışını engellemek için Boşnak-Hırvat anlaşmasının gerçekleşmesi yolunda kendisine baskı uyguladığını", eğer bu anlaşmanın gerçekleşmesi için gücünü ortaya koyacak olursa ABD, Almanya ve hatta Fransa ve İngiltere'nin ülkesine diplomatik ve ekonomik destek vereceğini söylemişti.

Kısacası ABD'nin Bosna mantığı uygulamaya konmuştu. Bosna "yeterince hırpalanmış" biçimde ABD'nin sözde koruyucu kanatları altına alınıyordu. Washington'ın Belgrad'daki büyük dostu, yani Miloseviç ise, elindeki kanları çoktan yıkamış, kısa bir süre sonra sahneye çağrılacak "barış havarisi" olarak bekliyordu.

Ancak ABD'nin Bosna mantığı, yalnızca bu dostane görüntüden ibaret değildi. Bosnalı Müslümanlar şimdiye kadar Pale'deki radikallerin eliyle, yani "dıştan" yıpratılmışlardı. Şimdi ise oynanan dostluk senaryosunun altında Bosna'yı Bosna yapan kimliği "içten" yıpratmak için yeni ve etkili bir operasyon başlatılacaktı. Amerika, Izetbegoviç'in önderliğindeki Bosna İslami yükselişine karşı, bir tür "seküler cephe" kurmak, Boşnaklar arasındaki seküler güçleri bir tür "beşinci kol" olarak kullanmak niyetindeydi. Bu "beşinci kol"un başına da, büyük olasılıkla Adil Zulfikarpasiç gibi seküler isimler, hatta belki Fikret Abdiç gibi "hain"ler getirilecekti.

Nitekim çok geçmeden Amerika'nın Izetbegoviç'in ayağını kaydırmaya ve onun yerine seküler liderler getirmeye uğraştığı açıkça ortaya çıktı. Alman Der Spiegel dergisi, "Alija Izetbegoviç'in İslamcı akımlarla bağlantısından rahatsızlık duyan ABD yönetiminin, Izetbegoviç'in yerine başka birinin getirilmesi için" çalıştığını ve Ankara'dan da bu konuda destek istediğini yazmıştı. "İslam Cephesi Dağılıyor mu?" başlığıyla verilen habere göre, Ankara'daki çok üst düzey bir yetkili de Amerika'nın bu teklifine sıcak baktığını bildirmişti. (Izetbegovic aleyhtarı kampanyanın Türkiye boyutu ile ilgili bilgiler, bu yazıdizisinde çok küçük bir kısmı özetlenmiş olan "GİZLİ EL BOSNA'DA" adlı kitabımızdan bulunabilir.)

Müslümanları Müslüman yapan kimliği ve bu kimliğin en önemli temsilcisi olan Izetbegoviç'i yıpratmak, yani Bosna'yı "içten" vurmak için uygulamaya konan bu program, bundan sonra ABD'nin Bosna mantığının da en temel gereklerinden biri haline gelecekti.

Ağustos'taki Taarruz ve Amerika'nın Verdiği "Dur" Emri

4 Ağustos 1995'te, uzun süredir büyük bir saldırı için hazırlık yapmakta olan Hırvat birlikleri 1991'de Sırplara "kaptırdıkları" Krajina'ya ani bir biçimde girdiler. Hırvatlar, Sırpları önlerine katarak büyük bir hızla ilerlediler ve bir kaç gün içinde tüm Krajina'yı ele geçirdiler.

