|
CANLILARDAKİ İMAN DELİLLERİ
KOALANIN ÜSTÜN TIP BİLGİSİ
Avustralya'da
okaliptüs ağacının 600'den fazla türü vardır ve her
ağacın yapraklarının barındırdığı kimyasal maddeler
birbirinden farklıdır. Koalalar, üstün bir seçicilik
örneği göstererek bu 600 ağaçtan sadece 35'ini tercih
ederler ve yaşamlarını bu ağaçların yapraklarını yiyerek
sürdürürler.
Bir
okaliptüs ağacında iki farklı tipte yaprak mevcuttur
ve koala vücut sıcaklığına göre bu iki tür yapraktan
birini yer. Vücut sıcaklığı düşükse, yani üşüyorsa "phellandren"
yağı içeren yaprağı yiyerek vücut ısısını yükseltir.
Vücut sıcaklığı yüksekse, o zaman da "cineol" içeren
yaprakları çiğneyerek vücudunu serinletir. Bunun dışında
koala, okaliptüs yapraklarında bulunan başka yağları
kullanarak kan basıncını düşürebilir ve kaslarının dinlenmesini
sağlayabilir.
Acaba koala vücut ısısını düzenlerken hangi tür yapraklardan
yemesi gerektiğini nereden bilmektedir? Dahası, ihtiyaç
duyduğu yaprağın, 600 okaliptüs ağacı türünden hangisinde
olduğunu nasıl tespit etmektedir?
Elbette, koalanın böyle bir seçimi kendi aklı ve iradesi
ile yapabilmesi mümkün değildir. Ona bu seçimi yapmayı
öğreten; herşeye gücü yeten, bütün canlıları yönlendirerek,
onlara yapmaları gerekenleri ilham eden Allah'tır.
HER ORGANI KUSURSUZCA İNŞA EDEN HÜCRELER BİRER YARATILIŞ
MUCİZESİDİR
İnsan vücudunun her organı ve her parçası çok orantılı
bir şekle sahiptir. Bu organlara şekil veren, onları
adeta bir heykeltraş gibi ustaca çalışarak biçimlendirenler
ise, gözle görülmeyecek kadar küçük hücrelerdir.
1 2 3
4 5
Resimlerde sırasıyla damarların
aşama aşama nasıl oluştuğu görülmeltedir.
|
Hücreler, inşa işlemine daha ana rahmindeyken başlar.
İlk önce bir hücre yığını oluşur. Sonra bu hücre yığını
kendi içinde grup grup ayrılmaya başlar. Daha sonra
aynı organı oluşturacak olan hücreler biraraya gelerek
yapışırlar. Bu yoğun faaliyetin ardından, bazı hücre
grupları kemikleri, bazıları akciğeri, bazıları deriyi,
bazıları kan damarlarını, bazıları kafatasını oluşturacaktır.
Bu arada hepsi en uygun yerde ve en uygun zamanda işine
başlar. Örneğin kafatasını oluşturan hücrelerin bulunduğu
yer tam olması gereken yerdir. Omuriliği oluşturanlar
da kafatasına göre bulunmaları gereken en uygun yeri
seçip öyle inşa işlemine başlar. Akciğeri yapacak olan
hücreler ise daha içerilere doğru ilerler. Ve nerede
durup işlerine başlamaları gerektiğini çok iyi bilirler.
Hiçbir zaman beynin bulunması gereken yerde akciğerleri
inşa etmezler. Veya göğüs kafesini ve akciğerleri birbirleriyle
orantılı büyüklükte yaparlar. Hatta akciğerin göğüs
kafesine sıkışmaması için genişleme payı dahi bırakırlar.
Ya da kafatasının ebatlarını öyle iyi ayarlarlar ki,
kafatası beyne hiçbir zaman baskı yapmaz.
Hücreler, zamanlama konusunda da çok titiz ve ileri
görüşlü davranırlar. Örneğin kan damarları oluşmadan
kanı yapmazlar. Kafatasını ve kafatasındaki göz çukurunu
yapmadan gözleri inşa etmezler.
Üstelik organların şekillerini, milyonlarca yıldır
milyarlarca insanda hiçbir değişiklik olmadan aynı şekilde
yaparlar. Örneğin akciğerin şekli hep olması gerektiği
gibidir. Beynin kıvrımlarını, şeklini, kafatasının içine
sığacak büyüklükte olmasını, bombelerini en güzel ve
titiz şekilde, sanki usta bir heykeltraşın elinden çıkmış
gibi yaparlar. Hiçbir taşma, dışarıda kalan fazla bir
parça veya pürüz bırakmadan her dokuyu olması gerektiği
gibi inşa ederler.
Şuursuz, akılsız, bilinçsiz, eli, beyni, gözü olmayan
hücrelerin kendi iradeleriyle ve tesadüfler sonucunda
böyle kusursuz bir eser meydana getirmeleri kesinlikle
imkansızdır. Darwinistler'in hiçbir açıklama getiremedikleri
bu gerçek, samimi düşünen her insan için büyük bir yaratılış
mucizesidir.
HÜCRELERİNİZİN SİZİ DÜZGÜN BİR
İNSAN HALİNE GETİRMELERİNİ SAĞLAYAN ALLAH'TIR
Ellerinizin, gözlerinizin, burnunuzun düzgün bir şekil
almalarını sağlayan hücrelerinizdir. Siz daha anne karnındayken
işe başlayan hücreleriniz, bir estetik uzmanından daha
iyi çalışarak sizi şekillendirirler.
Hücreleriniz hiçbir fazlalık, hiçbir taşırma olmadan
her organınızı sanki ellerinde bir kalıp varmış gibi
kusursuz bir düzenle yaparlar. Örneğin parmaklarınızın
kaç tane olacağını, uzunluklarını ve şekillerini tam
gerektiği gibi hesaplarlar. Bu, çok şaşırtıcı ve heyecan
verici bir gelişimdir.
Hücrelerin, organlarınızı üretirken elde ettikleri
başarı vücudun her milimetrekaresi için geçerlidir.
Örneğin sadece göze ait 40 farklı parça vardır. Gözün
fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için tüm parçalarda
orantılı bir büyümenin olması, aralarındaki bağlantının
sağlam olması, hepsinin kendi yerinde bulunması gerekir.
Aksi takdirde göz göremez.
