|
SCIENTIFIC AMERICAN'IN ONBEŞ YANILGISINA
CEVAPLAR
Amerika'nın önde gelen bilim dergilerinden biri olan
Scientific American'ın Temmuz 2002 sayısında ilginç
bir yazı yayınlandı. Derginin editörü John Rennie tarafından
yazılan "15 Answers to Creationist Nonsense" (Yaratılışçı
Saçmalığa 15 Cevap) başlıklı yazıda, Darwinist fanatizminin
önemli örnekleri sergileniyordu. Başta başlığı olmak
üzere, yazıda yer alan tüm saldırgan üslup, aslında
yıllardır anlattığımız bir gerçeğin canlı teyidi idi:
Darwinistler, evrim teorisine tamamen dogmatik bir biçimde
bağlıdırlar. Eleştirilere karşı verdikleri tahammülsüz,
öfkeli ve bağnaz tepkiler, sahip oldukları dogmatizmin
bir sonucudur.
Bu makalede Scientific American'ın bahsedilen yazısındaki
yanılgılar ve yanıltmalar incelenecektir .
Zor Sorulardan Kaçmak
Eğer bir konuda, karşı çıktığınız bir tezin 15 sorusuna
cevap getirecekseniz, soruların her birinde elle tutulur
bir konuyu ele almanız beklenir. Ama eğer karşı tarafın
gerçek sorularını ele almak yerine, hayali sorular üretir
ve bunların cevaplarıyla zaman harcarsanız, sizi izleyenler
inandırıcılığınızdan haklı olarak kuşku duyarlar. Çünkü
gerçek sorularla yüzleşmekten kaçınmak, kendi kendinizi
veya sizi izleyenleri aldatmaya çalıştığınızı gösterir.
Scientific American'ın "15 Soru"su da, tam bir "gerçeklerle
yüzleşmekten kaçınma" yöntemidir. Soruların bir kaçı,
daha ilk başta bu yönden kendini ele vermektedir:
"Evrim sadece bir teoridir. Bir gerçek veya bilimsel
kanun değildir."
"Evrim bilim dışıdır, çünkü deneye veya gözleme tabi
değildir. Hiçbir zaman gözlemlenmemiş ve asla tekrar
edilemeyecek olaylar hakkında iddialarda bulunur."
"Eğer insanlar maymunlardan geldilerse,
hala neden maymunlar var?"
Üstteki soruların hiçbiri, evrim teorisine karşı eleştiri
getiren bilim adamlarınca dile getirilen itirazlar değildir.
Darwinizm'i ciddi biçimde eleştiren herkes, "teori"
kavramının ne anlama geldiğini bilmekte ve geçmişte
yaşanmış olaylara dair bilimsel araştırmaların gözlem
ve tekrarlama yöntemleriyle yürütülemeyeceğini kabul
etmektedir. Aynı şekilde, insanın kökeni konusundaki
Darwinist tezi ciddi bir biçimde eleştiren hiçbir bilim
adamı da, "maymunlardan geldiysek, hala neden maymunlar
var" gibi komik bir itiraz öne sürmemektedir.
Kuşkusuz makalenin yazarı olan John Rennie de bunları
biliyor olmalıdır. Buna rağmen üstteki üç komik soruyu
"yaratılışçıların itirazları" gibi sunması ve bunlara
tatminkar cevaplar verdiğini düşünerek avunması, Rennie'nin
"kaçak güreştiğini" göstermektedir. Eğer gerçekten "yaratılışçılara
cevap" vermek istiyorsa; hayvan filumlarının tamamına
yakınının nasıl olup da Kambriyen devirde bir anda ortaya
çıktıkları; neden canlıların genetik bilgisini geliştiren
bir mutasyon örneğine hiçbir zaman rastlanmadığı; veya
neden Darwin'e göre milyarlarcası bulunması gereken
ara form fosillerinden eser olmadığı gibi gerçek sorulara
cevap vermelidir.
Rennie'nin cevaplandırmaya çalıştığı -ve çoğu yine
"kolay soru" sayılabilecek olan- diğer sorular hakkındaki
gerçekler ise aşağıda sırayla ele alınmıştır.
Doğal Seleksiyon Hakkındaki Yanılgı
I (Soru 2)
Scientific American editörü John Rennie, 15 sorusunun
ikisinde doğal seleksiyon kavramını ele almaktadır.
Bunların ilkinde (soru 2) doğal seleksiyonun bir tötoloji
(yani kısır döngü mantığı) olduğu yönündeki itirazı
cevaplamaya çalışmaktadır. İkincisinde ise (soru 11)
doğal seleksiyonun mikroevrim sağlayabileceği ancak
makroevrim sağlamadığı yönündeki itiraza yanıt vermeye
uğraşmaktadır.
 |
İlk makalede Rennie'nin referans verebildiği tek örnek,
Peter P. Grant'in Galapagos adalarındaki ispinozlar
üzerinde yaptığı ünlü gözlemlerdir. Rennie, bu örneği
kısaca "population shifts in the wild" (doğadaki popülasyon
değişimleri) olarak tanımlamakta ve doğal seleksiyonla
evrime delil saymaktadır. Oysa Peter P. Grant'in çalışmaları,
Galapagos'taki ispinoz popülasyonlarının doğal şartlardaki
değişimlere göre sadece "dalgalandıklarını", yani belirli
bir yönde değişim geçirmediklerini göstermiştir. Dahası,
13 ayrı tür olarak tanımlanan bu ispinoz popülasyonlarının
gerçekte çok daha az sayıda türe ayrıldıklarını ve bunun
da ötesinde, söz konusu farklı türlerin birbirleriyle
birleşme eğiliminde olduklarını ortaya koymuştur. Bunların
anlamı; doğal seleksiyonun Galapagos adalarındaki ispinoz
türleri üzerinde evrim (yani belirli bir yönde gelişme
ve yeni tür oluşumu) sağlamadığıdır.
Biyolog Jonathan Wells, Evrimin İkonaları adlı önemli
kitabında Grant'in çalışmasını bütün detaylarıyla ele
almış ve yukarıda belirttiğimiz sonucu gözler önüne
sermiştir. Rennie'nin buna rağmen hala ve ısrarla Grant'in
Galapagos gözlemlerine atıfta bulunması, tek kelimeyle
çaresizlik ifadesidir.
Doğal Seleksiyon Hakkındaki Yanılgı
II (Soru 11)
Rennie'nin doğal seleksiyon hakkındaki ikinci soruda
(soru 11'de) yaptığı küçük kaçamak da ilgi çekicidir.
Soru şudur:
"Doğal seleksiyon mikroevrimi açıklayabilir, ama yeni
türlerin ve daha üst yaşam kategorilerinin kökenini
açıklayamaz."
Rennie'nin bu soruya verdiği cevap ise, Ernst Mayr'ın
bilim dünyasının gündemine getirdiği "allopatrik türleşme"
kavramına dayanmaktadır.
Buradaki yanılgıyı göstermek için, öncelikle "allopatrik
türleşme" kavramını ve bunun temeli olan "coğrafi izolasyon"u
belirtmek gerekir: Bilindiği gibi her canlı türü içinde,
genetik varyasyondan kaynaklanan farklılıklar vardır.
Eğer bu türe ait canlıların arasına coğrafi bir engel
girerse, yani birbirlerinden "izole" olurlarsa, o zaman
birbirinden kopmuş olan bu iki grubun içinde büyük olasılıkla
farklı varyasyonlar ağır basmaya başlar. Aynı türe ait
olmalarına rağmen, aralarında belirgin morfolojik farklar
bulunan bu gibi varyasyonlara "alt tür" adı verilir.
Rennie'nin bahsettiği türleşme iddiası buradan sonra
devreye girer. Bazen, coğrafi izolasyon yoluyla birbirlerinden
kopmuş olan A ve B varyasyonları, bir şekilde yeniden
biraraya getirildiklerinde, birbirleri ile çiftleşmezler.
