|
1. BÖLÜM
Ateizmin Çöküşü - İnancın
Yükselişi
İslam'ın dünya üzerindeki yükselişini incelemeden önce,
buna temel olan bir başka kritik gelişmeyi ele almak
gerekir: Bu, ateizmin çökmesi ve inancın yükselmesidir.
İnsanlık tarihini inceleyen, özellikle de fikri ve
sosyal boyutta inceleyen hemen herkes, 19. yüzyılın
gelecek dönemlerde yaşanacak manevi çöküşün ilk adımlarının
atıldığı önemli bir devir olduğunu kabul edecektir.
Bu devrin en önemli özelliği, o zamana kadar dünyanın
geneline hakim olan 'Teist' (yani Allah'ın varlığını
kabul eden) inançlara ve dinlere karşı, ateizmin yani
Allah'ı inkar düşüncesinin güç kazanmasıdır.
Ateizm, elbette eski çağlardan beri var olmuştu. Ancak
bu fikrin asıl yükselişi, 18. yüzyıl Avrupası'ndaki
bazı din karşıtı düşünürlerin felsefelerinin yayılmasıyla
ve siyasi sonuçlar vermesiyle başladı. Diderot, Baron
d'Holbach gibi materyalistler, evrenin sonsuzdan beri
var olan bir madde yığını olduğunu ve madde dışında
bir varlık alemi bulunmadığını öne sürdüler. 19. yüzyılda
ateizm daha da yaygınlaştı. Feuerbach, Marx, Engels,
Nietzsche, Durkheim, Freud gibi düşünürler, ateist
düşünceyi farklı bilim ve felsefe alanlarına uyguladılar.
Ateizme en büyük desteği sağlayan kişi ise, yaratılışı
reddeden ve buna karşı evrim teorisini öne süren Charles
Darwin oldu. Darwinizm, ateistlerin asırlardır cevap
veremedikleri "canlılar ve insan nasıl var oldu" sorusuna,
sözde bilimsel bir cevap getirdi. Doğanın içinde, cansız
maddeyi canlandıran ve sonra da ondan milyonlarca farklı
canlı türü türeten bir mekanizma olduğunu iddia etti
ve pek çok kişiyi bu yanılgıya inandırdı.
19. yüzyılın sonlarında, ateistler, kendilerince her
şeyi açıkladığını sandıkları bir 'dünya görüşü' oluşturmuşlardı:
Evrenin yaratıldığını inkar ediyor, buna karşı "evren
sonsuzdan beri vardır, başlangıcı yoktur" diyorlardı.
Evrendeki düzen ve dengenin tesadüflerin sonucu olduğunu
ileri sürüyor, kainatta hiçbir amaç bulunmadığını iddia
ediyorlardı. Canlıların ve insanın nasıl var olduğu
sorusunun Darwinizm tarafından açıklandığını sanıyorlardı.
Tarih ve sosyolojinin Marx ve Durkheim, psikolojinin
ise Freud tarafından ateist temellerde açıklandığını
zannediyorlardı. Oysa bu görüşlerin her biri, 20. yüzyıldaki
bilimsel, siyasi ve toplumsal gelişmelerle yıkıldı.
Astronomiden biyolojiye, psikolojiden toplumsal ahlaka
kadar pek çok farklı alandaki bulgu, tespit ve sonuçlar,
ateizmin tüm varsayımlarını temelinden çökertti.
 
Karl Marx, Emile Durkheim
ve Sigmund Freud ateist düşünceyi farklı bilim
ve felsefe alanlarında uygulayarak, bu görüşün
yaygınlaşmasına neden oldular.
|
Amerikalı yazar Patrick Glynn, 1997'de yayınlanan God:
The Evidence, The Reconciliation of Faith and Reason
in a Postsecular World (Allah'ın Delilleri, Sekülerizm
Sonrası Dünyada Akıl ve İnancın Uzlaşması) isimli kitabında,
bu konuda şu yorumu yapar:
20. yüzyılda bilimsel,
siyasi ve toplumsal alandaki gelişmeler ateizmi
temelinden çökertti. Amerikalı yazar Patrick Glynn'in
God: The Evidence adlı kitabında da bu çöküş süreci
ele alınmaktadır.
|
Geçen iki on yılın araştırmaları, daha önceki neslin
seküler ve ateist düşünürlerinin Allah hakkındaki tüm
varsayımlarını ve öngörülerini tersine çevirmiştir.
(Söz konusu) Modern düşünürler, bilimin evrenin daha
da mekanik ve rastlantısal olduğunu ortaya çıkaracağını
sanmışlar; aksine bilim, evrende akıl almaz derecede
geniş bir 'büyük tasarım' olduğunu gösteren hiç beklenmedik
hassas düzenin boyutlarını keşfetmiştir. Modern psikologlar
dinin bir nevroz olarak tanımlanıp terk edileceğini
öngörmüşler, aksine dini inançların temel zihin sağlının
çok hayati bir parçası olduğu ampirik (bulgusal) olarak
ortaya çıkmıştır
Bunu az sayıda kişi fark etmiş gibi
görünüyor, ama şu açık bir gerçektir: Bilim ve inanç
arasında geçen bir asırlık büyük tartışmanın ardından,
şu anda konumlar tamamen altüst olmuş durumda. Darwin'in
ardından, Huxley ve Russell gibi ateistler ve agnostikler,
hayatın tamamen rastlantısal ve evrenin de radikal biçimde
amaçsız olduğunu gösteren bir teze dayanabiliyorlardı.
