| İNSANLAR
MUTLU OLMAK VARKEN
NEDEN AZAP ÇEKERLER?
İnsanların büyük çoğunluğu tüm çabalarına
rağmen bir türlü gerçek anlamda mutluluğu yaşayamazlar.
Bunun için dünya hayatında insanın aklına gelebilecek
her yolu denerler; her seferinde yeni ideallerin peşinden
koşar ve bunları elde ettiklerinde mutluluğu
da yakalayacaklarına inanırlar. Kimi zaman iyi bir
dost ya da arkadaş arayışı, kimi zaman
maddi beklentiler, kimi zaman da manevi istekleri olur. Bu
istek ve beklentilerin her biri arzu ettikleri şekilde
gerçekleşse bile sonuç yine bekledikleri gibi olmaz.
Bir türlü gerçek anlamda, daimi bir mutluluğu tadamazlar.
Çoğu zaman iç dünyalarında yaşadıkları
bu tatminsizliği dışarıya yansıtmamaya
çalışırlar. Ama her ne kadar mutluluk taklitleri
yapsalar da aslında, içten içe gizli bir azap yaşarlar.
Oysa ellerinde mutlu olabilmek için her türlü imkan vardır.
Allah bir ayette insanlara verdiği nimetlerle ilgili
olarak şöyle buyurmaktadır:
Eğer Allah'ın nimetini saymaya
kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak
bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)
Allah'ın bu ayette bildirdiği gibi insan yaşamı
boyunca birbirinden güzel nimetlerle karşılaşır.
Allah dünyayı insanın zevk alabileceği türlü
nimetlerle donatmıştır. Ancak insanların
gerçek anlamda mutlu olabilmeleri için, ne tüm bu nimetler
ne de peşinden koştukları idealleri tek başına
yeterli olmaz. Bu kimselerin mutsuzluğu, yaşamlarını
üzerine kurdukları inanç sistemindeki bozukluktan kaynaklanmaktadır.
Mutsuz İnsanlar, Yanlış
İnançlara Sahip Olan İnsanlardır
İnsanların büyük çoğunluğu arasında
yaygın olarak yaşanan bir hayat şekli vardır.
Bu hayat şekli, din ahlakının olmadığı
yerde hayat bulan 'şeytanın sistemi'dir. Bu sistemin
temeli samimiyetsizliğe dayalıdır. Bu samimiyetsizlik
insanların hayatlarına öyle derinlemesine işlemiştir
ki, dışarıdan en samimi görünen kişiler
ya da en içten sanılan tavırlar bile aslında
son derece samimiyetsiz niyetlere dayalı olabilmektedir.
Nitekim bu insanlar, her ne kadar adını koyamasalar
da, kendileri de yaşadıkları bu sistemdeki
yanlışlığın farkındadırlar.
Her fırsatta bir türlü gerçek dostluğu, gerçek sevgiyi
yaşayamadıklarından, gerçek anlamda güvenebilecek
kimseleri olmadığından, insanların ikiyüzlülüğünden
yakınırlar. Ne var ki kendileri de çevrelerindeki
insanlara aynı ahlakı göstermekte bir sakınca
görmezler. Bu sistemde, her insan, yaptıklarının
zararını yine kendisi görür. Bu insanlar her yolu
denedikleri halde bir türlü gerçek iç neşesini, huzur
ve mutluluğu yaşayamaz ve bunu da 'hayatın
bir gerçeği' olarak kabullenirler. Yani onlara göre,
hayat zaten gerçek mutluluğun ve huzurun daimi olarak
bulunabildiği bir yer değildir.
Oysaki mutsuzluk hiçbir şekilde hayatın bir gerçeği
değildir. Tam tersine insanların içerisine düştükleri
bu sıkıntının çözümü son derece kolaydır.
Allah Kuran'da, "... Haberiniz olsun;
kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur."
(Rad Suresi, 28) ayetiyle, insanlara gerçek mutluluğun
ancak iman ile elde edilebileceğini bildirmiştir.