Çiftleşmedikleri için de, modern biyolojinin "tür" tanımlamasına
göre, "alt tür" olmaktan çıkıp, "ayrı türler" haline
gelmiş olurlar. Buna "türleşme" (speciation) adı verilir.
Ancak burada iki önemli nokta vardır:
1. Birbirlerinden izole olmuş olan A ve B varyasyonları,
biraraya geldiklerinde çiftleşmiyor olabilirler. Ama
bu olgu çoğu zaman "çiftleşme davranışı"ndan kaynaklanır.
Dolayısıyla aslında genetik bilgi açısından hala aynı
türe aittirler. (Nitekim bu nedenle "tür" kavramı biyolojide
tartışma konusu olmaya devam etmektedir.)
2. Asıl önemli nokta ise, "türleşme"nin, bir genetik
bilgi artışı değil, aksine genetik bilgi kaybı anlamına
gelmesidir. Ayrışmanın nedeni, varyasyonlardan birinin
veya her ikisinin yeni bir genetik bilgi edinmiş olmaları
değildir. Böyle bir genetik bilgi eklenmesi yoktur.
Aksine, daha önceden farklı genetik bilgileri aynı anda
barındıran popülasyon yerine, şimdi genetik bilgi yönünden
daha fakirleşmiş iki popülasyon vardır.
Scientific American dergisinde
yayınlanan yazı, Darwinist fanatizminin tipik
bir örneği niteliğindeydi. |
Dolayısıyla Rennie'nin evrim örneği olarak gösterdiği
"türleşme"nin evrim teorisini destekler hiçbir yönü
yoktur. Çünkü evrim teorisi, canlı türlerinin hepsinin
basitten komplekse doğru rastlantılar yoluyla türediği
iddiasındadır. Dolayısıyla bu teorinin dikkate alınabilmesi
için, ortaya "genetik bilgiyi artırıcı mekanizmalar"
koyabilmesi gerekir. Bu konuyu açıkladıktan sonra, Scientific
American editörü Rennie'nin ikinci bir yanılgısına (daha
doğrusu yanıltmasına) gelelim.
Dikkat ederseniz, Rennie, 11 no.lu "yaratılışçı" soruyu;
"Doğal seleksiyon mikroevrimi açıklayabilir, ama yeni
türlerin ve daha üst yaşam kategorilerinin kökenini
açıklayamaz." diye sormaktadır. Yani soruda, hem türlerin,
hem de, "daha üst yaşam kategorilerinin" kökeninden
söz etmektedir.
Oysa cevapta sadece türlerin kökeninden bahis vardır!
(O da yukarıda açıkladığımız gibi geçersiz bir açıklamadır.)
Rennie, türden daha üst kategoriler olan cins, aile,
takım, sınıf veya filum gibi kategorilerin kökeninden
hiç söz etmemekte, bu konuda bir açıklama yapmamaktadır.
Bu üslup, büyük olasılıkla dikkatsiz okuyucuları ikna
etmeye yöneliktir: Sadece "15 Soru"yu okuyup, altındaki
uzun (ama boş) cevapları okumaktan sıkılan okuyucular,
Rennie'nin tüm bu sorulara gerçekten cevap verdiğini
sanacaklardır.
Darwinizm'in savunucularının bu gibi yöntemlere başvurmaları,
teorinin ne denli büyük bir çıkmaz içinde olduğunu bize
bir kez daha göstermektedir.
Rennie'nin doğal seleksiyon konusunda yazdığı son açıklama
ise, doğal seleksiyon dışında da evrim mekanizmaları
olabileceği yönündedir. Bu konuda verdiği tek örnek,
evrimcilerin mitokondrinin kökeni konusunda uzun süredir
dile getirdikleri bir spekülasyondan ibarettir. Kendisi
bir spekülasyon olan evrim teorisini desteklemek için
kanıta değil de spekülasyona başvurmak, kuşkusuz ancak
evrimcilerin umutsuzluğunun bir göstergesi olabilir.
İnsanın Kökeni Hakkındaki Yanılgı
(Soru 3)
John Rennie, yazısındaki 3. soruda insanın kökenine
de değinmekte ve şöyle yazmaktadır:
Evrim, insanın bilinen ilk ataları (yaklaşık 5 milyon
yıl öncesi) ile anatomik yönden modern insanların (yaklaşık
100.000 yıl önce) ortaya çıkışı arasında, insansı yaratıklardan
oluşan bir seri bulunmasını ve bunların giderek daha
az maymunsu ve daha modern yapılara sahip olmasını öngörür.
Ve nitekim fosil kayıtları da bunu göstermektedir.
Oysa evrimcilerin, geçmişte yaşamış canlıları teorilerine
göre arka arkaya diziyor olabilmeleri, bu canlıların
gerçekte böyle bir evrim geçirdiklerini göstermez. Nitekim
John Rennie'nin meslektaşı olan Nature dergisinin editörü
Henry Gee de aynı kanıdadır. Gee, 1999 basımı In Search
of Deep Time adlı kitabında "insanın evrimi ile ilgili
5 ila 10 milyon yıl öncesine ait tüm fosil kanıtlarının
küçük bir kutuya sığabilecek kadar az olduğunu" söyler.
Gee'nin bundan vardığı sonuç ilginçtir:
Ata-torun ilişkilerine dayalı insan evrimi şeması,
tamamen gerçeklerin sonrasında yaratılmış bir insan
icadıdır ve insanların ön yargılarına göre şekillenmiştir...
Bir grup fosili almak ve bunların bir akrabalık zincirini
yansıttıklarını söylemek, test edilebilir bir bilimsel
hipotez değil, ama gece yarısı masallarıyla aynı değeri
taşıyan bir iddiadır -eğlendirici ve hatta belki yönlendiricidir,
ama bilimsel değildir.1
John Rennie'nin yazdıklarını inceledikçe, evrimin bir
"geceyarısı masalı" olduğu daha da iyi ortaya çıkmaktadır.
Bilim Adamlarının Evrime Olan
İnancı Hakkındaki Yanılgı (Soru 4)
John Rennie'nin Darwinizm'i savunmaya çalışırken öne
sürdüğü bir diğer açıklama, evrim teorisinin bilim dünyasında
yaygın bir kabul gördüğü yönündedir.
Bir görüşün yaygın kabul görmesinin genelde iki farklı
nedeni olabilir: Ya bu görüşü kanıtlayan pek çok delil
vardır, ya da sistem insanlara bu görüşü bir şekilde
empoze etmektedir. Evrim teorisinin ardındaki "yaygın
bilimsel destek" hikayesinde de ikinci durum geçerlidir.
Akademik dünya, bilimi materyalist felsefeyle özdeş
zanneden büyük bir yanılgının etkisi altındadır ve bu
dünyanın liderleri, bu yanılgıyı diğer bilim adamlarına
empoze etmektedirler. Evrime karşı çıkmak, bilime karşı
çıkmak gibi gösterilirse, bilim adamları bu konuda nasıl
özgürce eleştiri yapabilirler?
Gazete ve dergilerde sık
sık görmeye alıştığımız bu çizimler kesinlikle
bilimsel değildir. Sadece evrimcilerin hayallerini
yansıtır. |
Aslında John Rennie'nin bizzat kendi yazısı, evrim
konusundaki fikri diktatörlüğün izlerini taşımaktadır.
Rennie yazısının başlığında yaratılışı "saçmalık" olarak
göstermektedir. Bilimsel bir dergi bu konuda böyle bir
başlık kullanıyorsa, o konunun özgür tartışma zemininde
tartışıldığı söylenebilir mi? Rennie derginin sunuş
yazısında daha da saldırganlaşmakta ve yaratılışı savunmanın
"düz dünya kozmolojisi"ni savunmak kadar bilim dışı
olduğunu söylemektedir. Ana yazısında ise yaratılışı
savunanlardan "sahtekar yaratılışçılar" diye söz etmektedir.