Çok sayıda bilim adamı ve entellektüel hala bu görüşe
tutunmaya devam etmektedir. Ama bunu savunmak için giderek
daha da mantıksız uçlara savrulmaktadırlar. Günümüzde
somut deliller, çok güçlü bir şekilde, Allah inancı
yönünde işaret vermektedir.2
Kısacası ateizm 20. yüzyılın son çeyreğinde çok ani
bir çöküş yaşamıştır. Hem de ateistlerin kendilerine
en büyük dayanak olarak göstermek istedikleri bilim
ve sosyoloji gibi kavramların eliyle. Bu bölümde, ateizmin
kozmoloji, biyoloji, psikoloji, tıp veya sosyoloji gibi
farklı alanlardaki söz konusu büyük çöküşünü özet bir
biçimde inceleyecek, sonraki bölümlerde ise bunun İslam'ın
yükselişine nasıl zemin hazırladığını göreceğiz.
Kozmoloji: Sonsuz Evren Kavramının Çöküşü
ve Yaratılışın Keşfedilmesi
Evrenin sonsuzdan beri
var olduğu görüşünü öne süren Immanuel Kant (üstte),
materyalistlerin şiddetle savundukları bir iddia
ortaya atmış oldu.
|
20. yüzyıl biliminin ateizme vurduğu ilk büyük darbe,
kozmoloji alanında oldu. 'Sonsuzdan beri var olan evren'
inancı yıkıldı ve evrenin bir başlangıcı olduğu, bir
başka ifadeyle yoktan yaratıldığı bilimsel delillerle
ortaya çıktı.
Söz konusu 'sonsuzdan beri var olan evren' fikri, Batı
dünyasına materyalist felsefe ile birlikte girmişti.
Eski Yunan'da gelişen bu felsefe, maddeden başka bir
varlık olmadığını savunuyor, evrenin sonsuzdan gelip
sonsuza gittiğini öne sürüyordu. Materyalizm, Ortaçağ'da
Kilise'nin hakim olduğu dönemde rafa kaldırılmıştı.
Ama Yeni Çağ'da Batılı bilim ve fikir adamlarının yeniden
Eski Yunan kaynaklarına merak sarmaları ile birlikte,
materyalizm de yeniden kabul görmeye başladı.
Materyalist evren anlayışını Yeni Çağ'da ilk kez savunan
kişi ise (felsefi anlamda materyalist olmamasına rağmen)
ünlü Alman düşünür Immanuel Kant oldu. Kant, evrenin
sonsuzdan beri var olduğunu ve bu sonsuzluk içinde her
olasılığın mümkün sayılması gerektiğini öne sürdü. 19.
yüzyıla gelindiğinde ise, evrenin bir başlangıcı, yani
yaratılış anı olmadığı şeklindeki iddia, geniş çapta
kabul görür hale gelmişti. Karl Marx, Friedrich Engels
gibi diyalektik materyalistlerin şiddetle sahiplendikleri
bu iddia, 20. yüzyıla da taşındı.
Bu fikir, her zaman için ateizmle içiçe oldu. Çünkü
evrenin bir başlangıcı olması, onu Allah'ın yarattığı
anlamına geliyordu ve buna karşı çıkmanın tek yolu da,
hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı halde, 'evren sonsuzdan
beri vardır' iddiasını öne sürmekti. Bu iddiayı ısrarla
sahiplenenlerden biri, 20. yüzyılın ilk yarısında yazdığı
kitaplarla materyalizmin ve Marksizm'in ünlü bir savunucusu
haline gelen Georges Politzer idi. Politzer, Felsefenin
Başlangıç İlkeleri adlı kitabında, "sonsuz evren" modelinin
geçerliliğine güvenerek yaratılışa şöyle karşı çıkıyordu:
Üstteki tabloda Karl Marx
ve Friedrich Engels, 1847'de Londra'da katıldıkları
bir toplantıda sapkın görüşlerini savunurlarken
görülmektedir.
|
Evren yaratılmış bir şey değildir.
Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde, evrenin Tanrı tarafından
belli bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan varedilmiş
olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, her
şeyden önce, evrenin var olmadığı bir anın varlığını,
sonra da, hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu
kabul etmek gerekir. Bu ise bilimin kabul edemeyeceği
bir şeydir.3
Politzer, yaratılışa karşı sonsuz evren fikrini savunurken,
bilimin kendi tarafında olduğunu sanıyordu. Oysa bilim,
çok geçmeden, Politzer'in "eğer öyle olsa, bir Yaratıcı
olduğunu kabul etmek gerekir" derken belirttiği gerçeği,
yani evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğini ispatladı.
Materyalistlerin "sonsuz
evren" iddiası, astronom Edwin Hubble'ın tüm evrenin
tek bir noktadan, büyük bir patlama sonucu oluştuğunu
ortaya çıkarması ile yerle bir oldu.
|
Bu ispat, 20. yüzyıl astronomisinin belki de en önemli
kavramı olan Big Bang (Büyük Patlama) teorisinden geldi.
Big Bang teorisine bir dizi keşif sonunda varıldı.
Amerikalı astronom Edwin Hubble, 1929 yılında, evrendeki
galaksilerin birbirlerinden sürekli olarak uzaklaştıklarını
ve dolayısıyla evrenin genişlemekte olduğunu fark etti.
Genişleyen bir evrenin içinde zamanda geri gidildiği
takdirde, tüm evrenin tek bir noktadan başladığı sonucu
ortaya çıkıyordu. Hubble'ın buluşunu yorumlayan astronomlar,
bu 'tek nokta'nın sonsuz bir çekim gücü ve sıfır hacme
sahip 'metafizik' bir durum olduğu gerçeğiyle karşılaştılar.