Embriyo 4 haftalık olduğunda başının her iki tarafında
birer oyuk oluşur. 6. haftada bu oyuğu oluşturan hücreler
muhteşem bir plan içinde hareket etmeye başlarlar. Bazı
hücreler korneayı, bazı hücreler göz bebeğini, bazı
hücreler de merceği yaparlar. Her hücre inşa ettiği
bölümün bitiş sınırına geldiğinde durur. Her biri ayrı
bir parçayı oluşturur, sonra mükemmel bir şekilde birleşirler.
Gözbebeği yerine başka bir tabaka oluşmaz, herşey yerli
yerindedir. Bu işlemler aylar boyunca devam eder ve
ortaya son derece estetik ve işlevsel gözler çıkar.
Embriyoyu
oluşturan hücrelerin her birinin vücudun genel planından
da haberi vardır. Adeta bir anlaşma yapmışçasına, birbirlerinden
farklı özelliklere sahip yapılar meydana getirirler.
Peki hücreler nereye gideceklerini ve ne oluşturacaklarını
nereden bilirler? Birlikte hareket ettikleri diğer hücrelerle
nasıl bu kadar uyumlu olabilmektedirler?
Hücrelere şifrelenmiş olan bu muhteşem planı yaratan
Allah'tır. Hücrelere neler yapmaları gerektiğini ilham
ederek bu planın kusursuzca işlemesini sağlayan da Allah'tır.
Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
De ki: "Siz, Allah'ın dışında
taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin;
yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların göklerde bir
ortaklığı mı var? Yoksa biz onlara bir kitap vermişiz
de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler?...
(Fatır Suresi, 40)
PARMAKLARINIZI İNŞA EDEN HÜCRELER, ALLAH'IN EMRİNE İTAAT
EDERLER
Anne
rahmindeki embriyonun gelişimi mucizelerle doludur.
Bu gelişimi an an izleme imkanımız olsaydı, aynı anda
hem inşaat mühendisliği hem de inşaat işçiliği yapan
hücrelerin akıllı, bilinçli ve son derece organize davranışlarını
görerek hayrete düşerdik.
Vücudumuzun her parçasını tek tek inşa eden hücreler,
altıncı haftadan sonra ellerimizi de inşa etmeye başlarlar.
El ilk olarak oluştuğunda parmaklar yoktur, tek parçadan
ibaret bir yelpaze gibidir. Ancak, bu aşamada mucizevi
bir olay gerçekleşir ve eli oluşturan hücrelerden bazıları
teker teker intihar etmeye başlar. Diğer hücreler ölü
hücreleri yerler ve bu bölgelerde boşluklar oluşur.
Bu boşluklar parmaklar arası boşluklardır. Böylece parmaklar
şekillenir.
Dikkat edin. Parmakları oluşturacak hücreler hiçbir
zaman intihar etmezler. İntihar edenler parmak arası
için yer açması gereken hücrelerdir. Ve bu kararı aynı
anda ve tam zamanında alırlar. Şuur, akıl ve bilgiden
yoksun bu varlıklara intihar emrini veren, parmakları
kusursuz bir tasarımla, insan için en uygun şekilde
inşa eden kimdir? Elbette, her varlığı kusursuzca var
eden, yerin, göğün ve ikisinin arasındakilerin Yaratıcısı
olan Rabbimiz'dir.
VÜCUDUNUZDAKİ KEMİKLERİN ADETA BİR SANAT ESERİ GİBİ,
İNCE İNCE YONTULDUĞUNU HİÇ DÜŞÜNMÜŞ MÜYDÜNÜZ?
Vücudunuzdaki 306 kemiğin büyük bir bölümü şekil olarak
birbirinden farklıdır. Onların bu farklılaşmaları ilk
ortaya çıktıkları anda, henüz anne karnındayken başlar.
Tek bir yumurta hücresinin döllenmesiyle bölünmeye başlayan
zigot, oldukça büyük bir hızla çoğalır. Bir süre sonra
bu çoğalan hücreler, sanki vücudun hangi bölümünün hücresi
olmaları gerektiği kendilerine öğretilmiş gibi, farklılaşmaya
başlarlar.
Kimi hücreler kemikleri, kimi hücreler karaciğeri,
kimi böbrekleri, kimi de gözleri oluşturur. Ancak karaciğeri,
kemiği veya gözleri oluşturacak olan hücrelerin sadece
biraraya toplanması yeterli değildir. Bunların kendi
aralarında da farklılaşmaları gerekir. Örneğin kemik
hücreleri, oluşturacakları kemiğin vücudun hangi bölgesinde
olacağını bilerek ona uygun şekil almalıdırlar.
Ayaklardaki kemik hücreleri adeta profesyonel bir heykeltraş
gibi çalışarak kavisli, parmaklar için girinti ve çıkıntıları
olan, bilek için eklem yeri hazır olan kusursuz ayak
kemikleri oluştururlar. Kafatasını oluşturan kemik hücreleri
de beynin ölçülerini bilircesine, tam ona uygun, girintisi
ve çıkıntısı olmayan, beyni kusursuz şekilde saracak,
yuvarlak bir kemik tabakası meydana getirirler. Ne daha
küçük yapıp beyni sıkıştırırlar, ne daha büyük yapıp
insanın kafasını taşımasını zorlaştırırlar.
Kendilerine ne şekil vermeleri gerektiğini, ne hücresi
olmaları gerektiğini çok iyi bilerek, kemiklere kusursuz
bir biçim veren hücrelerin bu şuuru nereden kaynaklanmaktadır?
Onlara bu ince planı ilham eden Allah'tır. Allah'ın
eşsiz ilmine bir ayette şöyle dikkat çekilmektedir:
"...Kemiklere de bir bak nasıl biraraya
getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz..." (Bakara
Suresi, 259)
SİNİR HÜCRELERİNİ KORUYAN MİKROSKOBİK KILIFLAR
İnsanın hem beynindeki hem de omuriliğindeki sinir
liflerinin etrafı, koruyucu bir madde ile sarılıdır.
"Miyelin" olarak adlandırılan bu madde sinir liflerini
bir kılıf gibi korur. Miyelin, bir elektrik kablosunun
etrafını saran plastiğe benzetilebilir. Nasıl ki plastik,
elektrik iletiminde oluşabilecek kısa devreleri önlemeye
yarıyorsa, miyelin de sinir hücrelerinde gerçekleşen
elektrik iletiminde bir yalıtkan görevi yapar.
