|
HÜCREDEKİ MUCİZE
Şimdiye dek farklı canlılardaki yaratılış
delillerini inceledik. Tüm bu canlıları mikroskop altında
incelediğimizde ise, bir başka çarpıcı yaratılış mucizesi
ile ile karşılaşırız. Herhangi bir organımızın derinliklerini
mikroskop altında incelediğimizde, orada o organı oluşturmak
üzere biraraya gelmiş ve her an faaliyet içinde olan
milyonlarca minik canlının yaşadığını görürüz. Yalnızca
insan değil, bütün canlılar hücre denilen bu mikroskobik
canlıların biraraya gelmesinden oluşurlar.
İnsan vücudunda 100.000.000.000.000 (100
trilyon) civarında hücre bulunur. Bu hücrelerden bazıları
o kadar küçüktür ki bunların 1 milyon tanesi biraraya
gelse ancak bir iğne ucu kadar yer kaplar. Ancak, bu
küçüklüğüne rağmen hücre, bilim dünyasının ortak görüşüyle,
insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en kompleks yapı
ünvanını korumaktadır. Halen keşfedilmemiş pekçok sırrı
içinde barındırmayı sürdüren hücre, evrim teorisinin
de en büyük açmazlarından birini oluşturur. Zira hücre,
insanın "yaratılmış" olduğunun en göz kamaştırıcı delillerinden
birini oluşturmaktadır.
Çünkü hücrenin yaşamını sürdürebilmesi
için, çeşitli işlevlere sahip bütün temel parçalarının
birarada bulunmaları gereklidir. Bu nedenle, eğer hücre
evrim sonucu meydana gelmiş olsaydı, milyonlarca parçasının
aynı anda ve aynı yerde varolmuş olması, bunların da
aynı anda belli bir düzen ve plan içinde biraraya gelmiş
olmaları gerekirdi. Böyle bir olayın tesadüfen gerçekleşebilmesi
ise ihtimal sınırlarının çok ötesinde olduğundan, böyle
bir yapının varlığının "yaratılış" dışında hiçbir açıklaması
yoktur.
Hücrenin, evrimin iddia ettiği gibi rastlantılar
sonucu meydana gelebilmesi, basım evindeki bir patlamayla
şans eseri bir ansiklopedinin basılıvermiş olmasından
daha düşük bir ihtimale sahiptir. Buna benzer bir başka
benzetmeyi İngiliz matematikçi ve astronom Sir Fred
Hoyle, 12 Kasım 1981'de Nature dergisine verdiği bir
demecinde yapmıştır. Kendisi de bir evrimci olmasına
rağmen Hoyle, tesadüflerle canlı bir hücrenin meydana
gelmesiyle, bir hurda yığınına isabet eden kasırganın
savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747'nin oluşması
arasında bir fark olmadığını belirtir. Başka bir deyişle,
canlılığın tesadüfen meydana gelmiş olması ihtimal dışıdır.
Buna rağmen evrimciler, hala, ilkel dünya
şartları gibi, olabilecek en kontrolsüz ortamda canlılığın
rastlantılarla ortaya çıktığını iddia edebilmektedirler.
Oysa bu, hiçbir zaman bilimsel verilerle uyuşmayan bir
iddiadır. Ayrıca en basit ihtimal hesapları bile, değil
canlı bir hücrenin, o hücredeki milyonlarca proteinden
bir tanesinin bile tesadüfen oluşamayacağını matematiksel
olarak kanıtlamıştır.
Hücrenin içindeki binlerce küçük organel
her saniye binlerce karmaşık işlem gerçekleştirir. Tek
bir canlı hücresinde, enerji üretiminden vücutta kullanılan
proteinlerin ve enzimlerin sentezine, dışarıdan alınan
kimyasal maddelerin seçilip ayrıştırılmasından bunların
kullanılabilecek hale getirilmesine, hücre içinde kullanılacak
maddelerin cinslerine göre depolanmasına kadar pekçok
karmaşık işlem ve bu işlemler için gerekli binlerce
ara işlem ve organizasyon her an süregider.
Bu işlemlerde son derece karmaşık ve uzmanlaşmış
olan ve organel adı verilen mikroskobik hücre elemanları
görev yapar. Her ne kadar mikroskobik olsalar da her
biri en az bir fabrika ya da laboratuvar kadar kompleks
ve özelleşmiş olan bu organellerin yaptıkları işlemlerin
birçoğu, günümüzün teknoloji harikası laboratuvarlarında
bile gerçekleştirilemez. Örneğin hücrede oldukça karmaşık
bir işlem sonucunda üretilen enzimlerin ve proteinlerin
çoğu bugün suni yöntemlerle istenen verimde ve başarıda
elde edilememektedir. Bitki hücrelerinde yapılan fotosentez
işlemi suni yöntemlerle gerçekleştirilemediği gibi,
bu işlemin bitki hücresinde meydana gelen birçok aşaması
bugün hala keşfedilememiştir.