Madde ve zaman, bu hacimsiz noktanın dışarıya doğru
'patlamasıyla' ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle, evren
yoktan yaratılmıştı.
Bir taraftan da materyalist felsefeye
ve bu felsefenin temelindeki 'sonsuz evren' fikrine
bağlı kalmaya kararlı olan astronomlar, Big Bang'e karşı
direnmeye ve sonsuz evren fikrini ayakta tutmaya çalıştılar.
Bu çabanın nedeni, önde gelen materyalist fizikçilerden
Arthur Eddington'ın "felsefi olarak doğanın şu anki
düzeninin birdenbire başlamış olduğu düşüncesi beni
rahatsız etmektedir" sözünden anlaşılıyordu.4
Ancak Big Bang, materyalistleri 'rahatsız etmesine'
rağmen, somut bilimsel bulgularla desteklenmeye devam
etti. Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki bilim adamı
1960'lı yıllarda yaptıkları gözlemlerle, bu patlamanın
radyoaktif kalıntılarını (kozmik fon radyasyonunu) tespit
ettiler. Aynı gerçek 1990'larda COBE (Kozmik Fon Tarayıcısı)
adlı uydu tarafından doğrulandı.
Tüm gerçekler karşısında ateistler köşeye sıkışmış
durumdadırlar. Atheistic Humanism (Ateistik Hümanizm)
kitabının yazarı, Reading Üniversitesi'nden ateist felsefe
profesörü Anthony Flew, ilginç bir itirafta bulunur:
İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna
iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım:
Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı
vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan
bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu
iddiasını. Ben hala ateizme inanıyorum, ama bunu Big
Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum
olmadığını itiraf etmeliyim.5
Big Bang'e yönelik bu ateist tepkinin
bir örneği, materyalist bilim dergilerinin en ünlülerinden
biri olan Nature'ın editörü John Maddox'un 1989 yılında
yazdığı bir makalede ifade edilmiştir. Maddox, 'Kahrolsun
Big Bang' (Down with the Big Bang) başlığıyla yazdığı
makalede "Big Bang'in felsefi olarak kabul edilemez
olduğunu" çünkü "Big Bang ile birlikte teologların yaratılış
fikrine güçlü bir destek bulduklarını" belirtmiş ve
"Big Bang'in önümüzdeki on yılı çıkaramayacağı" kehanetinde
bulunmuştur.6 Oysa Maddox'un bu ümit
dolu beklentisine rağmen, Big Bang o günden bu yana
çok daha güçlenmiş, evrenin yaratılışını ispatlayan
daha pek çok bulgu elde edilmiştir.
Bazı materyalistler ise bu konuda nispeten daha mantıklı
davranmaktadırlar. Örneğin İngiliz materyalist fizikçi
H. P. Lipson, yaratılışın bilimsel bir gerçek olduğunu
'istemeden de olsa' şöyle kabul eder:
Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek
ve tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu
onaylamak zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için
son derece zor olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel
kanıtlar bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf
hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz.7
Sonuçta modern astronominin ulaştığı gerçek şudur:
Madde ve zaman, her ikisinden de bağımsız olan, sonsuz
güç sahibi bir Yaratıcı tarafından var edilmiştir. İçinde
yaşadığımız evreni var eden sonsuz güç, bilgi ve akıl
sahibi olan Allah'tır.
Fizik ve Astronomi: Rastlantısal
Evren Düşüncesinin Çöküşü ve "İnsani İlke"nin Keşfi
20. yüzyıldaki astronomik buluşların çökerttiği ikinci
bir ateist dogma ise, 'rastlantısal evren' iddiasıdır.
Evrendeki maddelerin, gök cisimlerinin, bunlar arasındaki
ilişkileri belirleyen kanunların herhangi bir amaca
yönelik olmadan, tesadüfen belirlenmiş oldukları düşüncesi,
çok çarpıcı bir biçimde yıkılmıştır.
Bilim adamları ilk kez 1970'li yıllardan itibaren,
evrendeki tüm fiziksel dengelerin insan yaşamı için
çok hassas bir biçimde ayarlandığı gerçeğini fark etmeye
başladılar. Araştırmalar derinleştirildikçe, evrendeki
fizik, kimya ve biyoloji kanunlarının; yerçekimi, elektromanyetizma
gibi temel kuvvetlerin; atomların ve elementlerin yapılarının
tümünün insanın yaşamı için tam olmaları gereken şekilde
düzenlendikleri birer birer bulundu. Batılı bilim adamları
bugün bu olağanüstü tasarıma 'İnsani İlke' (Anthropic
Principle) adını vermektedirler. Yani evrendeki her
ayrıntı, insan yaşamını gözeten bir amaçla tasarlanmıştır.
İnsani İlkenin en temel bazı örneklerini şöyle özetleyebiliriz:
- Evrenin ilk genişleme hızı (Big Bang'in patlama
şiddeti) tam olması gerektiği ölçüde olmuştur. Bilim
adamları, eğer ilk patlama hızı milyar kere milyarda
bir bile farklı olsa, o durumda maddenin ya tekrar
içine çökmüş veya tamamen dağılmış olacağını hesaplamaktadırlar.
Bir diğer deyişle, daha evrenin ilk anında, milyar
kere milyarda birlik bir isabet vardır.
- Evrendeki mevcut dört fiziksel kuvvet (yerçekimi,
zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve elektromanyetik
kuvvet), düzenli bir evren ortaya çıkması, elementlerin
ve dolayısıyla yaşamın var olabilmesi için tam olmaları
gereken değerlerdedirler. Bu kuvvetlerdeki çok küçük
oynamalar (örneğin 1039'da 1 veya 1028'de 1 gibi,
yani kaba bir hesapla milyar kere milyar kere milyar
kere milyarda 1'lik farklar), evrenin sadece bir radyasyondan
ibaret olmasına veya hidrojen dışında hiçbir elementin
var olmamasına sebep olabilirdi.