(s. 65) Darwinizm konusunda bu denli büyük bir fanatizm
sergileyen insanların yönettiği bilim dergilerinin bu
konuda objektif oldukları düşünülebilir mi? Bu denli
büyük bir fikri baskı ortamında, makalelerini bilimsel
dergilerde yayınlatmak zorunda olan bilim adamları nasıl
Darwinizm'i eleştirebilirler? Kaç kişi "kral çıplak"
demeyi göze alabilir?
John Rennie'nin makalesinde yer alan ve eğitim seviyesi
arttıkça yaratılışa olan inancın azaldığını gösteren
tablo da (s. 65), Darwinist düşünce diktatörlüğünü ifade
etmekten başka bir anlam içermemektedir. Üniversitelerin
dogmatik Darwinistler tarafından kontrol edildiği bir
eğitim sisteminin Darwinist bireyler yetiştirmesinden
daha doğal bir şey olamaz.
Ancak bilimin güzel tarafı, baskıların uzun vadede
başarısız olmalarıdır. Darwinizm tapınağının çatırdamakta
olan temelleri, özgür bilimin yakında bu dogmayı tamamen
yıkacağının habercisidir.
Alıntıların Çarpıtılması İddiası
(Soru 5)
John Rennie okuyucularının zihninden Darwinizm'le ilgili
tüm kuşkuları silebilmek için uğraşırken, yaratılışçıların
evrimci otoritelerden yaptığı alıntıları gündeme getirmekte
ve bu alıntıların hep çarpıtıldığını iddia etmektedir.
Rennie'ye göre kendilerinden alıntı yapılan bilim otoriteleri
hep evrimcidir, ancak sözde "dürüst olmayan yaratılışçılar",
bu kişileri evrim karşıtı gibi göstermektedirler.
Oysa gerçek daha farklıdır. Yaratılışçılar evrimci
otoritelerden alıntı yaparken bu kişilerin evrim karşıtı
olduklarını iddia etmemektedirler. Stephen Jay Gould,
Alan Feduccia ya da Henry Gee... Bu bilim adamlarının
"evrim karşıtı" olduklarını kimse iddia etmemektedir.
Ama bu ve benzeri pek çok evrim yanlısı bilim adamı,
evrim teorisinin açıklarını görmüş ve bunları dile getirmişlerdir.
Bu konudaki açıklamalarının alıntılanmasından daha doğal
bir şey ise olamaz.
Bu alıntı bolluğunun nedeni ise, evrim teorisinin bir
spekülasyonlar yumağı olmasıdır. Ortada evrim lehinde
somut kanıtlar olmadığı için, evrimciler hemen her konuda
spekülasyon geliştirmektedir. Spekülasyonlar eldeki
bilgilere uymadığı için de sürekli açık vermekte ve
bu durum çeşitli bilim adamları tarafından ifade edilmektedir.
Hayatın Kökeni ve John Rennie'nin
Çırpınışları (Soru 7)
Daha önceki 6 soruda dile getirdiği spekülasyonlardan
sonra John Rennie 15 sorunun 7.sinde nihayet gerçekten
önemli bir konuya el atmaktadır: Yaşamın Kökeni. İlk
canlı nasıl ortaya çıkmıştır?
Bu soru karşısında Rennie'nin tek yaptığı şey, Alexander
Oparin'den (1920'lerden) bu yana evrimciler tarafından
ileri sürülen senaryoyu bir kaç cümleyle özetlemekten
ibarettir. "Hayatın kökeninin hala bir sır olduğunu"
kabul ettikten sonra, Rennie senaryoyu şu şekilde inandırıcı
kılmaya çalışmaktadır:
...Ama biyokimyacılar, ilkel nükleik asitlerin, amino
asitlerin ve yaşamın diğer yapıtaşlarının kendi kendilerini
oluşturabileceklerini ve kendini-kopyalayan, kendine-yeterli
birimler şeklinde organize edebildiklerini göstermişler
ve hücresel biyokimyanın temellerini atmışlardır.
PROTEİN SENTEZİ
Canlı hücresini oluşturan
proteinlerden tek bir tanesinin oluşumu dahi çok
kompleks işlemler gerektirir. Evrimciler ise,
proteinleri oluşturan amino asitlerin dahi tesadüfler
sonucunda nasıl oluştuğunu açıklayamamaktadırlar. |
Rennie hayatın kökeni gibi kritik bir konuyu bu denli
yüzeysel bir açıklama ile geçiştirmekte haklıdır; çünkü
detaya girme şansı yoktur. Üstteki cümleyi biraz detaylandırarak
ele alırsak, Rennie'nin iddiasının tamamen gerçek dışı
olduğunu görürüz:
1. Öncelikle, "primitif nükleik asitler, amino asitler
ve diğer yapıtaşları"nın ilkel dünya atmosferinde nasıl
oluştuğu sorusu, Rennie'nin iddiasının aksine, evrimciler
için büyük bir çıkmazdır. Bu sorunun Stanley Miller'in
öncülük ettiği ilkel atmosfer deneyleriyle çözüldüğünü
sanmışlardı, ancak 1970'lerin sonundan itibaren ilkel
atmosferin metan-amonyak temelli olmadığı ve bol miktarda
oksijen içerdiği anlaşılmış ve bu nedenle amino asitler
gibi en basit organik moleküllerin bile ilkel atmosferde
sentezlenmesinin imkansız olduğu ortaya çıkmıştır.
2. Eğer nükleik asitler veya amino asitler gibi basit
yapıtaşlarının bir şekilde ilkel atmosferde sentezlendiğini
(veya Rennie'nin üstteki satırlarından sonra iddia ettiği
gibi dış uzaydan geldiklerini) varsaysak bile, bu varsayım
evrim teorisine hiçbir şey kazandırmamaktadır. Çünkü
mesele, bu basit organik bileşiklerin, olağanüstü bir
kompleksliğe ve genetik bilgiye sahip olan canlı hücresine
nasıl dönüştüğüdür. Rennie'nin iddiasının aksine, basit
moleküllerin "kendi kendilerini organize ederek" kendini
kopyalayan ve kendine yeten (yani canlı) organizmalara
dönüştüğü asla gözlemlenmemiş, bunun mümkün olduğunu
gösteren en ufak bir gözlem, deney ve hatta teorik açıklama
bile yapılamamıştır.
Kısacası Rennie'nin evrim teorisinin hayatın kökeni
konusundaki büyük açmazını ört-bas etmek için yaptığı
açıklama hiçbir değer taşımamaktadır. Rennie'nin bu
konunun sonunda yazdığı aşağıdaki satırlar ise, hem
bu yenilgiyi itiraf etmesi hem de yaratılış karşısındaki
ön yargısını göstermesi açısından ilginçtir:
Yaratılışçılar bazen bilimin yaşamın kökenini açıklamaktaki
mevcut yetersizliğine işaret ederek tüm evrimi geçersiz
kılmaya çalışmaktadırlar. Ancak eğer dünyadaki yaşamın
evrimsel olmayan bir kökeni olsaydı (örneğin, ilk hücreleri
milyarlarca yıl önce uzaylılar getirmiş olsalardı) bile,
evrim yine de sayısız mikroevrimsel ve makroevrimsel
çalışma ile güçlü şekilde kanıtlanmış olacaktı.