Hücrenin akıllara durgunluk veren yapısı
hakkında küçük bir fikir sahibi olmak için yalnızca
bu hücre organellerini çevreleyen zarın yapısını ve
fonksiyonlarını incelemek bile yeterli olacaktır.
HÜCRE ZARI
|
Başlangıçta bilim çevrelerinde, en küçük canlı birimi
olarak hücre kabul edilmekteydi. Ancak daha sonra,
hücreyi çevreleyen ve hacim olarak ondan çok daha
küçük olan hücre zarı araştırmacıların karşısına
adeta yeni bir canlı türü olarak çıktı. Çünkü
hücreyi çepeçevre saran bu zar, bir canlının,
dahası bilinçli bir canlının, yani insanın temel
özelliklerinden olan karar verme, hatırlama, değerlendirme
gibi özellikler göstermekteydi.
Hücre zarı
hücreyi çevreleyen bir örtüdür. Ama görevi sadece
hücreyi sarıp kuşatmak değildir. Bu zar, hem komşu
hücrelerle iletişimi ve bağlantıyı sağlar, hem
de en önemlisi, hücreye giriş çıkışı çok sıkı
bir şekilde denetler. Sahip olduğu bu üstün karar
verme yeteneği, hafızası ve gösterdiği akıl yüzünden
hücre zarı hücrenin beyni olarak kabul edilir.
|
Hücre zarı o kadar incedir ki, 1 milimetrenin
yüzbinde biri kalınlığıyla, sıradan mikroskopla değil
ancak elektron mikroskobuyla ayırt edilebilir. Zar çift
taraflı, hem içe hem dışa doğru dönük yağ moleküllerinden
oluşan uçsuz bucaksız bir duvara benzer. Bu duvar üzerinde
hücreye girişi ve çıkışı sağlayan kapılar ve zarın dış
ortamı tanımasını sağlayan algılayıcılar vardır. Bu
kapılar ve algılayıcılar protein moleküllerinden yapılmıştır.
Hücre duvarının üzerinde yer alırlar ve hücreye yapılan
tüm giriş ve çıkışları titiz bir biçimde denetlerler.
Şimdi dilerseniz, yağ ve protein gibi bilinçsiz
moleküllerden oluşan bu ince örtünün başardığı işleri,
yani kendisine "canlı" ve "akıllı" dedirten özelliklerini
inceleyelim.
KONTROL KİMDE?
Hücre zarının ilk görevi az önce de belirttiğimiz
gibi, hücrenin organellerini sararak bir arada tutmaktır.
Ancak bundan çok daha karmaşık bir iş daha yapar. Bu
organellerdeki işlemlerin ve hücrenin yaşamının devam
edebilmesi için gerekli maddeleri dış ortamdan sağlar.
Hücrenin dışındaki ortamda sayısız kimyasal madde vardır.
O, bunların içinden hücrenin ihtiyaç duyduklarını tanır
ve yalnızca onları içeri alır. Son derece ekonomiktir;
hücrenin ihtiyaç duyduğu miktardan fazlasını kesinlikle
içeri almaz. Bu kadarla da kalmaz; bir yandan da hücrenin
içindeki zararlı artıkları anında tesbit eder ve hiç
zaman kaybetmeden dışarı atar. Zarın bir diğer görevi
de, beyinden veya vücudun çeşitli bölgelerinden hormonlar
vasıtasıyla taşınan mesajları anında hücrenin merkezine
ulaştırmaktır.
Belli ki, bu işleri yapabilmesi için hücre
içindeki bütün faaliyetleri ve gelişmeleri bilmeli,
gerekli veya fazla olan maddelerin listesini çıkarmalı,
stokları kontrol altında tutup, üstün bir hafıza ve
karar verme yeteneğine sahip olmalıdır.
Hücre zarı öyle seçicidir ki, dış ortamda
başıboş dolaşan maddelerden bir tanesi bile onun izni
olmadan şans eseri hücre kapılarından içeri giremez.