Bosna-Hersek Ordusu (Armija BiH) ise, Krajina'daki Sırpları püskürten Hırvat ordusunun da desteğiyle, Batı Bosna'daki Sırp bölgelerine karşı büyük bir saldırı başlattı. Eskiden yoğun olarak Müslümanların yaşadığı ve üç yıl önce Sırplar tarafından "etnik temizliğe" tabi tutulmuş Batı Bosna şehirleri birer birer kurtarılıyordu. Bu şekilde Eylül ayı ortalarında Güney Batı Bosna ve Batı Hersek'teki Sırp topraklarının önemli bölümü Bosna yönetiminin eline geçti. Dahası Sırplar, stratejik havaalanlarından ve su yollarından, içme suyu, doğalgaz ve elektrik kaynaklarının etraflarından ve Bosna'nın önemli şehirlerini birbirine bağlayan anayollardan sürüldüler.

Bosna ordusu için en büyük hedef ise, Batı Bosna'daki en büyük şehir ve Sırpların Pale'den sonraki ikinci merkezleri olan Banja Luka'ydı. Eğer Banja Luka ele geçirilseydi, Doğu Bosna hariç tüm Bosna-Hersek'i (yani ülkenin % 70'ten fazlasını) Sırp işgalinden kurtarmak mümkün olabilecekti. Banja Luka'ya giden yolda yer alan iki şehir, yani Prjedor ve Omarska da son derece önemliydi. Bu iki şehir, en büyük Sırp toplama kamplarının kurulduğu ve Müslümanlara en korkunç işkencelerin yapıldığı yerlerdi çünkü. Prjedor, Omarska ve Banja Luka üzerinde gerçekleştirilecek bir fetih, Bosna'nın kesin zaferi anlamına gelecekti.

Ama öyle olmadı, Bosna ordusu, ülkenin yaklaşık % 50'sini ele geçirdi ve durdu. Daha ileri gidemedi.

Bazıları, bunun Bosna ordusunun yeterince başarılı bir saldırı gerçekleştirememesinin bir sonucu olduğunu sanabilirdi. Oysa gerçek daha farklıydı. Bosna ordusu Banja Luka'ya kadar ilerleyebilirdi, ancak Washington'dan gelen sert bir "dur" emri buna izin vermemişti.

Bu gerçek, Bosna'ya olan sempatisi ile ünlenen Yahudi asıllı Fransız entellektüel Bernard Henri Lévy tarafından Le Point'a yazdığı bir makalede açıklanmıştı. Lévy, 96 Ekiminde Izetbegoviç'le Paris'te bir görüşme yapmış ve Izetbegoviç de ona bir önceki Ekim'de yaşanan olayın içyüzünü anlatmıştı. 95 Ekiminde, Müslümanların Sırplara karşı yürüttükleri taarruzun en şiddetli günlerinde, Izetbegoviç ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher'dan ve ABD'nin atadığı yeni arabulucu Richard Holbrooke'tan acil birer çağrı almıştı. Bu ikili, "Sırp milisleri bozgunun eşiğindeler, askeri açıdan onlara üstün gelebilirsiniz" demişler, ancak Müslümanların kazanacakları böyle bir zaferin Belgrad'ı çok rahatsız edeceğini, hatta Miloseviç'in Bosna'ya ordu yollamak için hazırlık yaptığını söylemişlerdi.

Levy, Izetbegoviç'e verilen bu mesajı şöyle ifade ediyordu:

 

 

 

 

"Özetle, durmalısınız. Amerika size durmanızı emrediyor! Prjedor ve Omarska'yı geri mi almak istiyorsunuz? Peki, olsun. Ama bunu gerçekleştirmek için sadece iki gününüz var. Sadece iki gün."


Lévy, bunun ardından olanları da şöyle anlatıyordu:

 

 

 

 

"İki gün sonra, 13 Ekim'de, Bosna ordusu kurban edilmiş kentlerin eşiğine geliyor. Izetbegoviç bir erteleme istiyor. Bergen-Belsen ölüm kamplarını kurtardığı zaman ABD'nin de böyle tecilden yararlanmış olduğunu hatırlatıyor. Ama istediği reddediliyor. İşte o zaman yüreği kan ağlayan Izetbegoviç boyun eğip imzayı atıyor."