Bu satırları analiz ettiğimizde ilginç gerçeklerle
karşılaşırız:
1. Dikkat edilirse Rennie evrim teorisinin hayatın
kökenini açıklayamadığını kabul etmekte, ancak bunun
"şimdilik" olduğunu belirtmektedir. Yani, gelecekte
bir gün bu konuda evrim lehinde bulgular elde edileceğini
ummaktadır. Bu şekilde geleceğe randevu vermek, evrim
teorisine olan inancın, bilimsel bulgulardan değil,
felsefi kabullerden kaynaklandığını gösterir. Rennie'nin
bu yaklaşımı, Karl Marx'ın teorilerinin mevcut sosyal
ve siyasi verilere uymadığını gören, ama buna rağmen
gelecekte bir gün o beklenen "proletarya devrimi"nin
gerçekleşeceğine inanan dogmatik bir Marksistten farklı
değildir.
2. Rennie yaşamın kökeninin bilinçli bir tasarımla
da açıklanabileceğini, bilimin bu sonuca varabileceğini
kabul etmekte, ancak nedense bu bilinçli tasarımın kaynağı
olarak uzaylıları göstermektedir. "Uzaylılar" tezi Rennie'nin
makalesinin bir yerinde daha (Soru 3'ün cevabında) geçmektedir.
İlginç olan ise, "uzaylılar" tarafından yapılmış bir
bilinçli tasarımın varlığına ihtimal tanıyan Rennie'nin,
bir Yaratıcının müdahalesini kesinlikle reddetmesidir.
Bu da Rennie'nin Darwinizm'e olan bağlılığının ve yaratılış
gerçeğine olan tepkisinin, gerçekte felsefi ön yargılarından
kaynaklandığını göstermektedir.
3. Rennie'nin yaşamın kökeninde bilinçli tasarım bulunabileceğini
kabul etmesi, ancak daha sonraki doğa tarihi boyunca
bunun varlığını reddetmesi de yine tamamen ön yargılı
ve bilimsel bir dayanağı olmayan bir tutumdur. Çünkü
yaşamın kökeninde ortaya çıkan bilinçli tasarım gerçeği
kadar, diğer pek çok kompleks organik sistemin kökeninde
de açık bilinçli tasarım kanıtları vardır. Rennie'nin
bunları gözardı edebilmek için, "kuvvetle teyid edilmiş"
gibi okuyucuları etkilemeye yönelik etkileyici ifade
kalıpları kullanması, sorunu çözmemektedir.
Rennie'den Dawkins Tarzı Küçük
Oyunlar (Soru 8)
Evrim teorisinin en büyük yanılgısı, canlıları bilinçsiz
doğa mekanizmalarının ürünü saymasıdır. Rennie 8. soruda
bu itirazı cevaplandırmaya çalışmış, ancak kendi adına
hayal kırıklığına neden olmuştur. "Canlılıktaki komplekslik
tesadüflerle açıklanamaz" itirazına karşı Rennie'nin
"cevabı", bakın şu şekildedir:
Tesadüf evrimde bir rol oynar (örneğin, rastlantısal
mutasyonlar yeni özelliklerin oluşumuna yol verebilirler),
ama evrim, organizmaları, proteinleri veya diğer birimleri
oluşturmak için sadece tesadüfe dayanmaz. Tam tersine;
evrimin temel mekanizması olan doğal seleksiyon, "istenen"
(adaptasyon sağlayan) özellikleri korumak ve "istenmeyen"
(adatasyon sağlamayan) özellikleri elemek yoluyla tesadüfi
olmayan bir değişim sağlar.
Bu bir cevap değildir, çünkü zaten herkes bunu bilmektedir.
Evrim teorisine göre, tüm canlılar "tesadüfler" (mutasyonlar)
ve bunların yararlı olanlarını seçtiği varsayılan "doğal
seleksiyon" tarafından üretilmiştir.
Mesele şudur: Doğal seleksiyon bilinçli bir mekanizma
değildir. Dolayısıyla eğer bir tesadüfi değişimi seçecekse,
bunun mutlaka organizmaya belirgin bir avantaj sağlaması
gerekir. Ancak canlılardaki pek çok kompleks organ,
eksiksiz olmadıkları sürece bir avantaj sağlamaz. Dolayısıyla
doğal seleksiyonun bunlara yönelik bir seçme yapması
mümkün değildir. (Kaldı ki yaşamın kökeni konusunda,
ortada bir canlılık ve dolayısıyla rekabet bulunmadığı
için, doğal seleksiyon hiç yoktur.)
Rennie evrim teorisinin bu büyük çıkmazını tamamen
gizlemeye çalışmakta, bunun için de Richard Dawkins'inkilere
benzer bir çocuk kandırma yöntemi kullanmaktadır. Verdiği
örnek, 13 harften oluşan "TOBEORNOTTOBE" (OLMAKYADAOLMAMAK)
ifadesinin, bir seleksiyon yöntemi sonucunda, bilgisayar
tarafından 336 denemede oluşturulmasıdır.
Evrimciler bu örneklere gerçekten inanıyorlar mı, yoksa
konuyu yeterince incelememiş okuyucular karşısında durumu
kurtarmak için mecburen mi bunları kullanıyorlar? Bu
gerçekten bir merak konusudur... Bu örneğin çok basit
ve açık bir yanıltmaya dayandığı ortadadır. "TOBEORNOTTOBE"
ifadesini oluşturan bilgisayar, bu ifadeyi oluşturmak
için programlanmaktadır. En sonda varılacak olan sonuç,
baştan bellidir. Program, 13 hanelik boşluklara harfleri
rastgele koymakta, ama gerekli harf önceden belirlenmiş
olan kalıba oturduğunda, bunu seçmektedir. Yani ortada
henüz "TOBEORNOTTOBE" ifadesi yokken, ilk harfin T olması
gerektiğini bilmekte ve oraya T geldiğinde bunu seçip
sabitlemektedir.
Kısacası ortada önceden belirlenmiş bir plan ve bu
plana göre bilinçli olarak çalışan bir seçme mekanizması
vardır.
Oysa evrim teorisi, canlıların önceden belirlenmiş
bir plan olmadan ve bilinçsiz bir seçme mekanizmasıyla
oluştuğunu savunmaktadır. Yani Rennie'nin verdiği örnek,
konuyla tamamen ilgisizdir.
Termodinamiğin İkinci Kanunu
Hakkındaki Yanılgılar (Soru 9)
Evrimcilerin termodinamik konusundaki iddiaları klasik
bir kaç yanılgıya ve yanıltmaya dayalıdır ve John Rennie
de bunları tekrarlamıştır.
İlk yanılgı, "düzenli" (ordered) yapılar ile organize
yapılar arasındaki farkın gözardı edilmesidir. Rennie,
mineral kristallerini ve kar tanelerini örnek vermekte,
ve bunların "kompleks" yapısının doğal süreçlerle spontane
olarak oluştuğunu belirtmektedir. Oysa bu yapılar "kompleks"
değil, "organize"dir.
Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Deniz kenarında
dümdüz uzanan bir kumsal düşünün. Güçlü bir dalga kıyıya
vurduğunda, bu kumsalda bazı büyüklü küçüklü kum tepecikleri,
kumda dalgalanmalar oluşturur. Bu bir "düzenleme" işlemidir:
Deniz kıyısı açık bir sistemdir ve içeri doğru enerji
akışı (dalga) kumsalın başlangıçtaki tekdüze görünümünü
basit şekillere sokabilir. Termodinamik anlamda burada
eskiye göre bir düzen oluşturabilir. Fakat şunu belirtmek
gerekir ki, aynı dalgalar deniz kıyısında kumdan bir
kale yapamazlar. Eğer kumdan yapılmış bir kale görürsek,
bunu birinin yaptığından eminizdir. Çünkü kale "organize"
bir sistemdir. Yani belli bir tasarıma ve bilgi içeriğine
(enformasyona) sahiptir. Bilinçli bir kimse tarafından
planlı bir biçimde, her parçası düşünülerek yapılmıştır.
|

|
Amerikalı bilim adamları Thaxton, Bradley ve Olsen
The Mystery of Life's Origin (Canlılığın Kökeninin Sırrı)
adlı kitaplarında, düzenli sistemler ile organize sistemler
arasındaki farkı ve evrimcilerin bunu karıştırma yanılgısını
şöyle açıklarlar:
.. Prigogine, Eigen ve diğerleri buna benzer bir 'kendi
kendine organize olma'nın organik kimyanın esası olabileceğini
ileri sürerler ve bunun da canlı sistemler için gerekli
olan son derece kompleks molekülleri açıklayabilme potansiyeline
sahip olduğunu iddia ederler. Fakat bu paralellikler
hayatın kökeni sorusuyla alakasızdır. Bunun ana nedeni,
bunların düzen ve kompleksliği ayırt etmeyi başaramamalarıdır.2
John Rennie'nin açık sistemler hakkındaki iddiası da
klasik bir evrimci yanılgıdır. Dışarıdan enerji alan
açık sistemlerde entropi azalması olabilir, ama bu üstte
belirttiğimiz gibi "düzenlilik" sağlayabilir, "organizasyon"
sağlayamaz. Organizasyon sağlanması için, bu ham enerjiyi
kullanılabilir hale getirecek özel mekanizmalar gerekir.
Örneğin bir arabanın, benzindeki enerjiyi işe dönüştürmesi
için motora, transmisyon sistemlerine ve bunları idare
eden kontrol mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Böyle bir
enerji dönüştürücü sistem olmasa, arabanın benzindeki
enerjiyi kullanabilmesi mümkün olmayacaktır.
Aynı durum canlılık için de geçerlidir. Canlılığın
enerjisini Güneş'ten aldığı doğrudur. Fakat Güneş enerjisi,
ancak canlılardaki inanılmaz komplekslikteki enerji
dönüşüm sistemleri (örneğin bitkilerdeki fotosentez,
insan ve hayvanlardaki sindirim sistemleri) sayesinde
kimyasal enerjiye çevrilebilmektedir. Örneğin, midesi
ve bağırsakları olmayan bir insan en kalorili gıdaları
da yese bu gıdalardaki enerjiyi kullanamaz ve ölür.
Bu tür enerji dönüşüm sistemleri olmasa hiçbir canlı
varlığını devam ettiremez. Güneş'in de enerji dönüşüm
sistemi olmayan bir canlı ya da cansız bir varlık için,
yakıcı, bozucu ve parçalayıcı bir enerji kaynağı olmaktan
başka bir anlamı yoktur.
Mutasyonlar (Soru 10)
Bu soruda John Rennie evrim teorisinin en temel sorunlarından
birine cevap verirmiş gibi görünmeye çalışmaktadır.
Sorun, mutasyonların canlıların genetik bilgisini hiçbir
zaman artırmamalarıdır. Rennie, bunun aksini iddia etmekte,
mutasyonların genetik bilgi artışı (dolayısıyla evrim)
sağlayabileceğini ileri sürmektedir. Bunun ciddiye alınabilmesi
içinse elbette örnek gerekir. Ama, Rennie'nin verdiği
örnekler geçerli değildir.
|

Mutasyona uğramış meyve
sineğinin bacaklarında ve kafasında fazladan göz
gelişmiştir.
|
Rennie'nin ilk örneği bakterilerin antibiyotik direncidir.
Bu konu evrimci literatürün en popüler örneklerinden
biridir. Ancak evrimciler bu konuda yanılmaktadırlar.
Bakteriler antibiyotiklere kimi zaman mutasyonların
etkisiyle direnç gösterebilmektedirler gerçekten; ama
söz konusu mutasyonlar bu bakterilere yeni bir genetik
bilgi sağlamamakta, aksine bunlarda yapısal dejenerasyona
neden olmaktadır. İsralli biyofizikçi Dr. Lee Spetner'ın
çok detaylı olarak açıkladığı streptomicin bağışıklığında
olduğu gibi: Bazı bakterilerin streptomicine karşı bağışıklık
kazanmaları, ribozomlarını etkileyen ve yapısal olarak
bozan bir mutasyondan kaynaklanmaktadır. Bu mutasyon
antibiyotik bağışıklığı konusunda bakteriye yarar sağlasa
da, gerçekte ribozomun işlevini azaltan bir genetik
bilgi kaybıdır. Spetner'ın belirttiği gibi, bu gibi
mutasyonlar evrim teorisini ihtiyaç duyduğu mutasyonlar
değildir. (Spetner, Not By Chance, 1997)
Rennie'nin mutasyonlar konusundaki ikinci örneğinin
geçersizliği ise, zaten kendi satırlarından anlaşılmaktadır:
Örneğin meyve sineklerinde Antennapedia adı verilen
mutasyon, bacakların normalde antenlerin bulunduğu yerden
çıkmasına neden olmaktadır. Bu anormal organlar fonksiyonel
değildirler ama varlıkları, bizlere genetik hataların,
doğal seleksiyonun muhtemel kullanımlar için test edebileceği
kompleks yapılar üretebileceklerini göstermektedir.
Bazı mutasyonların canlılar üzerinde büyük morfolojik
değişiklikler oluştuğunu herkes bilmektedir ve bunun
tek başına evrim teorisine kazandırdığı hiçbir şey yoktur.
Soru şudur: Bu mutasyonların neden olduğu morfolojik
değişiklikler canlılara yeni ve yararlı özellikler kazandırmakta
mıdır? Hayır. Böyle bir örnek yoktur. Nitekim Rennie
de bunu itiraf etmekte ve sözünü ettiği mutasyonun sineklere
fonksiyonel olmayan (yani sakat) ve normalde antenlerin
bulunması gereken yerden çıkan bacaklar verdiğini söylemektedir.
Canlıları sakat bırakan bir sürecin onları evrimleştirdiğine
nasıl inanılabilir? Ve John Rennie bunu nasıl olup da
evrime delil olarak öne sürmektedir? Açıkçası bu sorulara
cevap bulmak çok zordur.
Rennie'nin mutasyon konusundaki son paragrafında ise,
nokta mutasyonlarının ötesinde yer alan daha büyük genetik
değişimlerden söz edilmektedir. Ama sorun yine aynıdır:
Bu gibi değişimlerin canlılarda genetik bilgi artışı
sağladığı hiçbir zaman gözlemlenmemiştir. Zaten Rennie
bu sefer örnek vermeye bile çalışmamıştır.
Globin konusunda yaptığı yorum ise, evrimci bir spekülasyonu
aktarmaktan ibarettir. Söz konusu speküasyon, farklı
canlıların karşılaştırmalı DNA analizlerinden yola çıkılarak,
bunların globin yapıları arasında evrimsel bir bağ kurulmasıdır.
Dikkat edilirse burada açık bir "kısır döngü mantığı"
vardır: Karşılaştırmalı DNA analizlerinden yola çıkılarak
kurulan evrimsel akrabalıklar, canlıların ortak bir
atadan geldikleri varsayımına dayanmaktadır. Dolayısıyla
zaten evrimin doğru olduğu varsayılarak kurulan bu teorik
akrabalıkları evrime kanıt olarak göstermek, aynı iddiayı
tersten ifade etmekten başka bir şey değildir.