Hücrenin içinde lüzumsuz, amaçsız tek bir molekül bile
bulunmaz. Hücre dışına çıkışlar da aynı şekilde hassas
kontroller, sıkı denetimler sonucunda gerçekleşir. Hücre
zarının görevi o kadar hayatidir ki en ufak bir hatayı
kabul etmez. Çünkü içeriye yanlış, zararlı bir kimyasal
maddenin veya bir maddenin gerekli olanından fazlasının
alınması ya da dışarı atılması gereken artık maddelerin
zamanında ve gerektiği gibi atılamaması gibi hata ve
aksaklıklar hücrenin ölümü anlamına gelir.
Evrimcilerin öne sürdüğü gibi ilk canlı
hücre tesadüflerle meydana gelmiş olsaydı, varlığını
devam ettirebilmesi için mutlaka bu saydığımız mükemmel
yeteneklerle donatılmış bir zarla kaplanmış olması gerekirdi.
Bu zarın özelliklerinden birisi gelişmemiş olsa, hücre
çok kısa bir sürede kesinlikle yokolurdu.
Peki acaba hangi "tesadüf" böyle "akıllı"
bir yağ birikintisini meydana getirmiştir?...
Tüm evrim teorisini tek başına bir anda
çökerten bu sorunun daha da ötesinde bir soru soralım;
Sözünü ettiğimiz işlemler sırasında ortaya çıkan "akıl",
zarın kendi aklı mıdır?
Dikkat edin; bu saydıklarımızı yapan bir
bilgisayar veya robot değil, yalnızca hücrenin etrafını
çeviren, yağdan oluşan ve üzerinde yer yer protein bulunan
bir örtüdür. Bu kadar karmaşık işi hatasız yapabilen
hücre zarında bir düşünme merkezi veya beyin de aramaya
kalkmayın. Bulamazsınız. Çünkü, adı üzerinde kendisi
sadece bir 'zar'dır.
Zarın, bir beyni ve aklı olmadığı halde
bu kadar akıllı işler yapması onun yalnızca, bu aklın
kaynağından aldığı emirleri harfiyen yerine getirdiğini
gösterir. Bir ayet bu gerçeği şöyle açıklar:Allah, yedi
göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların
arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her
şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her
şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi,
12)İşte, hiçbir düşünme kabiliyeti olamayacak böyle
basit bir zarda bu kadar üstün özellikler sergileyen
Allah'ın, insanlara kendi varlığını kanıtlayan bu kadar
bariz bir delil daha sunması, göz göre göre O'nu inkar
edenleri bir kez daha mazeretsiz bırakmaktadır.
HÜCRE KAPILARI
Hücre zarinda
bazen bir pompa bazen de bir kapi gibi çalisan
mekanizmalar vardir. Bunlar hücrenin ihtiyaci
olan maddeleri taniyip seçerek hücre içine sokarlar.
Bu tek cümleyle söylenip geçilebilecek bir sey
degildir, çünkü bu islem sirasinda bir çok mucize
daha gerçeklesir. Bu transferlerdeki birçok olayin
sirri halen çözülememistir. Hücrenin yasamini
devam ettirmesi için zarlardan geçmesi gereken
maddeler arasinda elektron ve hatta fotonlar,
protonlar, iyonlar, su molekülü gibi küçük moleküller,
amino asit ve seker gibi orta boy moleküller,
proteinler ve nihayet DNA gibi makromoleküler
yapilar bulunur. Bazen kapinin kendisinden çok
daha büyük bir molekül yüksek enerjiler harcanarak,
birçok enzimin yardimiyla son derece özenli bir
sekilde hücrenin içine alinir. Bazen geçirilecek
madde geçecegi kapiya göre o kadar büyüktür ki
bu, igne deliginden halatin geçirilmesine benzer.
Geçisin saglanmasi için delik önce genisletilir,
sonra yine eski haline döndürülür. Bu islem esnasinda,
ne kapiya, ne geçen maddeye, ne de hücreye hiçbir
zarar verilmez.
Zar üzerindeki
birbirinden farkli türde kapilar, farkli maddeleri,
farkli enzimler yardimiyla hücre içine alirlar.
Genel olarak iki farkli tip kapi proteini vardir.
Birincisi enerji harcayarak (aktif tasima) geçis
yapilan kapilar. Gerekli olan maddeyi seçip içeri
alan veya içerden disari atan tasiyici proteinlerdir.