- Güneş'in ideal büyüklüğü, Dünya'nın
güneşe olan ideal uzaklığı, suyun
benzersiz fiziksel ve kimyasal özellikleri, Güneş
ışınlarının tam yaşam
için gerekli dalga boyunda oluşu, Dünya atmosferinin
solunum için en ideal orandaki gazları içermesi,
Dünya'nın manyetik alanının, yeryüzü
şekillerinin tam insan yaşamına uygun
biçimde olması gibi daha pek çok 'hassas ayar'
vardır. (Bu konuda ayrıntılı bilgi
için bkz. Harun Yahya, Evrenin
Yaratılışı), İstanbul,
1999)
George Greenstein The
Symbiotic Universe adlı kitabında evrendeki kusursuz
tasarıma örnekler verir.
|
Bu hassas ayar kavramı, bugün astrofiziğin
en çarpıcı bulgularından biri durumundadır. Evrendeki
hangi fiziksel kural, hangi değişken incelense, bunların
insan yaşamına en ideal ortamı sağlayacak çok özel değerlere
sahip olduğu görülür. Ünlü astronom Paul Davies, bunun
sonucunu The Cosmic Blueprint (Kozmik Plan) adlı kitabının
son paragrafında "bir tasarım olduğu düşüncesi, ezici
biçimde üstün gelmektedir" diye açıklar.8
Astrofizikçi W. Press ise Nature dergisindeki
bir makalesinde, "evrende, akıllı yaşamın gelişmesini
destekleyen büyük bir tasarım bulunmaktadır" demektedir.9
İşin ilginç yanı, söz konusu bulguları ortaya çıkaran
bilim adamlarının çok büyük bölümünün, aslında bu sonuca
varmayı pek de istemeyen materyalist bakış açısına sahip
olan bilim adamları oluşudur. Bilimsel çalışmalarında
Allah'ın varlığına delil aramak gibi bir niyetle hareket
etmemişlerdir. Ama hepsi, belki de çoğu bunu hiç istemediği
halde, evrenin ancak olağanüstü bir tasarımla açıklanabileceği
sonucuna varmışlardır.
Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic
Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında bu gerçeği
şöyle itiraf eder:
Bu,
(fizik kanunlarının yaşam için özel olarak tasarlanmış
oluşu) nasıl mümkün olabildi?... Kanıtları inceledikçe,
ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliyoruz;
bir doğa üstü Akıl devreye girmiştir. Yoksa acaba bir
anda, hiç de o niyeti taşımamamıza rağmen, İlahi bir
Varlık'ın var olduğuna dair bilimsel delillerle mi yüzyüze
geliyoruz?10
Bir ateist olan Greenstein 'acaba' diye başlayan sorusuyla,
gördüğü apaçık gerçeği anlamazlıktan gelmeye çalışmaktadır.
Ama konuya ön yargısız yaklaşan pek çok bilim adamı,
evrenin insan yaşamı için özel olarak yaratıldığını
kabul etmektedir.
Materyalizm ise, artık bilimin sınırları dışına itilmiş
batıl bir inanç olarak yaşamaktadır. Amerikalı genetikçi
Robert Griffiths, bu gerçeği, "kendisiyle tartışmak
için bir ateist aradığımda, (üniversitedeki) felsefe
bölümüne gidiyorum. Ama fizik bölümünden pek öyle kimse
çıkmıyor artık" sözleriyle ifade etmektedir.
Ünlü moleküler biyolog
Michael Denton ve kitabı Nature's Destiny: How
the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe.
|
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton ise, fizik, kimya
ve biyoloji kanunlarının insan yaşamı için şaşırtıcı
derecede "en ideal" ölçülerde olduğunu incelediği Nature's
Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the
Universe (Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki
Amacı Nasıl Gösteriyor) adlı 1998 basımı kitabında şu
yorumu yapmaktadır:
20. yüzyıl astronomisinde ortaya
çıkan yeni tablo, geçmiş dört yüzyılda bilim çevrelerinde
giderek yükselmiş olan varsayıma çok güçlü bir meydan
okuma oluşturmaktadır. Bilim çevrelerinin sahiplendikleri
bu iddia, yaşamın kozmik tablo içinde tamamen rastlantısal
ve önemsiz olduğu varsayımıdır....11
Kısacası, ateizmin belki de en temel
dayanağı olan 'rastlantısal evren' kavramı bugün çökmüş
durumdadır. Bilim adamları açıkça 'materyalizmin çöküşü'nden
söz etmektedirler.12
Allah'ın Kuran'da, "Biz gökyüzünü,
yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak
yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır
" (Sad
Suresi, 27) ayetiyle yanlışlığını açıkladığı zan, 1970'lerde
bilim tarafından da çürütülmüştür.
Doğa Bilimleri: Darwinizm'in
Çöküşü
Başta da belirttiğimiz gibi 19. yüzyılda zirveye tırmanan
ateizmin en önemli dayanağı, Darwin'in evrim teorisidir.
Darwinizm, insanın ve tüm diğer canlıların kökeninin
bilinçsiz doğa mekanizmaları olduğunu ileri sürmekle,
ateistlere asırlardır aradıkları bir fırsatı sağlamıştır.
Nitekim Darwin'in teorisi devrin en koyu ateistleri
tarafından hemen benimsenmiş, Marx ve Engels başta olmak
üzere, ateist düşünürler bu teoriyi felsefelerinin temeli
olarak belirlemişlerdir. O devirden bu yana da Darwinizm
ile ateizm arasındaki ilişki değişmeden devam etmektedir.