Miyelin kılıf, aynı zamanda sinir hücrelerinin uzantıları
olan aksonların uyarı iletimini de kat kat artırır.
Sinir liflerindeki iletim hızı, miyelinsiz liflerde
0.25 m/sn iken, çok kalın miyelinle kaplı olan liflerde
100 m/sn kadardır. Bu hız,1 saniye içinde uyarıların
bir futbol sahasının uzunluğu kadar mesafeyi gidip gelmesiyle
eşdeğer bir hızdır.
Mikroskobik miyelin kılıflarının hız artırma özelliği
bizim için hayati önem taşır. Bu kılıf zarar gördüğünde
beyinden çıkan ya da beyne giden elektrik akımlarında
yavaşlama olur. Bunun sonucunda da elektrik akımları
ilgili yerlere gerektiği anda ulaşamaz ya da yanlış
yerlere doğru yönlenir. Bu ise vücudun çeşitli yerlerinin
hissizleşmesi hatta ilerleyen safhalarda yürüyememe
gibi çok daha ciddi problemlerin ortaya çıkmasına neden
olmaktadır.
Yağa benzeyen bir maddenin insanın sinir sistemi için
bu kadar hayati önem taşıması elbette ki tesadüflerle
açıklanması mümkün olmayan bir durumdur. Yalnızca miyelin
kılıfının eksikliği dahi insanın bedeninin işlevlerini
yerine getirememesi için yeterli bir nedendir. Miyelinin
sahip olduğu özellikler, bulunduğu yer ve sinir hücreleri
üzerindeki etkisi gibi detayların tümü özel olarak tasarlanmıştır.
Miyelindeki bu kusursuz tasarım Allah'a aittir.
ALLAH'IN VARLIĞININ DELİLLERİ HER YERDE
Fagositoz, bakterilerin, mikropların, mantarların,
ölü hücrelerin, vücutta kullanılamaz hale gelen dokuların
hücreler tarafından sindirimi demektir. Bunu gerçekleştiren
fagosit hücrelerinin yok edecekleri hedeflerin tespitinde
son derece seçici olmaları gerekir. Aksi takdirde vücudun
normal yapıları ve hücreleri de sindirilerek imha edilir.
Sağlıklı hücrelerin fagosit hücreleri tarafından yok
edilmesi demek, vücutta tam anlamıyla bir anarşinin
çıkması demektir. Fakat böyle bir karmaşa hiçbir zaman
yaşanmaz. Çünkü bunun için gereken tedbir alınmıştır.
Fagositozun olup olmaması özellikle üç seçici işlemle
belirlenir:
-İlk olarak vücuttaki yapıların pek çoğu, ölü dokuların
ve yabancı maddelerin aksine fagositoza dirençli olan
pürüzsüz yüzeylere sahiptir.
-İkincisi vücut hücrelerinin çoğu fagositleri iten
koruyucu protein kılıflarına sahiptir. Diğer yandan
ölü dokuların ve yabancı maddelerin çoğunda genellikle
koruyucu kılıf yoktur, bu da onları fagositoz için uygun
hale getirir.
-Üçüncü olarak, vücutta yabancı maddeleri fark eden
özel bir sistem vardır.
Eğer tüm bunlar olmasaydı vücudumuzda kendi kendini
yiyen bir mekanizma faaliyet halinde olacak ve bu eninde
sonunda canlının yok olması gibi bir sonucu da beraberinde
getirecekti.
Böylesine ince bir düzenin olduğu yerde şuursuz bir
tesadüften bahsetmek, evrim gibi çürük bir iddiayı öne
sürmek elbette ki anlamsızdır.
PROTEİNLERİN HAYRET VERİCİ SİNDİRİMİ YARATILIŞ DELİLLERİNDEN
BİRİDİR
Besinlerle
aldığımız proteinlerin sindirimi midede başlar. Midede
proteinleri bekleyen bir enzim vardır. Pepsin adı verilen
bu enzim ette bulunan kollajen denen lifleri parçalar
ve böylece hücresel proteinleri sindirilebilir hale
getirir.
Proteinlerin büyük ölçüde sindirimi ise pankreastan
salgılanan enzimlerle gerçekleşir. Pankreastan salgılanan
tripsin ve bazı başka enzimler parçalanmış proteinleri
daha da ufak parçalara ayırırlar.
Son olarak protein sindirimi ince bağırsaklarda bulunan
hücrelerde gerçekleşir. Bu hücrelerin dış yüzünde bulunan
enzimler parçalanmış proteinleri daha küçük zincirlere
parçalar. Parçalanan küçük amino asit grupları ise hücre
içine alınarak burada bulunan diğer enzimlerle tek tek
parçalanır ve bu parçalanma sonucu ortaya çıkan amino
asitler bu hücrelerden kan dolaşımına verilir.
Bu anlatılanların işaret ettiği bir gerçek vardır.
Vücudumuza daha proteinler girmeden, protein denen bazı
moleküllerin var olduğu ve besinler yoluyla vücuda gireceği
önceden bilinmektedir. Hatta proteinlerin moleküler
yapısı en ince ayrıntısına kadar tespit edilmiştir,
bunları parçalayacak enzimler mükemmel yapıları ile
tasarlanmışlardır, ilgili hücreler sindirim sistemimizi
oluşturan organlarda uygun yerlere yerleştirilmişlerdir,
bu hücrelerin vazifeleri genetik şifrelerle kodlanmıştır.
Tüm bu ayrıntılar ilk insandan beri eksiksiz ve kusursuz
olarak mevcuttur. Bugün modern bilimin ışığında ortaya
çıkan bütün detaylar kusursuz bir yaratılışın delilleridir.
Şüphesiz, gözleri olup da görmeyen, kulakları olup da
işitmeyen, kalpleri olup da hissetmeyenler, bu yaratılış
delilleri karşısında yine cahillik etmekte ve inkarlarında
diretmektedirler.
1 GRAM DNA MOLEKÜLÜ =1 TRİLYON CD DOLUSU BİLGİ
Geleceğin bilgisayarlarını tasarlayan mühendisler insan
genomunu "erişilmesi imkansız" bir tasarım olarak nitelendiriyorlar.
Bunun nedenini anlamak için küçük bir karşılaştırma
yapalım.