Ikinci tip kapilar gerekli zamanlarda açilip,
belirli maddelerin serbestçe geçebilmelerine olanak
taniyan kanal proteinleridir. Bu geçis sirasinda
enerji harcanmaz . Bazi küçük maddeler ise hücre
zarindan herhangi bir kapiya gerek kalmadan serbestçe
geçebilirler. Buna serbest difüzyon denir.
|
İNSAN HÜCRESİNDEKİ DEV ANSİKLOPEDİ
Teknolojik bir ürünün veya tesisin yapımında
ve yönetiminde insanoğlunun yüzyıllar boyunca elde ettiği
tecrübe ve bilgi birikimi kullanılır. Dünyanın en ileri
ve karmaşık tesisi olan insan vücudunun inşası için
gereken bilgi ve tecrübe ise DNA'da saklıdır. Burada
vurgulanması gereken önemli nokta, DNA'-nın daha ilk
insandan itibaren şimdiki mükemmellik ve karmaşıklığıyla
birlikte varolageldiğidir. Akıllara durgunluk veren
yapı ve özellikleriyle, böyle bir molekülün, evrimcilerin
öne sürdüğü gibi tesadüf ve rastlantılar sonucu oluşmasının
ne derece mantık dışı olduğunu ilerleyen satırları okudukça
sizler de daha net göreceksiniz.
DNA'nın bilgisayar destekli
modellemesi
|
İnsan vücudu
bir yapıya benzetilecek olursa, vücudun en ince
ayrıntısına kadar eksiksiz bir plan ve projesi,
bütün teknik ayrıntılarıyla her hücrenin çekirdeğindeki
DNA'da mevcuttur.
DNA, hücrenin
ortasında yer alan çekirdekte titizlikle korunmaktadır.
İnsan vücudunda sayıları 100 trilyona varan hücrelerin
ortalama çapının 10 mikron (mikron=milimetrenin
binde biri) olduğu hatırlanacak olursa, ne kadar
küçük bir alandan söz edildiği daha iyi anlaşılır.
Bu mucizevi molekül, Allah'ın yaratma sanatındaki
mükemmellik ve olağanüstülüğün açık bir kanıtıdır.
Öyle ki yalnızca bu molekülü incelemek ve halen
pek azı günışığına çıkmış sırlarını araştırmak
için özel bir bilim dalı bile kurulmuştur: "Genetik"...
|
21. yüzyılın bilimi olarak kabul edilen
genetik, elindeki her türlü teknolojik olanaklara rağmen
DNA'nın esrarını çözme konusunda henüz emekleme safhasındadır.
Daha anne karnında yeni döllenmiş bir yumurta
hücresi halinde iken, ilerde sahip olacağımız bütün
özellikler bir kader tarafından belirlenmiş ve "bir
düzen içinde" DNA'larımıza yerleştirilmiştir. Otuz yaşına
geldiğimizde sahip olacağımız boy, renk, kan grubu,
yüz şekli gibi bütün özelliklerimiz otuz yıl dokuz ay
öncesinden, yani döllendiğimiz andan itibaren başlangıç
hücremizin çekirdeğinde kodlanmıştır.
DNA'daki bu bilgiler sadece az önce değindiğimiz
fiziksel özellikleri belirlemez. Aynı zamanda hücre
ve vücuttaki binlerce farklı olayı ve sistemi de kontrol
eder. Örneğin, insanın kan basıncının alçak, yüksek
veya normal olması bile DNA'daki bilgilere bağlıdır.
DNA'da kayıtlı bulunan bu bilgi pek hafife
alınacak gibi değildir. Öyle ki, inanması güç fakat
insanın tek bir DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi
sayfasını dolduracak miktarda bilgi bulunur. Dikkat
edin; tam 1.000.000 ansiklopedi sayfası... Yani, her
bir hücrenin çekirdeğinde, insan vücudunun işlevlerini
kontrol etmeye yarayan bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin
içerebileceği miktarda bilgi kodlanmıştır.
Bir benzetme yapmak istersek, dünyanın
en büyük ansiklopedilerinden birisi olan 23 ciltlik
"Encyclopedia Britannica"nın bile toplam 25 bin sayfası
vardır. Bu durumda, karşımıza inanılmaz bir tablo çıkar.
Mikroskobik hücrenin içindeki, ondan çok
daha küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde, milyonlarca
bilgi içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinin 40 katı
büyüklüğünde bir bilgi deposu saklı durmaktadır. Bu
da 920 ciltlik, dünyada başka eşi, benzeri olmayan dev
bir ansiklopedi demektir. Yapılan tesbitlere göre ise,
bu dev ansiklopedi yaklaşık 5 milyar farklı bilgiye
sahiptir.
Bu son iki kelimeyi tekrarlayalım; "bilgiye
sahiptir"...
İşte burada durup, ağzımızdan kolayca çıkıveren
bu iki kelime üzerinde düşünmemiz gerekir. Bir hücrenin
içinde milyarlarca bilgi olduğunu söylemek kolaydır.