Ancak ateizmin bu en büyük dayanağı, aynı zamanda 20.
yüzyıldaki bilimsel bulgulardan en büyük darbeyi alan
dogmadır. Fosil bilimi, biyokimya, anatomi, genetik
gibi farklı bilim dallarının ortaya koyduğu bulgular,
evrim teorisini çok farklı yönlerden çürütmüştür. (Bkz.
Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, İstanbul, 2000)
Çeşitli kitap ve yazılarımızda çok daha detaylı incelediğimiz
bu gerçeğin çok kısa bir özetini şöyle yapabiliriz:
Fosil Bilimi: Darwin'in
teorisi, canlı türlerinin hepsinin tek bir ortak atadan
geldiği, çok uzun zaman içinde küçük ve aşamalı değişimlerle
farklılaştıkları fikrine dayalıdır. Bunun kanıtlarının
da fosillerde, yani canlıların katılaşmış kalıntılarında
bulunacağını varsayar. Ancak 20. yüzyıl boyunca yürütülen
fosil araştırmaları bunun tam aksi bir tablo ortaya
çıkarmıştır. 'Türler arası kademeli evrim' inancını
kanıtlayacak tek bir 'ara tür' fosili dahi bulunamamıştır.
Dahası, bilinen tüm temel canlı grupları, fosil kayıtlarında
aniden ortaya çıkmakta, kendilerinden önce herhangi
bir 'ataları' bulunduğuna dair hiçbir iz bulunmamaktadır.
Özellikle 'Kambriyen Patlaması' olarak bilinen olgu
çok ilginçtir. Bu erken jeolojik dönemde, hayvanlar
aleminin 100'e yakın temel 'filumu'nun tamamına yakını
aniden belirmiştir. Vücut yapıları birbirlerinden tamamen
farklı olan yumuşakçalar, omurgalılar, eklembacaklılar,
derisidikenliler gibi çok farklı kategorilerdeki canlıların
son derece kompleks organ ve sistemleriyle birlikte
aniden ortaya çıkmaları, evrim teorisini geçersiz kılarken
yaratılışı kanıtlamaktadır. Çünkü, evrimcilerin de kabul
ettiği gibi, 'aniden ortaya çıkış', doğaüstü bir müdahale,
yani yaratılış anlamına gelir.
Biyolojik Gözlemler:
Darwin, teorisini ortaya atarken hayvan yetiştiricilerinin
farklı köpek veya at cinsleri türetmeleri gibi örneklere
dayanmıştı. Bu canlılarda gözlenen değişimi tüm doğaya
atfetmiş ve her canlının bu şekilde ortak bir atadan
gelmiş olabileceğini savunmuştu. Ancak 19. yüzyılın
yetersiz bilim düzeyi içinde ortaya atılan bu iddia
da 20. yüzyıldaki bulgularla çürüdü. Farklı hayvan türleri
üzerinde on yıllar boyu yapılan deney ve gözlemler,
canlılardaki çeşitlenmenin hiçbir zaman için belirli
bir genetik sınırın ötesine geçmediğini gösterdi. Bir
başka deyişle, Darwin'in "Bir ayı cinsinin doğal seleksiyon
yoluyla giderek daha fazla suda yaşamaya uygun özellikler
elde etmesinde, giderek daha büyük ağızlara sahip olmasında
ve sonunda bu canlının dev bir balinaya dönüşmesinde
hiçbir zorluk göremiyorum" şeklinde örnekler verirken13
aslında çok büyük bir cehalet sergilediği ortaya çıktı.
Öte yandan gözlem ve deneyler, neo-Darwinizm'in bir
'evrim mekanizması' olarak tanımladığı mutasyonların
da canlılara hiçbir yeni genetik bilgi eklemediğini
ortaya koydu.
20. yüzyıl boyunca yürütülen
tüm fosil araştırmaları, 'türler arası kademeli
bir evrim'in söz konusu olmadığını ispatlamıştır.
Kambriyen Patlaması ise farklı kategorilerdeki
canlıların aniden ortaya çıktıklarını, yani yaratıldıklarını
gösteren önemli bir delildir.
|
Hayatın
Kökeni: Darwin yeryüzündeki canlıların ortak
bir atadan geldiklerini ileri sürmüş, ancak 'ilk canlı'
olarak nitelenebilecek bu ortak atanın nasıl var olduğu
sorusundan hiç söz etmemişti. Bu konudaki tek tahmini,
"küçük ılık bir göletin içinde" ilk canlı hücrenin kimyasal
reaksiyonlar sonucunda oluşmuş olabileceğiydi. Ancak
Darwinizm'in bu açığını kapatmak niyetiyle konuya eğilen
evrimci biyokimyacılar hayalkırıklığına uğradılar. Tüm
gözlem ve deneyler, cansız maddenin içinden rastlantısal
reaksiyonlarla canlı bir hücrenin doğmasının tek kelimeyle
imkansız olduğunu gösterdi. İngiltere'nin Nobel ödüllü
ateist bilim adamı Hoyle dahi, bunun 'bir hurda yığınına
isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen
bir Boeing 747 uçağının oluşması kadar olanak dışı olduğunu'
açıkladı.14
Üstün Tasarım: Bilim
adamları hücreyi, onu oluşturan moleküler parçaları,
bunların vücut içindeki olağanüstü organizasyonunu,
organlardaki hassas düzen ve planı inceledikçe, evrimcilerin
ısrarla reddetmek istedikleri bir gerçeğin kanıtlarıyla
yüzyüze geldiler: Canlılık, dünya üzerindeki başka
hiçbir sistemde (örneğin teknoloji harikası makinalarda)
bulunmayacak kadar kompleks tasarımlarla doluydu. Hiçbir
kameranın kendisiyle boy ölçüşemeyeceği gözlerimiz;
kuşların, uçuş teknolojisine ilham kaynağı olan kanatları;
canlı hücresinin içiçe geçmiş karmaşık sistemleri;
DNA'daki olağanüstü bilgi gibi sayılamayacak kadar
çok 'üstün tasarım örneği', canlılığı kör rastlantıların
ürünü sayan evrim teorisini çaresiz bıraktı.