İnsan vücudundaki yaklaşık 100 trilyon hücrenin her
birinin çekirdeğinde yer alan DNA, o kimseye ait tüm
özellikleri içeren bilgiyi depolamıştır. DNA akıl almaz
derecede üstün bir tasarıma ve bilgi depolama kapasitesine
sahiptir. Öyle ki 1 gram DNA molekülü, 1 trilyon CD'ye
eşit bilgi barındırır. (Discover, Cilt. 21, No. 4, Nisan
2000) Bir tek CD'ye yüzlerce kitap dolusu bilginin sığdığı
düşünülecek olursa 1 trilyon CD'lik bilgiyi barındıran
DNA'nın kapasitesi daha iyi anlaşılabilir.
DNA'daki bilgi depolama sistemi, bilgisayar mühendislerinin
henüz taklit etmeyi bile hayal edemedikleri kadar mükemmel
bir yapıya sahiptir.
DNA molekülü, istisnasız her insanda ve her hayvanda
ilk yaratıldıkları andan itibaren vardır. Bu hatırlandığında,
ne kadar üstün bir yaratılışla yaratıldığımız açıkça
ortaya çıkmaktadır.
Böyle küçük bir yerde, belli bir kod sistemiyle dizilmiş
atomlarda, canlıların yapısına dair tüm bilgilerin saklı
olması, herşeyin Yaratıcısı olan Allah'ın eşsiz gücünü
ve sonsuz aklını göstermektedir.
BÖBREK HÜCRELERİNİN SAHİP OLDUĞU BİLGİ VE ŞUUR NEREDEN
GELİYOR?
Sodyum,
vücut dokularında ve kanda bulunur. Böbrek hücrelerinin
bazıları kandaki sodyum miktarını algılayabilecek özelliklere
sahiplerdir. Eğer sodyum miktarında bir düşüş olursa,
bu hücreler durumu derhal böbreklerde bulunan sodyum
emici hücrelere haber verirler. Vücuttan atılacak olan
sıvının içine, böbreklerdeki süzülme sırasında bir miktar
sodyum karışmıştır. Söz konusu hücreler böbrek sıvısının
içindeki bu sodyum moleküllerini yakalar ve onları vücuda
geri kazandırırlar. Böbreklerdeki algılayıcı hücrelerin
üzerine bu iş için özel pompalar yerleştirilmiştir.
Acil durumlarda bu pompalar devreye girer ve sodyum
molekülleri yakalanarak vücuda geri kazandırılır.
Eğer böbreklerdeki bu geri emilim mekanizması olmasaydı
aşırı besin ve sıvı kaybından dolayı ölüm kaçınılmaz
olurdu.
Burada verilen bilginin, üzerinde düşünülmesi gereken
önemli noktaları vardır. Herşeyden önce, vücudumuzda
yaşamımız için gerekli olan maddelerin eksikliğini veya
fazlalığını algılamak üzere özel olarak tasarlanmış
hücreler bulunmaktadır. Bu hücrelerin tesadüfen oluşmadıkları,
özel olarak yaratılarak böbreklere yerleştirildikleri
son derece açıktır. Ayrıca bu hücreler, vücut içinde
bulunan maddeleri birbirinden ayırt etme yeteneğine
de sahiptirler. Örneğin sodyumu, potasyumdan, amino
asitlerden, kalsiyumdan, proteinlerden, üreden ayırabilmekte,
seçip kana geri gönderebilmektedirler. Bu maddeleri
ayrı ayrı bir insanın önüne koysanız, bunları birbirinden
ayıramayacaktır. Küçücük bir hücreye, çoğu insanın dahi
sahip olmadığı, böylesine muazzam bir bilgiyi ve şuuru
veren elbette tesadüfler değildir.
Verilen örneklerde de görüldüğü gibi böbreklerdeki
bu sistemin tesadüfen oluştuğunu iddia etmek, Darwinistler'in
mantık çöküntüsünü açıkça ortaya koymaktadır. Bu sistem,
Allah'ın sonsuz ilminin, aklının ve gücünün göstergelerinden
yalnızca biridir.
Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur;
hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar. Yaratmayı
başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na
göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misal O'nundur.
O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Rum Suresi, 26-27)
İNSAN VÜCUDUNDAKİ GÜVENLİK GÖREVLİLERİ: MİKROORGANİZMALAR
Her
insanın bağırsaklarında 400 farklı bakteri türü bulunur.
İyi huylu olan bu bakteriler vücuda yarar getirmek üzere
görevlendirilmişlerdir. Vücudumuz için besinleri sindirmekten,
vitaminleri yararlı hale getirmeye hatta gerektiğinde
vitamin üretmeye kadar pek çok önemli sorumlulukları
vardır.
Araştırmacılar, bağırsaklarımızdaki bakterilerin, hastalık
yapan bakterilere karşı bizi koruduklarını keşfetmişlerdir.
Ancak bu ilginç durum sadece bakteriler için geçerli
değildir. Bakterilerin yanısıra yine bize hiçbir zararları
bulunmayan mikroorganizma toplulukları da vücudumuzda
yaşamaktadır. Bu mikroorganizmalar da savunma sistemimizi
dışarıdan gelen mikroplara karşı desteklerler.
Bu desteğin son derece şaşırtıcı bir nedeni vardır.
Herhangi bir mikrobun vücuda girmesi demek bu canlıların
yaşama alanlarının da işgal altına girmesi demektir.
İşte bu nedenle mikroorganizmalar ve bakteriler vücudumuza
dışarıdan gelen düşmanlara karşı savunma sistemimizle
birlikte büyük bir savaş verirler. Bunlar adeta vücudun
ücretli güvenlik görevlileri gibi hareket ederek bulundukları
bölgeyi korurlar.
Kesinlikle şuura ya da akla sahip olmayan organizmaların
böyle bir sorumluluk üstlenmiş olmaları elbette ki düşündürücüdür.
Bu canlılar kendilerinden tamamen farklı yapıdaki başka
bir canlıya yani insana nasıl yarar getireceklerini
bilmektedirler. Üstelik vücudumuzun düşmanını ve dostunu
ayırt edebilmektedirler.
Şuursuz hücrelerin bütün bunları kendi akılları ile
başarmaları imkansızdır. Bütün bunlar çok açık bir şekilde
yaratılışı kanıtlar. Allah insan bedenini buna benzer
vesileler ile korumakta ve bize eşsiz yaratma sanatını
göstermektedir.