Ancak bu, hiç de öyle laf arasında söylenip geçilebilecek
bir ayrıntı değildir. Çünkü, burada sözünü ettiğimiz
bir bilgisayar veya kütüphane değil, yalnızca protein,
yağ ve su moleküllerinden oluşan, milimetreden 100 kat
daha küçük bir küptür. Bu küçücük et parçasının içinde,
değil milyonlarca bilgi, tek bir bilginin var olması
ve onun bu bilgiyi muhafaza etmesi bile son derece hayret
verici bir mucizedir.
İnsanlar modern çağda bilgiyi saklamak
için bilgisayarları kullanıyorlar. Bilgisayar teknolojisi
ise bugün bütün diğer teknolojilerin başını çeken en
ileri teknoloji olarak kabul ediliyor. Bundan 20 yıl
önce, oda büyüklüğündeki bir bilgisayarın sahip olabildiği
bilgiyi, bugün küçük "mikroçip"ler saklayabilmekte...
Ancak insan zekasının asırlardır edindiği bilgi birikimi
ve yıllar süren çabaları sonucunda geliştirdiği bu son
teknoloji bile daha tek bir hücre çekirdeğinin bilgi
saklama kapasitesine uzaktan yakından ulaşabilmiş değil.
Böyle muazzam bir kapasiteye sahip olan DNA'nın küçüklüğünü
yansıtması açısından şu karşılaştırma yeterlidir sanırız:
Bugüne kadar yaşamış, gelmiş geçmiş her
canlı türünün bütün özellikleri bilgi olarak DNA'ya
yüklense toplam DNA hacmi bir çay kaşığının ancak küçük
bir kısmını doldururdu. Dahası geriye şu ana kadar yazılmış
bütün kitapları saklayabilecek kadar boşluk kalırdı.
Gözle göremediğimiz, çapı milimetrenin milyarda biri
büyüklüğünde olan, basit atomların yanyana dizilmesiyle
oluşmuş bir zincir, acaba böyle bir bilgiye ve hafızaya
nasıl sahip olabilir? Bu soruya şunu da ekleyin: Vücudunuzdaki
100 trilyon hücreden herbiri bir milyon sayfayı ezbere
biliyorken, acaba siz zeki ve bilinçli bir insan olarak
hayatınız boyunca kaç ansiklopedi sayfası ezberleyebilirsiniz?
Bu durumda şunu kabul etmelisiniz ki midenizdeki
ya da kulağınızdaki herhangi bir hücre sizden kat kat
daha bilgili, bu bilgiyi en doğru ve en kusursuz şekilde
değerlendirdiği için de sizden çok daha akıllıdır.
Peki nasıl olur da vücudunuzdaki 100 trilyon
hücrenin herbiri ayrı ayrı böylesine inanılmaz bir akla
sahip olabilir? Bunlar sonuçta birer atom yığınıdır
ve bilinç sahibi değildirler. Tüm elementlerin atomlarını
alın, farklı biçimlerde ve sayılarda birbirlerine bağlayın,
farklı moleküller oluşturun, yine de akıl elde edemezsiniz.
Bu moleküllerin büyük, küçük, basit ya da karmaşık olması
da birşey değiştirmez. Sonuçta, bilinçli olarak bir
işi organize edip başaracak bir zihin asla elde edemezsiniz.
Bunun cevabı çok basittir; akıl, bu moleküllerde
ya da bunları içinde barındıran hücrede değil, bu molekülleri
bu işleri yapacak şekilde programlanmış olarak var edenin
kendisindedir.

Koni ve çubuk hücrelerinin 45 bin kere büyütülmüş
fotoğrafı. Fotoğrafta şişman gözüken koni hücreleri
renkleri, zayıf gözüken çubuk hücreleri cisimlerin
şekillerini algılar. Bugüne kadar gördüğünüz her
görüntü aslında fotoğrafta görülen iki çeşit hücrenin
beyninize gönderdiği elektrik sinyallerinden başka
birşey değildir. Bu hücreler arasındaki organizasyon,
en karmaşık elektronik devreden bile daha gelişmiştir.
Kısaca akıl
eserde değil, o eseri yaratanda bulunur. En gelişmiş
bilgisayar bile, onu en ince ayrıntısına dek dizayn
eden, tasarlayan, onu çalıştıracak programları
yazıp ona yükleyen ve kullanan bir akıl ve zekanın
ürünüdür. Aynı şekilde, hücre de, içindeki DNA
ve RNA'lar da, bu hücrelerden meydana gelen insan
da, kendilerini ve yaptıkları işleri yaratanın
eserinden başka birşey değildirler. Eser ne kadar
mükemmel, kusursuz ve etkileyici olursa olsun,
akıl her zaman o eserin sahibindedir.