Peki Bosnalılara sınırlı da olsa belirli bir toprak kazancı elde etme şansı verilmesinin nedeni neydi? ABD politikasının asıl olarak "gizli el" tarafından yönetildiğini ve Washington'ın örtülü bir biçimde Belgrad'ın destekçiliğini yürüttüğünü baştan beri incelediğimiz gelişmelerden biliyoruz. Bu durumda, ABD'nin Bosnalılara % 50'lik bir payı uygun görmesinin açıklaması ne olabilirdi?

Açıklama, Amerika'nın az önce değindiğimiz "Bosna mantığı"na dayanıyordu. Bu mantığa göre, ABD Bosna'da Müslümanları açık bir biçimde baltaladığı sürece, İslam dünyasının genelindeki anti-Amerikan duygular güçlenecek, Bosna büyük bir ateşin kıvılcımı olabilecekti. İşte bunu engellemek için Müslümanlara ellerinde tuttukları % 30'luk payın üzerinde bir "% 20 daha" verilmesi uygun görüldü. Ancak Müslümanların daha da ileri giderek, "haklarını" almaları, yani Sırplara karşı kesin bir üstünlük sağlayarak Bosna'nın büyük bölümünü kurtarmaları, kabul edilemez bir durumdu. Propaganda amaçlı olarak Müslümanlara "bir parmak bal" verilmişti ama daha fazlası asla mümkün değildi.

Dayton Anlaşması ve Sonrası

Ağustos'taki blitzkrieg'in ardından Richard C. Holbrooke'un taraflar arasında yürüttüğü mekik diplomasisi geldi. Sonunda Holbrooke, Müslüman, Hırvat ve Sırp liderlerini Dayton'daki bir askeri üste bir araya getirdi. ABD baskısı altında geçen üç hafta sonucunda, 1995 Kasımında bir barış anlaşması imzalandı. Anlaşma, Bosna-Hersek'in iki parçaya bölünmesini, bir tarafın Boşnak-Hırvat Federasyonu'na, öteki tarafın da "Republika Sırpska"ya verilmesini öngörüyordu. Anlaşmanın ardından yapılan tüm gözlem ve yorumlarda söylendiği gibi Amerikan baskısı ile parafe edilen anlaşmadan en zararlı çıkan taraf Müslümanlar'dı. Eylül 1995'teki askeri harekat sırasında Bosna Ordusu tarafından ele geçirilen ve hem ülkenin en büyük hidroelektrik santralini hem de Saraybosna ile Bihaç arasındaki ana yollarının büyük bölümünü içerdiği için stratejik önemi büyük olan "Jayce üçgeni", ABD'nin baskısı ile Republika Sırpska'ya bırakılmıştı.

Önünde başka bir seçenek kalmayan Izetbegoviç, "adalete karşı barış"ı tercih etmişti. Katliamın bir numaralı sorumlusu olan Slobodan Miloseviç ise anlaşma ile tüm suçlardan aklanmış, ya da bir başka deyişle Batılı biraderleri tarafından kurtarılmıştı.ABD'nin tüm bu diplomatik operasyonunu ve Müslümanları zararlı çıkartan "Bosna Barışı"nı organize eden Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard C. Holbrooke, bu "birader"lerden biriydi: Bir Alman Yahudisi olan Holbrooke, 12 yıl Yahudi sermayesinin ünlü şirketi Lehman Brothers'da genel müdürlük yapmıştı. Ayrıca CFR'ye ve Trilateral Komisyonu'na üyeydi...