ELEKTRİK SİNYALLERİYLE AÇILIP KAPANAN HÜCRE KAPILARI
Resimde, bir sinir hücresinin
elektrik sinyalleri ile gerektiği zaman açılıp
kapanan kapıları görülüyor.
|
Sinir hücreleri diğer hücrelerden farklı olarak elektrik
sinyalleri ile çalışan hücrelerdir. Bu hücrelerin zarlarında
elektrik sinyalleri ile açılıp kapanan kapılar bulunur.
Protein yapısı ihtiva eden bu kapılar sadece potasyum,
kalsiyum, sodyum gibi belirli iyonların hücre içine
girmesine izin verirler ve bu konuda çok titiz ve seçicidirler.
Eğer bu seçicilik olmasaydı, hücreye zararlı olabilecek
maddeler, iyon veya moleküller bu kapılardan geçerek
hücrenin ölümüne sebep olabilirlerdi.
Hücre kapılarındaki bu seçicilik, kapıyı oluşturan
proteindeki bazı özel uzantıların sadece belli iyonlar
ile işbirliği yapmasından kaynaklanır. Böylece bazı
iyonlar bu kapıdan daha kolay geçerken diğerleri için
bu hemen hemen imkansız hale gelmektedir. Kapı proteinlerinin
çok özel yapıları hücrenin genetik şifresinde kodlanmıştır
ve ilk insandan beri tüm insanlarda hiç değişmeden aynı
mükemmellikte bulunmaktadır.
* Peki sinir hücrelerindeki kapılarda bu olağanüstü
seçim yeteneği nasıl ve neden oluşmuştur?
* Bu kapılar hücre için hangi iyonların faydalı olacağını
nereden bilmektedirler?
* Dahası kapılardaki bu elektrik sinyalleriyle işleyen
mekanizma nasıl ve kim tarafından oluşturulmuştur?
Hücreyi yaratan Akıl, sinir hücresi zarına bu mükemmel
kontrol mekanizmasını yerleştirerek hücrenin yaşamını
sürdürebilmesi için en uygun şartları da oluşturmuştur.
Hücre zarındaki bu kusursuz tasarım elbette ki evrimcilerin
iddia ettiği gibi kör tesadüflerin değil, sonsuz akıl
sahibi, alemlerin Rabbi olan Allah'ın eseridir.
BİLİM, YARATILIŞIN DELİLLERİNİ
KEŞFETMEYE DEVAM EDERKEN, TESADÜF TEORİSİNİ BİR KEZ
DAHA YERLE BİR ETTİ
İnsan Genomu Projesi, canlılığın ne kadar kusursuz
bir tasarıma ve tesadüfen oluşamayacak kadar kompleks
bir yapıya sahip olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu
proje dahilinde insan DNA'sındaki muazzam bilgi okunmaya
çalışılıyor.
İnsan vücudunda 100 trilyon hücre vardır ve her hücrenin
çekirdeğinde insana ait bilgilerin saklandığı DNA molekülü
bulunur. Yani DNA, canlıya ait bir bilgi bankasıdır.
Bu banka ise hayret verici büyüklükte bir bilgi kapasitesine
sahiptir. Bu kapasiteyi "500'er sayfalık 900 ciltlik
ansiklopediyi dolduracak kadar muhteşem bir bilgi" olarak
ifade edebiliriz. Daha da muhteşem olan ise bu bilginin
olağanüstü bir paketleme sistemi ile milimetrenin yüzbinde
biri kadar bir yere sığdırılmış olmasıdır. Üstelik bu
olağanüstü bilgi yaşamış ve yaşamakta olan milyarlarca
insanın trilyonlarca hücresinin her birinde mevcuttur.
Onlarca yıldır dünya çapında akıl, bilinç ve bilgi
sahibi yüzlerce bilim adamı, en son teknoloji ile donatılmış
laboratuvarlarda bu bilgiyi okuyabilmek için geceli
gündüzlü çalıştılar. Ve buna rağmen daha ancak bu bilgiyi
oluşturan harflerin bir kısmını yanyana dizmeyi başarabildiler.
Ama bu olağanüstü duruma rağmen, evrimciler hala DNA'da
yer alan bu muazzam bilginin, taşın, toprağın, gazların
tesadüfen biraraya gelerek, oluştuğunu iddia etmektedirler.
Kuşkusuz evrimcilerin bu iddialarının, 900 ciltlik ansiklopedideki
bilgilerin, yere atılan milyarlarca harfin tesadüfler
sonucunda yanyana dizilmeleri ile oluştuğunu iddia etmekten
bir farkı yoktur.
DNA'daki her bilginin Allah'ın sonsuz ilmi ve kudreti
ile yaratıldığı ve şifrelenerek hücrenin çekirdeğine
yerleştirildiği ise açıktır. Evrimciler, insan genleriyle
ilgili yeni çalışmaların ortaya koyduğu mucizevi yapıyı
görmezlikten gelmek için ne kadar uğraşsalar da, artık
bu yenilginin geri dönüşü yoktur.
SUYU ZEHİRLİ BİR MADDEYE DÖNÜŞTÜREN ATOM
Hayatımızda
büyük bir önemi olan su, iki hidrojen ve bir oksijen
atomunun birleşmesinden meydana gelir. Ama bu iki atomu
su molekülünü oluşturacak şekilde birleştirmek oldukça
zordur. Suyu meydana getiren şartlar biraz bile değiştiğinde
ortaya çok önemli sonuçlar çıkmaktadır.
Örneğin suyu oluşturan atomlar belirli sıcaklık ve
enerji seviyelerinde bir başka oksijen atomuyla daha
birleşirler. Bu birleşme sonucunda H2O formülü H2O2
haline gelir. Bu görünürde küçük bir değişikliktir,
gerçekte ise suyun özelliklerini tamamen değiştirir
ve ortaya hidrojen peroksit denen zehirli maddenin çıkmasına
neden olur.
Görüldüğü gibi tek bir atom, canlılar için hayati önemi
olan suyu, canlılar için son derece zararlı, ölümcül
etkileri olan bir zehire dönüştürebilmektedir.
Tek bir atomun, bir molekülün niteliklerini tamamen
değiştirebilecek, onu faydalı iken zararlı hale getirebilecek
özelliklere sahip olması, atomlarda ve moleküllerdeki
özel tasarımın bir göstergesidir. Tesadüfler zinciri
ile böyle ince ve hassas bir denge oluşmaz. Allah herşeyi
belli bir düzen içinde yaratan, en güzel şekliyle var
edendir.