Ara Formlar Sorunu (Soru 13)
John Rennie 15. soruda evrim teorisinin en büyük açmazlarından
biri olan ara formların yokluğu konusunu ele almaya
çalışmış, ancak diğer konularda olduğu gibi burada da
tatminkar bir cevap verememiş, sadece bazı evrimci spekülasyonları
aktarmıştır. İleri sürdüğü ara formların durumu sırasıyla
şöyledir:
Archaeopteryx: Rennie, tüm zamanların en büyük ara
form adayı olan Archaeopteryx'in sürüngenler ve kuşlar
arasında ara form olduğunu, ancak "yaratılışçıların"
bunu kabul etmeyerek bu canlı için "bazı sürüngensel
özelliler taşıyan soyu tükenmiş bir kuş" dediklerini
yazmaktadır. Oysa Archaeopteryx için bu yorumu yapanlar
sadece "yaratılışçılar" değil, aynı zamanda konuyu detaylıca
inceleyen dünyaca ünlü kuşbilimcileridir. Ornitolojinin
en büyük isimlerinden biri olan Alan Feduccia, Archaeopteryx
hakkında aynı görüştedir.
Nitekim Archaeopteryx için öne sürülen ara form iddiasının
geçersizliğini gösteren pek çok delil ortaya çıkmış
durumdadır. Feduccia'nın belirttiği gibi "Archaeopteryx'in
çeşitli anatomik özelliklerini inceleyen yeni araştırmacıarın
pek çoğu, bu canlının daha önce hayal edilenden çok
daha kuş-benzeri olduğunu göstermiştir" ve "Archaeopteryx'in
theropod dinozorlara olan benzerliği çok büyük ölçüde
abartılmıştır."3 Archaeopteryx
hakkındaki bir diğer sorun, pek çok evrimcinin bu canlının
atası olarak kabul ettiği theropod dinozorların fosil
kayıtlarından Archaeopteryx'ten önce değil sonra ortaya
çıkmalarıdır.
John Rennie'nin sözünü ettiği "tüylü dinozorlar" hikayesi
ise, evrimcilerin spekülasyonlarından başka bir şey
değildir. Son 10 yıl içinde "tüylü dinozor" olarak ileri
sürülen fosillerin gerçekte hepsi tartışmalıdır. Detaylı
incelemeler, "tüy" olarak gösterilen yapıların kolajen
fiberleri olduğunu göstermiştir.4
Bu spekülasyonlar, evrimci ön yargılardan kaynaklanmaktadır.
Feduccia'nın belirttiği gibi "pek çok dinozor, hiçbir
kanıtı olmamasına rağmen, aerodinamik ve tam uyumlu
tüylerle kaplı gibi gösterilmiştir"5
(Söz konusu "tüylü dinozor"lardan birinin
de, bir fosil sahtekarlığı olduğu ortaya çıkmıştır.)
Feducia konuyu şöyle özetler: "Sonuçta, çeşitli bölgelerden
iyi korunmuş derilere sahip pek çok dinozor mumyası
bilinmesine rağmen, şimdiye kadar hiçbir tüylü dinozor
bulunmamıştır."6
At Serileri: John Rennie'nin önemli bir evrim kanıtı
olarak gösterdiği at serileri ise gerçekte kendisi adına
önemli bir gaftır. Çünkü Eohippus'tan günümüz atına
(Equus) kadar uzandığı ileri sürülen sözde evrim sürecine
dair oluşturulan at serileri, pek çok evrimci otorite
tarafından da geçersizliği kabul edilmiş bir yanılgıdır.
Örneğin evrimci yazar Gordon R. Taylor, at serileri
efsanesinin aslını şöyle anlatır:
At serisi genellikle bu konuda çözüme kavuşturulmuş
olan yegane örnek gibi gösterilir. Ama gerçek şudur
ki, Eohippus'tan Equus'a kadar uzanan sıralama çok tutarsızdır.
Bu sıralamanın, giderek artan bir vücut büyüklüğünü
gösterdiği iddia edilir, ama aslında sıralamanın ileriki
aşamalarına konan canlıların bazıları (sıralamanın en
başında yer alan) Eohippus'tan daha büyük değil, daha
küçüktürler. Farklı kaynaklardan gelen türlerin biraraya
getirilip ikna edici bir görüntüye sahip olan bir sıralamada
arka arkaya dizilmeleri mümkündür, ama tarihte gerçekten
bu sıralama içinde birbirlerine izlediklerini gösteren
hiçbir kanıt yoktur.7
Balinaların Kökeni: John Rennie, kanıtlanmış evrim
örnekleri arasında balinaların evrimi senaryosunu da
saymaktadır. Oysa bu da sadece ve sadece evrimci bir
spekülasyondur. Bir kara memelisi olan Ambulocetus ile,
bu canlının torunu olarak gösterilen Rodhocetus gibi
eski balinalar arasında çok büyük morfolojik farklar
bulunmaktadır. Konunun detayları, "National Geographic'ten
Bir Balina Masalı" isimli makalemizde incelenmiştir.
Molluskların Kökeni: Rennie'nin evrim örneği olarak
sayıp geçtiği bu konu da gerçekte evrim teorisi için
önemli bir sorundur. Mollusca filumunu oluşturan bu
kabuklu canlılar, sekiz ayrı sınıfa ayrılırlar ve bunların
hepsi diğer pek çok canlı filumu ve sınıfı gibi Kambriyen
devirde aniden ortaya çıkmıştır. Fosil kayıtlarının
ortaya koyduğu bu gerçek, evrim teorisi için büyük sorun
oluşturur. Evrimin koyu bir savunucusu olan Britannica
Ansiklopedisi bile "fosil kayıtları, molluskların nasıl
ortaya çıktığına ve (molluskların) sekiz ayrı sınıfının
Prekambriyen devirde nasıl farklılaştığına dair çok
az ipucu vermektedir. Evrimsel soyağacı, büyük ölçüde
karşılaştırmalı anatomiden ve gelişmeden çıkarsanmak
zorundadır"8 diyerek,
molluskların evrimi lehinde hiçbir fosil kaydı bulunmadığını
kabul etmektedir.
|
Günümüzde
yaşayan mollusk türleri |
İnsanın Kökeni: John Rennie'nin bu konudaki iddiası,
"20 veya daha fazla hominidin, Lucy ile modern insanın
arasını doldurduğu"dur. Oysa gerçekte Austraolpithecus'tan
insana (Homo sapiens'e) doğru uzanan bir evrim çizgisi
yoktur.
Bunun bir göstergesi, Australopithecus ile Homo sapiens
arasındaki (Homo habilis, Homo rudolfensis, Homo erectus)
kategorilerin son derece spekülatif ve tartışmalı oluşudur.
Evrimci paleoantropologlar Bernard Wood ve Mark Collard,
1999'da Science'de yayınlanan makalelerinde, Homo habilis
ve Homo rudolfensis kategorilerinin hayali olduğunu
ve bu kategorilere dahil edilen fosillerin aslında Australopithecus
genusuna transfer edilmesi gerektiğini savunmuşlardır.9
Michigan Üniversitesinden Milford Wolpoff
ve Canberra Üniversitesinden Alan Thorne ise, Homo erectus'un
hayali bir kategori olduğu, bu sınıflamaya dahil edilen
fosillerin aslında Homo sapiens'in birer varyasyonu
oldukları düşüncesindedirler.10
Bunun anlamı şudur: Ortada soyu tükenmiş bir maymun
cinsi olan Australopithecus ile, günümüz insanın ve
onun farklı ırksal varyasyonlarını içine alan Homo sapiens
türünden başka bir hominid yoktur. Yani, insanın evrimsel
bir kökeni yoktur.
Australopithecus'tan insana (Homo sapiens'e) doğru
uzanan bir evrim çizgisi iddiasını çürüten bir başka
gerçek, bu çizgi üzerinde evrimsel bir sıralama izlediği
öne sürülen kategorilerin gerçekte aynı dönemde yaşadıklarının
ortaya çıkmasıdır. Bunu ortaya koyan en yeni kanıt,
Science dergisinde yay?nlanan ve Homo habilis, Homo
ergaster ve Homo erectus kategorilerine dahil edilen
fosillerin ayn? dönemde yanyana yaşad?ğ?n? gösteren
bulgudur. Araşt?rmay? yöneten North Texas Üniversitesinden
Reid Ferring, bu buluşun anlam?n? şöyle aç?klamaktad?r:
"Bu tamamen beklenmedik bir durumdur, çünkü şimdiye
kadar hakim olan bilimsel görüşler habilis, ergaster
ve erectus'u evrimsel bir sıralama içine yerleştirmişti".11
Moleküler Biyoloji ve Evrim Ağacı: John Rennie, fosiller
konusundaki iddialarının zayıflığını fark ettiğinden
olacak, bu konunun sonunda bir de moleküler biyolojiye
değinerek evrime buradan kanıt bulmaya çalışmaktadır.