Tüm bu gerçekler, 20. yüzyılın sonunda Darwinizm'i
köşeye sıkıştırdı. Bugün başta biyoloji, biyokimya,
paleontoloji gibi farklı alanlardan gelen çok sayıda
bilim adamı, Darwinizm'in geçersizliğini görmekte,
canlıların kökenini artık "yaratılış gerçeğiyle" açıklamaktadırlar.
AKILLI TASARIM YANİ YARATILIŞ
Allah'ın yaratmak için tasarım yapmaya ihtiyacı
yoktur
Kitap boyunca yer yer kullanılan 'tasarım' ifadesinin doğru anlaşılması önemlidir.
Allah'ın kusursuz bir tasarım yaratmış olması, Rabbimizin önce plan yaptığı
daha sonra yarattığı anlamına gelmez. Bilinmelidir ki, yerlerin ve göklerin Rabbi
olan Allahın yaratmak için herhangi bir 'tasarım' yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah'ın
tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir.
Allah'ın, bir şeyin ya da bir işin olmasını dilediğinde, onun olması için yalnızca "Ol!" demesi
yeterlidir. Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir;
o da hemen oluverir. (Yasin Suresi, 82)
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına
karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara
Suresi, 117)
Psikoloji: Freudizmin Çöküşü
ve İnancın Kabulü
19. yüzyılda gelişen ateist dogmanın psikoloji alanındaki
temsilcisi, Avusturyalı psikiyatrist Sigmund Freud idi.
Freud, ruhun varlığını reddeden, insanın tüm ruhsal
dünyasını cinsel ve benzeri dünyevi dürtülerle açıklamaya
çalışan bir psikoloji teorisi ortaya attı. Freud'un
en büyük saldırısı ise dine karşıydı. 1927'de yayınlanan
The Future of an Illusion (Bir İlüzyonun Geleceği) adlı
kitabında, dini inancın sözde bir tür akıl hastalığı
(nevroz) olduğunu ileri sürüyor ve insanlığın ilerlemesiyle
birlikte dini inançların tamamen ortadan kalkacağı iddiasında
bulunuyordu. Dönemin ilkel bilimsel koşulları altında,
gerekli araştırma ve incelemeler yapılmadan, okuma ve
kıyas imkanı olmadan ortaya atılan bu iddia son derece
mantık dışıdır. Kuşkusuz Freud da bugün varsayımını
tekrar değerlendirme imkanına sahip olsa, öne sürdüğü
bu kıt iddianın mantıksızlığına kendisi de şaşıracak
ve böyle bir öngörünün saçmalığını ilk kendisi eleştirecektir.
Freud'dan sonra da psikoloji bilimi
ateist bir temelde gelişti. Sadece Freud değil, 20.
yüzyılda gelişen diğer psikoloji ekollerinin kurucuları
da koyu birer ateistti: davranışçı ekolün kurucusu B.
F. Skinner ya da rasyonel-duygusal terapinin kurucusu
olan Albert Ellis gibi. Sonuçta psikoloji dünyası ateizmin
alanı haline geldi. 1972 yılında Amerikan Psikoloji
Derneği üyeleri arasında yapılan bir araştırma, ülkedeki
psikologların sadece % 1.1'inin dini inanç sahibi olduğunu
gösteriyordu.15
Koyu bir ateist olan Sigmund
Freud, dini inançları sözde bir tür akıl hastalığı
olarak görüyordu. Freud'un bu bilim dışı iddiası,
bizzat gelişen psikoloji bilimi tarafından çürütüldü.
|
Ama psikologların çoğunun içine düştüğü bu büyük aldanış,
bizzat yürüttükleri psikoloji araştırmaları tarafından
çürütüldü. Öncelikle Freudizm'in temel varsayımlarının
hemen hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı ortaya çıktı.
Dahası, dinin, Freud ve diğer bazı psikoloji teorisyenlerinin
savunduğu gibi "akıl hastalığı" değil, aksine zihinsel
sağlığın en temel ögesi olduğu anlaşıldı. Amerikalı
yazar Patrick Glynn, bu önemli gelişmeleri şöyle özetler:
20. yüzyılın son çeyreği (Freud'un
kurduğu) psikoanalitik vizyona hiç de uygun davranmadı.