YERYÜZÜNDEKİ SUYUN NEDEN HİÇ TÜKENMEDİĞİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?
Su,
bir oksijen atomunun iki hidrojen atomuyla birleşmesi
sonucu ortaya çıkar. Hidrojen atomları oksijen atomunun
iki yanına 105 derecelik bir açı oluşturacak şekilde
bağlanırlar. Hidrojen bağı adı verilen bu bağı oluşturmak
için gereken enerji öyle fazladır ki, yarım litrelik
suyu oluşturmak için serbest kalan enerji bir ampulü
tam bir gün boyunca sürekli yakabilir.
Bu noktada hemen şu sorunun sorulması gerekir: Hidrojen
atomları oksijen atomunun iki yanına yerleşmeyi, üstelik
bu yerleşmeyi belli bir açı doğrultusunda yapmayı nereden
bilmektedirler? Bu formülü nasıl ve nereden öğrenmişlerdir?
Herhangi bir kimya bilgisine sahip olamayacak atomlar
nasıl açı hesaplayabilmektedirler? Elbette ki, tüm evrenin
sahibi olan ve herşeyi kusursuzca var eden Allah atomları
da yaratan, bütün özelliklerini onlara verendir.
Bir başka soru ise, yeryüzündeki suyun nasıl olup da
hiç tükenmediğidir. Yeryüzündeki suyun tamamı dünyanın
ilk evrelerindeki müthiş ısı sayesinde meydana gelmiştir.
Yani eğer dünyanın başlangıcında gereken yoğunlukta
ısı oluşmuş olmasaydı, bugünkü su olmayacaktı. İşte
bu mükemmel denge, üstün güç ve akıl sahibi Allah'ın
canlılığın devamı için gerekli olan tüm ihtiyaçları
bilip, herşeyi buna göre yarattığının delillerinden
biridir.
SU BİTKİSİ VALLİSNERYA UZAY TEKNOLOJİSİ İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR
Bir su bitkisi olan vallisneryanın çiçekleri, bitkinin
su içinde kalan bölümlerinde oluşur.
Suyun içindeyken, bitkinin taç yaprakları portakal
kabuğu gibi çiçeğin etrafını sarar. Bu sayede suyun
içeri girerek polenleri bozması önlenmiş olur. Çiçekler
yüzeye çıktığında kapalı olan taç yaprakları açılarak
su yüzeyine yayılır. Polenleri taşıyan erkek organlar
taç yaprakların üzerinde yükselerek adeta bir yelken
işlevi görürler.
Dişi bitkinin çiçekleri ise, farklı bir yerde uzun
bir sapın ucunda ve su yüzeyinde yer alırlar. Dişi çiçeğin
yaprakları, su yüzeyinde ve suda hafif bir çöküntü yaratacak
biçimde açılmıştır. Bu çöküntü erkek çiçeğin kendisine
yaklaşmasını sağlayan bir çekim oluşturur. Erkek çiçek
dişi çiçeğin yanından geçerken bu çekime kapılır. Böylece
çiçekler birleşir, polenler dişi çiçeğin üreme organına
ulaşır ve döllenme gerçekleşir.
Yeryüzünde yaratılan ilk vallisneryadan beri, çiçekteki
bu üreme sistemi eksiksiz ve mükemmel bir şekilde çalışmaktadır.
Evrimcilerin iddia ettiği gibi üreme sisteminin kademeli
olarak gelişmesi imkansızdır. Çünkü bu sistemin eksik
çalışması durumunda erkek çiçek dişi çiçeği dölleyemeyecek,
bu bitki yeryüzünden yok olup gidecekti. Vallisnerya
bitkisindeki bu kusursuz tasarım Allah'ın sonsuz aklının
ve örneksiz yaratma gücünün bir göstergesidir. Bütün
bu harikalar, düşünen ve akleden bir insan için büyük
bir delildir. Allah, bu örneklerle biz insanlara yaratıştaki
sanatını tanıtmakta ve sonsuz kudretini göstermektedir.
Uzay mekiğinin, uzay istasyonu ile kenetlenmesi, vallisneryanın
erkek çiçeklerinin dişileriyle buluşması ile kıyaslanabilir.
Hatta vallisneryanın sisteminin daha üstün olduğunu
söylemek mümkündür. Uzay mekiğinin kenetleneceği noktaya
kadar kontrol edilmesi gerektiği halde, erkek vallisneryanın
sadece dişisinin yanına yakınlaşması birleşme için yetmektedir.
DENİZ SALYANGOZUNUN OLAĞANÜSTÜ ZEHİR ÜRETME TEKNİĞİ
 Nudibranch,
olağanüstü renklerle süslenmiş, kabuğu olmayan, son
derece yumuşak bir salyangoz türüdür. Bu deniz salyangozu
kuvvetli bir zehir taşıyan "ısırgan hücreleri" sayesinde
düşmanlarından kolaylıkla korunur.
Salyangoz bu ısırgan hücreleri, kendi vücudunda üretmez.
Ancak, hyroid isimli zehirli bir canlıyı tehlike anında
devreye sokmak üzere vücudunda saklar. Hyroidlerle beslenen
deniz salyangozu, onları sindirim sisteminde öğütmek
yerine koruyucu bir tabakayla kaplar ve depolar. Koruyucu
tabakayla kaplandığında zehiri salyangoz için etkisiz
hale gelen hyroidler, bundan böyle ısırgan hücreleri
olarak düşmanlara karşı koruma sağlayacaklardır.
Kuşkusuz bir deniz salyangozunun, hyroidlerin zehirli
olduğunu bilmesi İMKANSIZDIR. Deniz salyangozunun bu
zehiri etkisiz hale getirmek için hyroidi bir tabakayla
kaplamayı akletmesi İMKANSIZDIR. Koruyucu tabakayla
kaplanan hyroidi bir savunma silahı olarak kullanabileceğini
düşünmesi İMKANSIZDIR. Deniz salyangozunun tüm bunları
deneyerek öğrenmesi de İMKANSIZDIR.
İşte bu noktada tüm evrende apaçık olarak görülen gerçek
bir kez daha karşımıza çıkar. Deniz salyangozlarına
yapması gerekenleri ilham eden, vücutlarında hyroidlerin
zehirini etkisiz hale getirecek bir sistem yaratan,
sonsuz akıl ve ilim sahibi olan Allah'tır.