İnsanlar ancak Allah'ın üzerlerindeki rahmetini
ve korumasını kavradıkları ve ancak iman
ahlakını yaşadıkları takdirde, dünya
hayatının her anından zevk alabilirler. Ancak
o zaman çevrelerindeki güzellikleri gereği gibi takdir
edip, mutlu olmayı başarabilirler.
Allah, "Erkek olsun, kadın olsun,
bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz
Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların
karşılığını, yaptıklarının
en güzeliyle muhakkak veririz." (Nahl Suresi, 97) ayetiyle
iman eden kullarına dünyada ve ahirette güzel bir hayat
yaşatacağını vadetmiştir. İşte
Kuran'a uyanlar dünyada ve ahirette Allah'ın vadettiği
bu nimetten faydalanırlar.
Ama bu noktada da insanların göz ardı etmemeleri
gereken önemli bir gerçek vardır. Bu güzel hayatı
yaşayabilmek, hayattan ve dünya nimetlerinden, Allah'ın
insanlar için yarattığı onca güzellikten zevk
alabilmek için, imanın kalbe gerçek anlamda yerleşmesi
gerekmektedir. Yoksa insanların sadece dilleriyle iman
ettiklerini söylemeleri ya da iman edenlere sadece belirli
yönlerde benzemeleri, onları içerisinde bulundukları
mutsuzluktan kurtarmaz. Gerçek mutluluk için insanların
kalplerini Allah'a tam bir teslimiyetle bağlamaları
ve yaşamlarının her anını Kuran ahlakına
uygun bir şekilde yaşamaları gerekir. Aksi
takdirde içten içe hayatın her aşamasında azabı
tatmaya devam ederler. Ne kadar mutlu olmak isteseler de başaramazlar.
Aksine hayatlarına hüzün, karamsarlık, ümitsizlik
gibi olumsuzluklar hakim olur.
Görüldüğü gibi mutlu olmanın yolu aslında
son derece kolaydır. Allah, indirdiği hak kitap
Kuran ile insanlara mutlu olabilmenin sırrını
bildirmiştir. İnsan ancak kendi yaratılışına,
Allah'ın kendisi için belirlediği fıtratına
uygun şekilde davrandığı takdirde güzel
bir hayat yaşayabilir. Allah'ın kendilerine rahmet
olarak gösterdiği bu yoldan yüz çeviren ya da bu yola
gereği gibi uymayan insanlar, kendi elleriyle kendilerine
mutsuz bir dünya oluşturmuş olurlar. Allah'ın
"Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir
şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar."
(Yunus Suresi, 44) ayetiyle bildirdiği gibi, bu
insanlar kendi kendilerine azap ederler.
Bu kimselerin yaşadığı mutsuzluk, Allah'ın
Kuran'da, "Öyleyse sen onları (en
dayanılmaz azabla) çarpılacakları günlerine
kavuşuncaya kadar bırak. O gün, ne hileli-düzenleri
kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak,
ne yardım görecekler. Şüphesiz zulmedenlere bundan
önce de bir azab vardır; ancak onların çoğu
bilmiyorlar." (Tur Suresi, 45-47) ayetleriyle bildirdiği
gerçeğin yaşanmasıdır. Allah insanlara
yaptıklarının karşılığını
ahirette verecektir. Ancak Allah, bundan önce, dünya hayatında
da, insanların çoğunun farkında olmadığı
bir azabın başlayacağını haber vermiştir.
Yine bir başka ayette ise Allah,
"Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için
sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz
onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz."
(Taha Suresi, 124) hükmüyle, imandan yüz çevirenler
için dünya hayatında yaşanacak bir 'sıkıntı'dan
ve ahirette alacakları karşılıktan bahsetmiştir.
Allah insanlara bu sıkıntıdan kurtulabilmenin
yolunu da göstermiştir ki, bu daha önce de belirtildiği
gibi, Allah'a karşı mutlak bir samimiyet ve derin
bir imanı yaşamakla mümkün olmaktadır. |