Bir gün bir
bilgisayar laboratuvarında, masanın üstünde çok
gelişmiş bir disket bulsanız, ve onu bir bilgisayar
yardımıyla okuyup içinde, sizin şahsınıza özel
milyarlarca bilgi olduğunu görseniz, aklınıza
gelecek ilk soru, bu bilgilerin kim tarafından
ve ne amaçla yazıldığı olurdu. Bu bilgilerin disketin
"kendisi" tarafından yazıldığı gibi saçma bir
düşünce de elbette aklınıza gelmezdi. Disket bilinç
sahibi değildir çünkü.
|
Peki aynı soruyu neden hücre için sormuyoruz?
Disket içindeki bilgiler birileri tarafından oraya yazılmış
ise, bundan çok daha üstün ve ileri bir teknolojiye
sahip olan DNA, hangi akıl tarafından en mükemmel şekilde
tasarlanıp, yaratılıp, kendisi de ayrı bir mucize olan
minicik hücrenin içine özenle yerleştirilmiştir? Hem
de binlerce yıl öncesinden günümüze kadar hiçbir özelliğini
kaybetmeden. (Disketi yapan ve içine bilgileri yazan
insanın beyninin de bu hücrelerden oluştuğunu unutmayalım).
Bu satırları okumanız, görmeniz, nefes almanız, düşünmeniz,
kısaca var olmanız ve varlığınızı sürdürmeniz için her
an görev başında olan bu hücrelerin kim tarafından ve
niçin yapıldığını sormaktan daha önemli ne olabilir
sizin için?
Hayatta en çok merak etmeniz gereken, bu
sorunun cevabı değil midir sizce?
BİTKİ HÜCRESİ
Yeryüzünün yaşanabilir bir yer olmasında
en büyük pay şüphesiz bitkilerindir. Bitkiler soluduğumuz
havayı biz insanlar için temizler, yaşadığımız gezegenin
ısısını dengelerler. Soluduğumuz havadaki oksijen bitkiler
tarafından üretilir. Eğer bu üretim olmasaydı, insanların
ve hayvanların yaşamı pek fazla süremezdi; atmosferdeki
oksijen kısa zamanda tükenir, canlılar topluca boğularak
ölürlerdi.
Besinlerimizin önemli bir bölümü de türlü
tatlar taşıyan bitkilerden oluşur. Bitkiler bu besinleri
hazırlarken sadece üç temel malzeme kullanırlar: Toprak,
güneş ışığı ve su. Buna karşın, hepsinin de kendine
özgü ve binlerce yıldır hiç değişmeyen şekil, renk,
koku ve tadları vardır.
Bitkilerin, "insana besin sağlama" özelliği,
diğer tüm işlevleri gibi, hücrelerindeki özel yaratılışın
bir sonucudur. İnsan ve hayvan hücrelerinden daha farklı
bir yapıya sahip olan bitki hücreleri, hem tüm canlılar
için bir besin kaynağı oluşturacak, hem de atmosferi
temizleyecek biçimde tasarlanmışlardır.
Durgun gözüken bitkilerin içinde gerçekte
oldukça hareketli bir yaşam vardır. Topraktan her saniye
su ve ihtiyaçları olan madensel elementleri çekerler.
Bunların yanına havadan aldıkları karbondioksiti ve
en önemlisi güneş enerjisini ekleyerek insanlar için
temiz hava ve besin üretirler. Her gün ağaçlarda gördüğümüz,
üstüne basıp geçtiğimiz yapraklardaki milyarlarca küçük
hücre bu üretimi hummalı bir biçimde sürdürürler.
Bitki hücresini insan ve hayvanlarınkinden
ayıran en önemli özellik, güneş enerjisini kullanabilmesidir.
Bunu fotosentez denen işlemle başarır ve güneşten gelen
enerjiyi insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla
alınacak enerjiye çevirir.
GÜNEŞTEN BESİNLERE GİDEN ENERJİ
Yeryüzündeki yaşamın ana enerji kaynağı
güneştir. Ancak insanlar ve hayvanlar, güneş enerjisini
doğrudan kullanamazlar. Güneşin enerjisi, bitkiler aracılığıyla
insanlara ve hayvanlara ulaşır. Hücrelerimiz tarafından
kullanılan enerji hammaddelerinin tümü, gerçekte bitkiler
aracılığı ile bize taşınan güneş enerjisidir. Çayımızı
yudumlarken güneş enerjisi yudumlarız, ekmeği yerken
dişlerimiz arasında bir miktar güneş enerjisi vardır.