Rennie'nin iddiası genler hakkındadır ve "genlerin yapısı
ve ürünleri türler arasında, onların evrimsel akrabalıklarına
uygun şekilde dağılmaktadır" demektedir.
Evrimcilerin moleküler biyolojiden bekledikleri budur
-yani evrim teorisine göre yakın akraba olan canlıların
moleküler olarak da birbirlerine çok yakın çıkmalarıdır.
Ama veriler, bu beklentinin tam aksinedir. Son yıların
moleküler bulguları, 150 yıllık evrim ağacı ile hiç
uyuşmayan sonuçlar vermektedir.
Fransız biyologlar Hervé Philippe ve Patrick Forterre'nin
1999 tarihli bir makalelerinde yazdıklarına göre, "sekanslar
(DNA dizilimleri) elde edildikçe, pek çok protein filogenisinin
birbiri ile ve aynı zamanda rRNA ağacı ile çeliştiği
ortaya çıkmıştır."12
rRNA karşılaştırmalarının yanında, canlıların genlerindeki
DNA şifreleri de karşılaştırılmış, ama yine evrim teorisinin
öngördüğü "hayat ağacı" ile çok zıt sonuçlar ortaya
çıkmıştır, Moleküler biyologlar James Lake, Ravi Jain
ve Maria Rivera, 1999 yılındaki bir makalelerinde bunu
şöyle açıklamaktadırlar:
Bilim adamları farklı organizmaların çeşitli genlerini
analiz etmeye başladılar ve bunların birbirleri ile
olan ilişkilerinin, rRNA analizine göre çıkarılmış olan
evrimsel hayat ağacıyla çeliştiğini fark ettiler.13
Sonuçta, ne proteinler, ne rRNA ne de genler üzerinde
yapılan karşılaştırmalar, evrim teorisinin varsayımlarını
doğrulamamaktadır. Bu gerçek, 1999 yılında Science dergisinde
yayınlanan "Is It Time to Uproot the Tree of Life?"
başlıklı bir makalede de kabul edilmiştir. Elizabeth
Pennisi imzalı makalede, Darwinist biyologların "evrim
ağacını" aydınlatmak için yürüttükleri genetik analiz
ve karşılaştırmaların tam aksi yönde sonuç verdiği belirtilmiş,
"yeni verilerin evrimsel tabloyu kararttığı" ifade edilmiştir.14
Kısacası, canlılar arasındaki moleküler karşılaştırmalar,
John Rennie'nin iddiasının aksine, evrim teorisinin
aleyhinde sonuçlar vermektedir.
Gözün Kökeni ve Darwin'den Bu
Yana Evrimleşemeyen Evrim Teorisi (Soru 14)
John Rennie soru 14'te indirgenemez kompleksliklik
konusuna girmekte ve evrimciler için her zaman büyük
bir sorun olmuş olan gözün kökeninden söz etmektedir.
Rennie'nin bu konuda yaptığı açıklama ise, Darwin'in
150 yıl önce öne sürdüğü bir spekülasyonun tekrarından
başka bir şey değildir: Doğada zayıf bir görme yeteneğine
sahip "ilkel" gözler bulunduğu ve daha kompleks gözlerin
bunlardan evrimleşmiş olabileceği iddiası.
Oysa Darwin'den bu yana, bu iddiayı çürüten açık delliler
ortaya çıkmıştır.
1. Doğa tarihi, yeryüzünde tespit edilen ilk göz yapısının
hiç de ilkel değil, aksine olağanüstü derecede kompleks
olduğunu göstermektedir. Söz konusu göz yapısı, trilobitlerin
sahip olduğu çift-mercek sistemli petek gözlerdir. Trilobitler
konusunda uzman olan Levi-Setti "trilobit gözündeki
iki lensin arasındaki kırılma arayüzeyinin, 17. yüzyılda
Descartes ve Huygens tarafından yapılan optik konstrüksiyonlara
benzer bir şekilde tasarlandığını" söyler.15
"Optik tasarım harikası" olarak tanımlanan
bu gözlerin en çarpıcı özelliği ise, arkalarında daha
ilkel bir form bulunmaması, aniden ortaya çıkmalarıdır.
2. Darwin'in "ilkel göz" dediği ışığa duyarlı hücreler
bile, kendi içlerinde olağanüstü kompleks bir sisteme
sahiptir. En "ilkel" göz bile, ışığa duyarlı bir hücreye,
bu hücrenin içindeki olağanüstü kompleks biyokimyasal
mekanizmalara, 16 bu
hücreyi beyne bağlayacak sinirlere ve beyinde bunları
yorumlayacak bir görme merkezine muhtaç olan indirgenemez
kompleks bir sistemdir. Aşama aşama gelişemez. Dolayısıyla
evrim teorisi en "ilkel" gözün bile kökenini açıklamamaktadır
ki, bundan yola çıkarak daha kompleks gözleri açıklamaya
çalışmasının bir anlamı olsun.
Rennie, "bilinçli tasarım savunucularının, öncüllerinden
çok daha sofistike olduklarını" yazmıştır. Ancak kendi
adına üzücü olan bir durum, evrim teorisinin savunucularının
hala Darwin'in 150 yıl önceki geçersiz tezlerini savunmalarıdır.
Gözün kökeni hakkında hala "ilkel gözlerden evrimleşme"
senaryosunu öne sürmeleri, evrim teorisinin 150 yıldır
evrimleşemediğini göstermektedir.
İndirgenemez Komplekslik Karşısındaki
Çaresizlik (Soru 15)
John Rennie yazısının en son başlığı altında ise Michael
J. Behe ve William Dembski gibi bilinçli tasarım savuncuları
tarafından ortaya konan kanıtları eleştirmeye çalışmıştır.
John Rennie'nin bu konuda yaptığı ilk şey, Michael Behe'yi
eleştiren Kenneth R. Miller ve Russell F. Doolittle
evrimcilerin itirazlarını aktarmaktır. Oysa Dr. Behe
bu itirazları son derece kapsamlı bir şekilde yanıtlamış
ve çürütmüştür. (Bkz. Behe'nin yanıtları)
Rennie'nin indirgenemez komplekslik karşısındaki çaresizliğini
gösteren asıl paragraf ise şudur:
Kilit nokta şudur ki, Behe'nin itiş dışında bir fonksiyonu
taşımadıklarını öne sürdüğü flagellumun parçaları, evrimlerine
yardımcı olmuş olabilecek başka fonksiyonlara da hizmet
edebilirler. Dolayısıyla flagellumun son evrimi, başka
amaçlar için evrimleşmiş sofistike parçaların yeni bir
rekombinasyonu ile sağlanmış olabilir.
Kısacası Rennie, flagellumun "başka amaçlar için evrimleşmiş
parçaların birleşmesiyle" meydana gelmiş olabileceğini
söylemektedir. Ama zaten sorun budur: O "başka amaçlar"
nedir? Flagellumu oluşturan moleküler parçalar hangi
amaçlar için ortaya çıkmış olabilir? Bu konu aşama aşama
ortaya konmadıktan sonra, "bilemediğimiz başka aşamalar
olmuş olabilir" demek, sadece Darwinist dogmayı tekrar
etmek anlamına gelir.