O, Hayy (diri) olandır. O'ndan başka
ilah yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar
olarak O'na dua edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun. (Mü'min
Suresi, 65)
PAPAĞAN BALIKLARINI ÖLÜMDEN KORUYAN UYKU TULUMU
Papağan
balıkları, geceleri solungaç boşluklarının üst kenarlarındaki
salgı bezinden jelatin benzeri bir madde salgılar. Bu
madde bir süre sonra balığın tüm vücudunu saran şeffaf
bir uyku tulumu halini alır. Uyku tulumu, papağan balığını
koku yoluyla bularak avlayan müren balıklarına karşı
eşsiz bir kalkan vazifesi görür ve hayvanı yem olmaktan
korur. Koku izolasyonu sebebiyle müren, papağan balığının
yanından geçerken avına çarpsa bile, onu fark edemez.
Papağan balıkları geceleri kullandıkları bu koruyucu
kılıfı nasıl elde etmişlerdir? Düşmanları olan müren
balıklarının kuvvetli koku alma duyusunu aşabilecek,
geceyi rahatlıkla geçirmelerini sağlayacak böylesine
önemli bir maddeyi nasıl keşfetmişlerdir?
Kuşkusuz kimyasal bir maddeyi kendi vücudunda üretip
kendisini bu maddeyle kaplamayı bir balığın akletmesi,
planlaması ve uygulaması mümkün değildir.
Böyle usta bir kamuflaj yönteminin bilinçli bir tasarım
ürünü olduğu çok açıktır; papağan balığını korunma sistemi
ile yaratan göklerde, yerde ve ikisinin arasında bulunan
herşeyin yaratıcısı olan Allah'tır.
DOĞADAKİ HER CANLI ALLAH'IN KUSURSUZ YARATIŞININ DELİLİDİR
Golyan
balığı sürüsü saldırıya uğradığında balıklar saldırganın
etrafında çılgınca hareket etmeye başlar ve bazıları
saldırgana "karşı saldırı" düzenler. Tüm golyan sürüsünün
tek bir birey gibi hareket etmesine sebep olan faktör,
yaralı balığın kanında var olan ve yaralanma sonucu
ortaya çıkan bir salgıdır.
Hiç şüphesiz bu hayvan bir akla ve şuura sahip değildir.
O halde;
Kendi cinslerine saldırıyı haber veren kimyasal maddeyi
nasıl oluşturmuştur?
Bu kimyasal maddeyi üretecek mekanizmayı nasıl tasarlamış
ve kendi vücuduna nasıl yerleştirebilmiştir?
Saldırı anında, başka bir golyan balığının salgıladığı
kimyasal maddeyi, kendi bünyesinde nasıl tehlike sinyali
olarak algılayabilmektedir? Bu algı mekanizmasını kendi
vücudunda nasıl oluşturmuştur?
Kuşkusuz bu sorulara, evrimciler gibi "tesadüf eseri"
cevabını vermek akla ve mantığa aykırıdır. Dünya üzerinde
yaratılan ilk golyan balığından beri, milyonlarca yıldır
bütün golyan balıkları bu kusursuz sisteme sahip olarak
var olmuşlardır.
Canlılardaki kompleks sistemler, alemlerin Rabbi olan
Allah tarafından yaratılmıştır. Allah bu gibi mucizevi
örneklerle insanlara kendi ilmini ve kudretini göstermektedir.
70 GRAM YAKITLA KESİNTİSİZ 4000 KM. UÇUŞ
Altın yağmur kuşu 70 gr.
yağ yakarak 4000 km. uçabilirken, bir Boeing 737-100
uçağının aynı mesafeyi uçabilmesi için 16 tondan
fazla yakıta ihtiyacı vardır.
Ancak bu uçağın yakıt kapasitesi 14.2 ton olduğu
için yakıt ikmali yapmadan böyle bir uçuşu gerçekleştiremez.

|
200 gr. ağırlığındaki altın yağmur kuşu, her yıl Alaska'dan
Hawaii'ye kadar 4000 km'lik bir yolu, 88 saat (3,5 gün)
boyunca hiç durmadan kanat çırparak kateder. Bilim adamları
kuşun böyle bir yolculuk için yakıt olarak kullanacağı
82 gr. yağının olması gerektiğini hesaplamışlardır.
Oysa, altın yağmur kuşunun sadece 70 gram yağı vardır.
Buna rağmen hiçbir altın yağmur kuşu yakıtı bittiği
için denize düşmez. Peki bu canlılardaki bu kusursuz
işleyişin sırrı nedir?
Altın
yağmur kuşları V şeklinde dizilerek sürü halinde uçarlar.
Bu, hava direncini azaltarak kuşlara % 23'lük bir enerji
tasarrufu sağlar. Bu durumda, yere indiklerinde fazladan
6-7 gram daha yağları kalmış olur. Bu artan yağ, rüzgarların
ters yönden esmesi durumunda kullanılacak yedek yakıttır.
Altın yağmur kuşu, uçuş mesafesini ve yakıt olarak
kullanacağı yağ miktarını nasıl hesaplayabilmektedir?
Bu hesaplardaki kusursuzluk ve şaşmazlık, yön bulmadaki
beceri, toplu uçuş yapabilme kabiliyeti, hiç şüphesiz
kuşların kendi iradeleriyle gerçekleştirdikleri başarılar
olamaz. Bunların hepsi, her canlıyı ihtiyacı olduğu
sistemlerle donatan Allah'ın ilhamıyla gerçekleşir.
Nitekim Kuran'da "dizi dizi uçan kuşlar"a dikkat çekilmekte
ve bu canlıların Allah'ın kudretiyle uçabildikleri haber
verilmektedir:
"Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat
açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman
(olan Allah')tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz
O, herşeyi hakkıyla görendir." (Mülk Suresi, 19)
ALLAH HER CANLIYA İLHAMLA YOL
GÖSTERİR
Tunus'un Akdeniz kıyısındaki Mahore's yakınlarında
yaşayan siyah çöl karıncası kusursuz bir yön bulma yeteneğine
sahiptir.
Karınca, sabah güneşinin yükselmesiyle 70 dereceye
kadar yükselen çöl kumunun sıcağında, yuvasından besin
aramak için çıkar. Çöl karıncası yuvasından başlayarak
200 metre uzağa kadar varabilen bir alanda sık sık durarak
ve olduğu yerde dönerek dolambaçlı bir yol izler. Ama
bu zikzakların bütün karmaşıklığına rağmen, yiyeceğini
bulduğunda, hemen yuvasına doğru düz bir çizgi izleyerek
geri döner. Karıncanın bu yolculuğu, boyu ile kıyaslandığında,
bir insanın çölde 35-40 km dolaştıktan sonra başladığı
noktaya doğrudan dönmesine denktir.