Kaslarımızdaki kuvvet de gerçekte güneş enerjisinin
farklı bir formundan başka bir şey değildir. Bu yazıyı
okurken harcadığınız enerji de, yine güneşten gelmiştir.
|
Bitkilerin
ve hayvanların enerji kaynağı da aynıdır. Yanan
odunun yaydığı enerji, dönüşmüş güneş enerjisidir.
Dönüşümün adı ise, az önce belirttiğimiz gibi,
"fotosentez"dir.
Bitki hücresi
güneş ışığından aldığı enerjiyi kimyasal enerjiye
çevirir ve çok özel yollarla besinlere depolar.
Aslında bu işi, tüm hücre değil, hücrede yer alan
ve bitkiye yeşil rengini veren "kloroplast" adlı
organel yapar. Bu küçük yeşil köleler, hayatlarını
insanoğlu için besin ve oksijen üretmeye adamışlardır
adeta.
|
Yalnızca mikroskopla görebildiğimiz bu
küçük yeşil organcıklar, güneş enerjisini organik maddeler
içine depolayan dünyadaki yegane laboratuarlardır. Bitkileri
insanlar ve hayvanlar için vazgeçilmez beslenme aracına
dönüştüren özellik budur.
Kloroplastların yeryüzünde ürettikleri
madde miktarı yılda 200 milyar tonu bulmaktadır. Yaptıkları
üretim olağanüstü karmaşık bir kimyasal süreçtir ve
baş döndürücü bir hızda gelişir. Kloroplastın içinde
bulunan binlerce "klorofil"in ışığa verdiği tepki, saniyenin
binde biri gibi kısa bir sürede gerçekleşir. Bu hız
yüzünden klorofilde olan bir çok olay halen gözlemlenememektedir.
Fotosentezin aşamaları genel olarak anlaşılmıştır, fakat
ayrıntılar tamamen bir bilinmeyenler yumağıdır. Çünkü
kimyasal olarak taklit edilemez karmaşadaki bir sistem,
insanın kavrama sınırının çok ötesinde bir hızla işlemektedir.
Fotosentez iki aşamada meydana gelir. Bu
aşamalar "aydınlık evre" ve "karanlık evre" olarak adlandırılır.
Aydınlık evre kloroplastın thylakoid denilen ve disklere
benzeyen bölümünde yaşanır. Buradaki pigment molekülleri,
güneş ışığından aldıkları enerji sayesinde elektronlarını
kaybederler. Elektronların elektron taşıma sistemindeki
hareketleri sonucunda ortaya bir enerji paketi ve hammadde
olarak ATP ve NADPH ortaya çıkar. Karanlık evrede ise,
karbondioksit, aydınlık evre sonucunda ortaya çıkan
ATP ve NADPH'ın yardımları ile, şeker ve nişasta gibi
besin maddelerine dönüştürülür.
Bu anlatım, sözkonusu olayın binlerce kere
sadeleştirilmiş halidir, buna karşın yine de insana
karmaşık gelebilmektedir. Gerçekte, fotosentez sırasında
meydana gelen tepkimeler, anlatımı bu sayfalara sığmayacak
kadar uzundur. Dünya üzerinde hiçbir laboratuar kısaca
bahsettiğimiz bu enerji dönüşümünü yapmaya güç yetiremez.
Üstelik bu işlemler milimetrenin binde biri büyüklüğünde
bir organelde meydana gelmektedir. Bu organelin milimetrenin
yüzmilyonda biri kalınlığında olan çeperine yerleştirilmiş
bir sistem, güneş ışığı sayesinde gelen elektronları
kontrolü altına alır. Bu elektronları da insanlara besin
üretebilmek için enerji yapımında kullanır.
İşte bu mükemmel sistem, evrim teorisini
bir kez daha tümüyle çökertmektedir. Çünkü, fotosentezin
yürüyebilmesi için bütün enzim ve sistemlerin aynı anda
hücre içerisinde mevcut olması gereklidir. Eksik tek
bir basamak bütün sistemi etkisiz hale getirecektir.