Bunun en dikkat çekici yönü ise, Freud'un din hakkındaki
görüşlerinin tamamen yanlış çıkmasıydı. İronik bir biçimde,
son 25 yılda psikoloji alanında yapılan araştırmalar,
dini inancın, Freud'un ve müridlerinin iddia ettiği
gibi bir tür nevroz veya nevroz kaynağı olmak bir yana,
genel zihinsel sağlık ve mutluluğun en tutarlı ögelerinden
biri olduğunu ortaya çıkardı. Üstüste yapılan pek çok
araştırma, dini inanç ve ibadetlerle; intihar, alkol
ve uyuşturucu bağımlılığı, boşanma, depresyon ve hatta
-ve belki de şaşırtıcı şekilde- evlilikteki cinsel tatmin
gibi konulardaki sağlıklı davranışlar arasında güçlü
bir ilişki olduğunu gösterdi. Kısacası, ampirik bilgiler,
psikoterapi mesleğinin sözde "bilimsel" ortak kanısı
ile tamamen ters düştü.16
Sonuçta, yine Patrick
Glynn'in ifadesiyle "20. yüzyılın sonunda modern psikoloji,
dinin yerini almak bir yana, dinle yeniden tanışmaya
başladı"17 ve "insanın zihinsel yaşamı
hakkındaki salt seküler bir bakış açısının hem teorik
hem de pratik düzeyde çöktüğü ortaya çıktı."18
Yani ateizm, psikoloji alanında da hezimete uğradı.
Tıp: Kalplerin Nasıl "Mutmain"
Olduğunun Keşfi
Ateist varsayımların çöküşüne ilginç biçimde sahne
olan bir diğer bilim dalı ise tıptır.
Amerikan Sağlık Araştırmaları Ulusal
Merkezi'nden David B. Larson ve ekibi tarafından derlenen
araştırma sonuçlarına göre; Amerikalılar arasında dindar
kişiler ile inançsız kişiler arasında yapılan karşılaştırmalar
çok ilginç sonuçlar vermiştir. Dindarların, dini yönü
zayıf veya hiç olmayan kişilere göre; kalp hastalıklarına
% 60 daha az yakalandıkları; intihar oranlarının % 100
daha düşük olduğu; tansiyon bozukluğuna çok daha düşük
oranlarda yakalandıkları; sigara içenler arasında bu
oranın 7'ye 1 olduğu sonucu ortaya çıkmıştır.19
Harvard Tıp Fakültesi'nden
Dr. Herbert Benson
|
Seküler psikologlar genellikle buna
benzer olguları 'psikolojik etki' olarak açıklarlar.
Bunun anlamı, inancın insanların moralini yükselttiği
ve moralin de sağlığa katkı sağladığıdır. Bu açıklamanın
haklı bir yönü olabilir, ancak konu incelendiğinde daha
da çarpıcı bir sonuç çıkmaktadır. Allah'a olan inanç,
başka herhangi bir moral etkiden çok daha güçlüdür.
Harvard Tıp Fakültesi'nden Dr. Herbert Benson'ın dini
inanç ve bedensel sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen
kapsamlı araştırmaları, bu konuda dikkat çekici sonuçlar
vermiştir. Benson, inançsız bir kişi olmasına rağmen,
Allah'a olan inancın ve ibadetlerin insan sağlığı üzerinde
başka hiçbir şeyde görülmeyecek derecede olumlu bir
etki meydana getirdiği sonucuna varmıştır. Benson, "diğer
hiçbir inancın, Allah'a olan inanç gibi zihne huzur
vermediği sonucuna" vardığını açıklamaktadır.20
Üstelik seküler bir araştırmacı olan
Benson'ın vardığı sonuç, kendi ifadesiyle, insan bedeninin
ve zihninin "Allah'a göre ayarlı" olduğudur.21
Tıp dünyasının yavaş yavaş fark etmeye başladığı bu
gerçek, Kuran'da "...Haberiniz
olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur"
(Rad Suresi, 28) ayetiyle haber verilen bir sırdır.
Allah'a inanan, O'na dua eden, O'na güvenen insanların
diğerlerinden hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha
sağlıklı olmalarının nedeni, fıtratlarına uygun davranmalarıdır.
İnsan fıtratına aykırı olan felsefe ve sistemler, insanlara
hep acı, hüzün, sıkıntı ve bunalım getirmektedir. Bununla
birlikte dindar bir insanın yaşadığı huzurun asıl kaynağı
Allah'ın rızasını kazanmak için hareket ediyor olmasıdır.
Diğer bir deyişle bu huzur, insanın vicdanının sesini
dinlemesinin doğal sonucudur. Yoksa insan 'daha huzurlu
olayım,' 'daha sağlıklı olayım' diye din ahlakını yaşamaz.
Zaten bu niyetle hareket eden bir kişi de gerçek anlamda
huzuru bulamaz. Allah, bir insanın gizlediklerini de
dışa vurduklarını da en iyi bilendir. Kişi vicdani rahatlığı
ancak samimi olarak, yalnızca Allah'ı razı etmek için
çaba gösterdiğinde yaşar. Allah bir ayette şu şekilde
buyurmuştur:
Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen
(bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir;
ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı
için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran
din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi,
30)
Modern tıp, yukarıda kısaca belirttiğimiz
bulgular ışığında bu gerçeğin farkına varma yolundadır.
Patrick Glynn'in ifadesiyle, "çağdaş tıp, tedavinin
salt maddesel yöntemler dışında da boyutları olduğu
gerçeğini kabul etme yolunda ilerlemektedir."22
Toplum: Komünizmin, Faşizmin
ve 68 Kuşağının Çöküşü
Ateizmin 20. yüzyıldaki çöküşü, sadece astrofizik,
biyoloji, psikoloji, tıp gibi bilim dallarında değil,
aynı zamanda siyaset ve toplumsal ahlak düzeyinde de
geçerlidir.
Komünizmin yıkılması, bunun önemli örneklerinden biridir.