Rennie'nin flagelluma kısmen benzeyen Yersinia pestis
organelini veya daha basit yapıdaki flagellumları flagellumun
evrim aşamaları olarak göstermesi ise anlamsızdır. Bu,
bir jet uçağının sözde "evrimsel" kökenini açıklamak
için, bir arabayı veya bir planörü örnek göstermek gibidir.
Arada benzerlikler olabilir, ama bu durum söz konusu
araçların rastlantılar sonucunda birbirlerinden evrimleştiklerini
göstermez. Her biri ayrı ayrı tasarlanmış yapılardır.
Rennie'nin Dembski'nin tezine karşı getirdiği itiraz
da, Santa Fe Enstitüsünün çalışmalarına atıfta bulunmaktan
ibarettir. Oysa söz konusu enstitüdeki teorik çalışmalar
da, aynen Ilya Prigogine gibi öncülleri gibi, "öz-örgütlenme"
kavramını materyalist bir inanç olmaktan ileri taşıyamamaktadır.
(Öz-örgütlenme senaryolarının geçersizliği, Dembski'nin
2002 basımı No Free Lunch: Why Specified Complexity
Cannot Be Purchased Without Intelligence adlı kitabında
detaylı olarak açıklanmaktadır.) Bu arada Santa Fe Enstitüsündeki
evrimcilerin John Rennie'ye kıyasla daha sağduyulu olduklarını
belirtmek gerekir. Rennie bilinçli tasarım kavramını
bilim dışı bir tez olarak göstermeye çalışırken, Santa
Fe Enstitüsü'nün önde gelen bilim adamlarından biri
olan Stuart "bilinçli tasarımın entellektüel ve bilimsel
yönden geçerli bir yaklaşım olduğunu kabul etmiştir."17
Rennie'nin Materyalizme Olan
Dogmatik İnancı
Bilinçli tasarım konusundaki itirazlarının ardından
sonuçta Rennie ister istemez doğadaki kompleksliğin
evrim mekanizmaları ile açıklanamadığını kabul etmekte,
çözüm olarak da geleceğe randevu vermeyi seçmektedir:
Dolayısıyla organizmalarda görünen bazı komplekslikler
henüz anlamadığımız doğal olgular sayesinde ortaya çıkmış
olabilir. Ama bu, bunların doğal olarak ortaya çıkmış
olamayacağını söylemekten çok farklıdır.

Rennie'nin flagellum'un
kökenini açıklamak için yaptığı benzetme, bir
uçağın kökeninin araba veya planör olduğunu ileri
sürmek gibidir. Aralarında benzerlikler olabilir,
ama bu onların birbirlerinden evrimleştiklerini
göstermez. |
Rennie'nin mantığında tam bir dogmatizm okunmaktadır:
Eğer doğadaki biyolojik olguları evrim mekanizmalarıyla
açıklayabileceğini düşünüyorsa, bu durumda bu mekanizmaları
belirtmelidir. Eğer biyolojik olguları açıklayabileceği
bir mekanizma bulamıyorsa, bu kez de "henüz anlaşılamamış"
mekanizmaların varlığını ileri sürmektedir. Ancak eğer
bu mekanizmalar anlaşılamamış ise, Rennie bunların varlığından
nasıl emin olabilmektedir? Bu mekanizmaların varlığına
inanmakla, basit metalleri altına çevirecek bir "simya
mekanizması"na inanmak arasında ne fark vardır?
Ve dolayısıyla, evrime inanmakla simyaya inanmak arasında
ne fark vardır?
Bütün bu sorular, bizlere Rennie'nin ve diğer koyu
Darwinistlerin, evrim teorisini sadece materyalizme
olan dogmatik inançları nedeniyle savunduklarını göstermektedir.
Darwin bile daha ön yargısız davranmış ve "eğer birbirini
takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir
organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim
kesinlikle yıkılmış olacaktır"18 demiştir.
John Rennie ve diğer çağdaş Darwinistler ise, Darwin'in
tarif ettiği gibi indirgenemez kompleks organlar kendilerine
gösterildiğinde, teorinin çöktüğünü kabul etmek yerine,
geleceğe randevu vermeyi yeğlemektedirler.
Rennie'nin yazısı incelendiğinde, tüm bu dogmatizmin
altında yatan daha da temel bir düşünce ortaya çıkmaktadır.
Aşağıdaki satırlar, bu konuda oldukça aydınlatıcıdır:
Bilim, doğal seleksiyonun ötesinde de bazı güçlerin
evrimde rol oynama olasılığını kabul eder. Ama bu güçler
doğal olmalıdır; varlıkları bilimsel kavramlarla kanıtlanmamış
olan gizemli yaratıcı zihinlere atfedilemezler.
Evrimciler, ortaçağ simyacıları
veya yıldız fallarına inananlar gibi bilimsel
olmayan bir teoriyi savunmaktadırlar.
|
Buradaki ilk cümlede, dikkat edilirse, Rennie varlığı
kesin olarak kanıtlanmamış bazı güçlerin evrime katkı
sağlayabileceğini belirtmektedir. Ama ikinci cümlede
bir şart koşmaktadır: Bu güçler, doğal kuvvetler olmalıdır,
bilinçli bir Yaratıcının varlığı reddedilmelidir. Bu
şartın nedeninin de bilinçli Yaratıcının varlığının
bilimsel olarak "kanıtlanmamış" olması olduğunu yazmaktadır.
Oysa Rennie bir önceki cümlede kanıtlanmamış güçlere
ihtimal vermektedir. Yazısının diğer kısımlarında da,
yukarıda incelediğimiz gibi, henüz bulunamamış ama gelecekte
bulunmasını umut ettiği evrim mekanizmalarından söz
etmektedir. Demek ki Rennie'nin sorunu, bilinçli bir
tasarımın varlığının kanıtlanmış olup-olmaması değil,
bu tasarımın varlığının inandığı materyalist felsefeye
aykırı olmasıdır.
Kuşkusuz Rennie'nin istediği gibi inanma özgürlüğü
vardır. Bazı insanlar materyalist felseye inanır, bazıları
yıldız falına, bazıları simyaya... Sorun, Rennie ve
benzeri materyalistlerin, inandıkları bu dogmayı bilimin
bizzat kendisi gibi göstermeye çalışmalarıdır. İki yüzyıllık
büyük bir aldanıştır bu. Ama artık son günlerini yaşamaktadır.
Sonuç
Aslında Scientific American editörü John Rennie'yi
bu yazıdan dolayı kutlamak gerekir. Kendisi; yaratılışın
delillerine karşı hiçbir gerçek cevap verememekle; bu
sıkıntı içinde pek çok önemli delili tamamen gözardı
etmekle; dogmatik insanlara has bir fanatizm ve öfke
sergilemekle; Darwinizm'in içinde bulunduğu çöküş sürecini
belgelemiştir.
Lamarckizm'in çökmesinde, Mendel gibi büyük bilim adamlarının
başarılarının yanında, Lysenko gibi koyu Lamarkçıların
fiyaskoları da rol oynamıştır. Darwinizm'in çökmesinde
ise, günümüzde bilinçli tasarım teorisini savunan bilim
adamlarının başarılı çalışmalarının yanında, koyu Darwinistlerin
mantıksal ve bilimsel hezimetleri de rol oynayacaktır.
Bu tartışmaları bir kaç on yıl sonra okuyacak olanlar
ise, bu gerçeği çok daha açık görecekler ve bilimle
içiçe olan pek çok insanın Darwinizm gibi bir efsaneye
nasıl olup da aldandıklarına hayret edeceklerdir.
Sen yücesin, bize öğrettiğinden
başka bizim hiçbir bilgimiz yok.
Gerçekten Sen, herşeyi
bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.
(Bakara Suresi, 32)
|