Bu "barış anlaşması"nın ne anlama geldiği ile ilgili son sözü ise Kissinger söyledi. Sırpların bu büyük hamisine göre, çok yakında Bosnalı Sırplar Sırbistan'la, Bosnalı Hırvatlar da Hırvatistan'la birleşecek, Bosnalılar ise arada sıkışacaktı. Kissinger, basit bir analiz yapmaktan çok, kendisinin de planlayıcıları arasında yer aldığı senaryoyu açıklıyordu bir anlamda. Senaryo, Izetbegoviç'in kişiliğinde sembolleşen "Yeşil Tehlike"nin savuşturulmasını öngörüyordu ve bu da Balkanlar'da Müslüman egemenliğinde güçlü bir devlet kurulmasının engellemesi anlamına geliyordu. Dayton, işte bunun için planlanmıştı. (Dayton Anlaşmasının sonuçları ile ilgili detaylı bilgiler, bu yazıdizisinde çok küçük bir kısmı özetlenmiş olan "GİZLİ EL BOSNA'DA" adlı kitabımızdan bulunabilir.)

Belki önceden planlandığının aksine Bosnalı Müslümanlar fiziksel olarak tümüyle imha edilememişti ama, İslam dünyasının Balkanlar'daki "uç beyliği", Osmanlı'nın bölgedeki en önemli varisi ve Türkiye'nin de doğal müttefiki olan Bosna, Sırp kurşunları ve Batılı diplomasi tuzakları aracılığıyla büyük ölçüde yıpratılmıştı.

Sonuç

Bosna'daki savaşın bu yazı dizisinde incelediğimiz içyüzü, 1992-95 yılları arasında Bosnalı Müslümanlara karşı yürütülmüş olan katliamda Batı'daki bazı güç merkezlerinin de büyük rolü olduğunu göstermektedir. (Bu konuyu daha ayrıntılı olarak incelemek isteyenler, burada az bir kısmını aktardığımız GİZLİ EL BOSNA'DA adlı kitabımıza başvurabilirler.)

Bu ise Türkiye'nin Batı ile olan ilişkilerini düzenlerken mutlaka gözönünde bulundurması gereken bir gerçektir. Türkiye, İslam ve Osmanlı kimliklerine sahip bir ülke olarak, Batı'daki önemli bazı unsurların bu kimliklere karşı büyük bir antipati, hatta düşmanlık içinde olduğunun, hala "Haçlı" zihniyetini koruduklarının farkında olmalıdır.

Bunu söylemekle elbette Türkiye'nin de Batı-karşıtı bir söylem ya da politika izlemesi gerektiğini savunmuyoruz. Ancak bilinmesi gereken nokta, sözkonusu kültürel çatışmalar nedeniyle, Türkiye'nin hiç bir zaman Batılı güçlerle tam bir entegrasyon içine giremeyeceğidir. Kendisine böyle bir amaç belirlemesi ise büyük bir stratejik hata, hatta "saflık" olur. Bosna'yı Sırf Müslüman olduğu için Sırpların eline teslim eden Batılı güçlerin, bu kimliği Bosna'dan daha da fazla özümsemiş olan Türkiye'yi kendilerinin bir parçası olarak kabul edeceklerini düşünmek elbette imkansızdır.

Nitekim Avrupa Birliği'nin Türkiye konusunda izlemekte olduğu politika da aynı gerçeği göstermektedir. Batı, İslam'ı kendisine yabancı bir kültür olarak görmekte ve bu kültürün kendi içine girmesine, Bosna'da olduğu gibi Avrupa'nın ortasında bir Müslüman devlet kurmasına asla razı olmayacaktır.

Peki o halde izlenmesi gereken milli strateji nedir? Bu, Batı'yla entegrasyon hayali peşinde koşmak olmadığı gibi, Batı'dan yüz çevirmek, Batı'ya düşman olmak da değildir elbette. Çünkü Batı dünyanın en büyük gücü olduğuna göre, onu görmezlikten gelerek bir yere varılamaz. İzlenmesi gereken milli strateji, Batı'nın karşısına güçlü bir ortak; güçlü, kendinden emin, kendi ayakları üzerinde durabilen ve akıllı bir devlet olarak çıkmaktır.

 

 

 

 

2008-07-20 17:33:02

Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | HarunYahya.net | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top