Nitekim evrimci bilim adamları, fotosentezi açıklamada
-tıpkı hücredeki diğer kimyasal mekanizmalarda olduğu
gibi- çaresiz kalmışlardır. Bu tür bir "bilim adamı",
Prof. Dr. Ali Demirsoy, içine düştükleri aciz durumu
şöyle özetler:
"Fotosentez oldukça karmaşık bir olaydır
ve bir hücrenin içerisindeki organelde ortaya çıkması
olanaksız görülmektedir. Çünkü tüm kademelerin birden
oluşması olanaksız, tek tek oluşması da anlamsızdır." 13
Güneş enerjisini elektronik ya da kimyasal enerjiye
çevirmek, bilindiği gibi modern teknolojinin henüz yakın
zaman önce başarabildiği bir işlemdir. Bunun için yüksek
teknoloji ürünü aygıtlar kullanılmaktadır. Oysa gözle
görülemeyecek kadar küçük olan bitki hücresi, bu işi
tarihin başından beri istikrarlı bir biçimde yapmaktadır.
Bu işi yapar hale "tesadüfen" gelmiş olması ise, üstteki
evrimci itiraftan da anlaşıldığı gibi, kesinlikle mümkün
değildir.
O zaman ardı ardına sorular gelir. Metrenin
yüzmilyonda biri kalınlığında bir zara bir elektronu
kontrol altına almayı, daha sonra insanlara hizmet etmesi
için elektronu bir başka tepkimeye sokmayı kim öğretmiştir?
Tüm kademeler aynı anda hücre içine nasıl yerleştirilmiştir?
Nasıl olmuştur da, bitkilerin yeşil yaprakları, tüm
bir canlı dünyasının enerji deposu haline gelebilmişlerdir?
Cevap açıktır. Allah,
bitkilere böyle bir özellik vermiştir ve onlar da kendilerine
verilen görevi Allah'a boyun eğmiş olarak yürütmekten
başka bir şey yapmamaktadırlar. Nitekim Allah Kuran'da
şöyle der: "O, size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır;
siz de ondan yakıyorsunuz." (Yasin Suresi, 80)
Yeryüzündeki tüm
"yeşil ağaç"lar, tüm bitkiler, Allah'ın emriyle, topraktaki
su, mineraller ve gökteki karbondioksit insan için besin
ve oksijen üretmektedirler. Allah insanları "gökten
ve yerden rızıklandırmak" için bu canlıları araç kılmıştır.
Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle vurgular:Ey insanlar,
Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden
sizi rızıklandıran Allah'ın dışında bir başka yaratıcı
var mı? (Fatır Suresi, 3)
SONUÇ
Şüphesiz dünya üzerinde bir insanın yaratılmış
olmasından ve Yaratıcısı'nı tanımasından daha önemli
bir şey olamaz. Kitap boyunca yaptığımız da, her insan
için hayatta en çok önem teşkil eden bu konuyu anlatmaya
çalışmak oldu.
Kitap boyunca gördüğümüz gibi, Allah'ın
varlığı tüm delilleriyle ortadadır. Çünkü evrende ve
canlılarda var olan bilinçli tasarımlar, ancak yüksek
bir bilincin sonucu olarak ortaya çıkabilirler. Bu son
derece açık, yalın ve tartışmasız bir gerçektir.
Dahası bu gerçek, sizin için tüm yaşamınızdaki
en önemli konudur. Belki bu konuyu şimdiye kadar bu
denli önemli görmemiş, hatta üzerinde çok az düşünmüş
olabilirsiniz. Ancak, emin olun, sizi yaratmış olan
Allah'ı tanımak, başka her şeyden çok daha önemli ve
aciliyetlidir.
O'nun size verdiklerini bir düşünün; Hayatınızı
sürdürebilmeniz için özel yaratılmış, tüm detaylarıyla
ince ince planlanmış bir dünyada yaşıyorsunuz. Dünyaya
gelmek için ve bu düzeni sağlamak için hiçbir şey yapmadınız;
sizin bu konuda hiçbir katkınız olmadı. Sadece bir gün
gözünüzü açtınız ve kendinizi sayısız nimet içerisinde
buldunuz. Görebiliyorsunuz, duyabiliyorsunuz, hissedebiliyorsunuz...
Tüm bunların nedeni ise, O'nun sizi bu
şekilde yaratmış olmasıdır. Bir ayette şöyle denir:"Allah,
sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı
ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme ve gönüller
verdi." (Nahl Suresi, 78)Kuran'da belirtildiği
gibi, sahip olduğu herşeyi insana veren ve içinde yaşadığı
tüm evreni yaratan, Allah'tan başkası değildir.
O halde insana düşen de, kendisinin ve
her şeyin Yaratıcı'sı olan Allah'ı bilmek ve O'na şükredici
olmaktır.
... Sen yücesin,
bize öğrettiğinden
başka bizim
hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen,
hüküm ve
hikmet sahibi olansın.
(Bakara Suresi,
32)
|