Ne bir pusulası ne de haritası olmayan karıncanın gözlerine
yerleştirilmiş olan yön tayin sistemi son derece üstündür
ve insanların sahip olmadığı bir özellikte yaratılmıştır:
Çöl karıncası ışığı polarize edebilir. Yani insanın
göremediği bazı ışınları da görebilen karınca, bunlardan
istifade ederek yön tayini yapabilir. Böylece her an
yuvasının ne tarafta olduğunu tahmin edebilen bu hayvan,
geri dönerken hiçbir zorluk çekmez.
Bir karıncanın teknolojik çalışmalar neticesinde keşfedilmiş
olan "ışığın polarizasyon özelliği"ni bilmesi ve bundan
bir pusula gibi faydalanması mümkün müdür? Şüphesiz
bu yetenek ve bilgi, üstün ilim sahibi, tüm canlıların
yaratıcısı olan Allah'ın eseridir ve çöl karıncası Allah'ın
ilhamıyla her seferinde doğru yönü tespit edebilmektedir.
KARINCALARDAKİ MUCİZEVİ ASİT FABRİKASI
Karıncaların
vücutlarında formik asit (H2CO2) isimli kimyasal maddeyi
üreten bezler vardır. Antibiyotik etkisine sahip bu
maddeyi düzenli olarak vücutlarına süren karıncalar,
hem yuvalarında hem de kendi üzerlerinde bakteri ve
mantar oluşumunu engellerler.
Kuşlar ise karıncalar gibi kimyasal maddeler salgılayamazlar.
Ancak sık sık karınca tepelerine giderek buralara sürünen
kuşlar, karıncaların tüylerinin arasında dolaşmalarına
izin verirler. Bu sayede bütün vücutları formik aside
bulanan kuşlar tüm parazitlerinden kurtulmuş olurlar.
Karıncanın formik asidin formülünü bilmesi ve onu üretecek
bir bezi geliştirmesi imkansızdır. Kuşların karıncalarla
bu şekilde profesyonel bir işbirliği içinde parazitlerini
temizlemeyi akletmeleri, bunun için karınca yuvalarına
gitmeye karar vermeleri de imkansızdır.
Gerek kuşlara gerek karıncalara formik asitten faydalanmayı
ilham eden, alemlerin Rabbi olan Allah'tır. O tüm canlıların
ihtiyacını bilen ve eksiksiz karşılayandır.
KELEBEKLERDEN, ISINAN BİLGİSAYAR ÇİPLERİNE ÇÖZÜM
Kelebek kanatlarındaki mükemmel tasarım bir mucizeyi
de beraberinde taşıyor. ABD'de Tufts Üniversitesi'nde
yapılan bir araştırma kelebeğin kanatlarında özel bir
soğutma sistemi olduğunu ortaya çıkardı. Kelebekler
soğukkanlı canlılar oldukları için vücut ısıları devamlı
olarak düzenlenmek zorundadır. Bu, çok büyük bir problemdir.
Çünkü böcek uçarken kanatlarda yüksek derecede ısı oluşur.
Çözüm ise, kanın kanatlardaki çok ince film yapıların
içinden geçirilmesi ile sağlanır. Kelebeğin vücudunda
oluşan fazla ısı, kanatlardaki ince damarlarda kanın
dolaşmasıyla birlikte
dışarı atılır.
Kelebeklerdeki bu özel soğutma sistemi bilgisayar çiplerindeki
sistem ile karşılaştırılmış ve çok üstün bir performansa
sahip olduğu görülmüştür.
Bilgisayar çipi teknolojisi geliştikçe ortaya çıkan
ısı problemi de büyümektedir. Daha hızlı çipler, daha
fazla ısı anlamına gelmektedir. Bu ısının giderilmesi
problemi çip üreticilerinin gündemini oluşturmaktadır.
Bu konuda yürütülen çalışmalar sonucunda kelebek kanatlarındaki
teknolojinin 2 yıl içinde üretime girmesi planlanmaktadır.
Bilim adamları doğadaki canlıları örnek alarak tasarımlar
yapmaktadırlar. Kısacası canlılardaki benzersiz sistemler,
teknolojinin gelişmesinde ve yeni çözümler bulmasında
yol gösterici olmaktadır.
SİNEK KULAĞINDAKİ TASARIM İŞİTME ALETİNDE DEVRİM YAPACAK
"Ormia Ochracea" isimli sinek, yumurtalarını cırcır
böceğinin üzerine bırakır ve yumurtalardan çıkan larvalar
cırcır böceği ile beslenirler. Ormanın içinde bir cırcır
böceğinin yerini bulmak ise, oldukça zordur. Ama Ormia
sineği, bu iş için özel tasarlanmış hassas kulakları
sayesinde, böceğin yerini kolay bir şekilde bulabilir.
İnsan
beyninde de sesin yerini tespit için aynı yöntem kullanılır.
Bunun için, sesin önce yakındaki kulağa, daha sonra
uzakta kalan kulağa ulaşması yeterlidir. Sesin iki ayrı
kulağa kaç milisaniye farkla ulaştığını hesaplayan beyin,
böylece sesin geldiği yönü saptar. İnsanda bu hesaplama
10 milisaniyede sonuçlanmaktadır. Oysa Ormia sineği,
aynı hesabı toplu-iğne başı büyüklüğündeki beyniyle
üstelik insandan 5000 kat daha hızlı bir şekilde gerçekleştirebilmektedir.
Doğadaki tasarımlar insan için her zaman tükenmez bir
ilham kaynağı olmuştur. Modern teknolojik ürünlerin
büyük bölümü doğadaki tasarımların taklididir. Milyonlarca
yıldır kusursuz bir şekilde işleyen sistemleri taklit
etmek şüphesiz tasarımcıların işini oldukça kolaylaştırır.
Sineğin kulağındaki bu mükemmel tasarım da, günümüzde
"ORMİAFON" adı altında, işitme aleti ve dinleme cihazlarının
yapımında taklit edilmeye çalışılmaktadır.
Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur;
hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar. (Rum
Suresi, 26)
|