Komünizm 19. yüzyıldaki ateist sapmanın en önemli siyasi
sonucu sayılabilir. İdeolojinin kurucuları olan Marx,
Engels, Lenin, Troçki veya Mao, ateizmi en temel prensip
olarak benimsemişlerdir. Komünist rejimler ateizmin
topluma benimsetilmesini ve dini inançların yok edilmesini
öncelikli bir hedef olarak belirlemişlerdir. Stalin
Rusyası başta olmak üzere, Kızıl Çin, Kamboçya, Arnavutluk
ve bazı Doğu Bloku Ülkeleri'nde başta Müslümanlar olmak
üzere dindarlara karşı büyük baskılar uygulanmış, hatta
toplu kıyımlar gerçekleştirilmiştir.
Sovyetler Birliği eski
Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov.
|
Ama bu kanlı ateist sistem, 1980'lerin sonunda çok
şaşırtıcı bir şekilde çökmüştür. Bu çöküşün temellerini
incelediğimizde ise, aslında çöken şeyin ateizm olduğunu
görürüz. Patrick Glynn, konuyu şöyle açıklamaktadır:
Seküler tarihçiler komünizmin en
büyük hatasının ekonominin kanunlarını reddetmek olduğunu
söyleyeceklerdir. Ama başka kanunlar da vardır, bu çöküşte
rol oynayan
Tarihçiler komünizmin çöküşüne giden faktörleri
detaylı inceledikçe, Sovyet elitinin bir tür ateist
'inanç krizi'nin sancıları içinde olduğu açığa çıkmaktadır.
'Büyük Yalan'a dayalı başka yalanlardan oluşan ateist
bir ideolojinin etkisinde yaşadıklarından dolayı, Sovyet
sistemi çok radikal bir demoralizasyon yaşamıştır, bu
terimin her anlamında. Yönetici sınıf da dahil olmak
üzere, Sovyet halkı her türlü ahlaki duyguyu ve her
türlü umudu yitirmiştir.23
Faşizmin fikir babası
sayılan Friedrich Nietzsche.
|
Sovyet sisteminin bu büyük 'inançsızlık krizi'nin ilginç
bir göstergesi, devlet başkanı Mihail Gorbaçov'un yapmaya
çalıştığı reformlardır. Gorbaçov başa geldiği günden
itibaren, ekonomik reformların yanında ahlaki sorunlarla
da ilgilenmiş, örneğin ilk olarak alkolizme karşı bir
kampanya başlatmıştır. Topluma moral verebilmek için
uzun süre eski Marksist-Leninist terminolojiyi kullanmış,
ancak bunun fayda etmediğini görünce, rejiminin son
yıllarında bazı konuşmalarında Allah'tan söz etmeye
dahi başlamıştır-gerçekte bir ateist olmasına rağmen.
Ancak kuşkusuz bu samimiyetsiz inanç sözleri fayda etmemiş
ve Soyvet toplumunun inanç krizi giderek daha da büyümüştür.
Sonuç, dev Sovyet imparatorluğunun bir anda çökmesidir.
20. yüzyıl sadece komünizmin değil, 19. yüzyıldaki
din aleyhtarı felsefelerin bir diğer meyvesi olan faşizmin
de çöküşünü belgelemiştir. Faşizm, ateizm ile putperestliğin
karması sayılabilecek ve İlahi dinlere şiddetle düşman
olan bir felsefenin ürünüdür. Faşizmin fikir babası
sayılan Friedrich Nietzsche, putperest barbar toplumların
ahlakını övmüş, başta Hıristiyanlık olmak üzere İlahi
dinlere saldırmış, hatta kendini 'Deccal' (anti-Christ)
olarak tanımlamıştır. Nietzsche'nin takipçisi olan Martin
Heidegger koyu bir Nazi destekçisi olmuş, bu iki ateist
felsefecinin düşünceleri Nazi Almanyası'ndaki korkunç
vahşetleri doğurmuştur. 55 milyon insanın yaşamına mal
olan II. Dünya Savaşı, ateizmin insanlığa getirdiği
felaketlerin bir diğer örneğidir.
James Joll'un kitabı Europe
Since 1870.
|
Bu arada, hem II. hem de I. Dünya
Savaşı'nın çıkış nedenleri arasında da, bir başka ateist
ideoloji olan Sosyal Darwinizm'in yattığını hatırlatmak
gerekir. Harvard Üniversitesi tarih profesörü James
Joll'un Europe Since 1870 (1870'den Bu Yana Avrupa)
isimli kaynak kitabında belirttiği gibi, her iki dünya
savaşının ardında da; savaşı biyolojik bir gereklilik
olarak gören, milletlerin çatışma yoluyla gelişeceği
gibi bir hurafeye inanan Sosyal Darwinist Avrupa liderlerinin
felsefi görüşlerinin büyük yeri vardır.24
Üstte Amerikan Bağımsızlık
Bildirgesi'nin orijinal hali ve Bildirge'nin yayınlanma
kararının alındığı toplantı görülmektedir.
|
Ateizmin bir diğer toplumsal sonucu ise, Batı toplumlarında
ortaya çıkmıştır. Günümüzde Batı dünyasını 'Hıristiyan
alemi' olarak görme yönünde bir eğilim vardır. Oysaki
Batıda söz konusu Hıristiyan kültürün yanında, 19. yüzyıldan
itibaren hızla yükselen ateist bir kültür de hakimdir
ve bugün 'Batı' dediğimiz medeniyet içinde bu iki kültür
çatışma halindedir. Batının emperyalizm, ahlaki dejenerasyon,
despotizm gibi olumsuz özelliklerinin kaynağı ise, söz
konusu ateist unsurdur.
Amerikalı yazar
Patrick Glynn, God: The Evidence adlı kitabında bu
konuya
dikkat çekmekte, Batıdaki inançlı unsurlar ile ateist
unsurları karşılaştırmak için, Amerikan ve Fransız
Devrimlerini
örnek göstermektedir. Amerikan Devrimi, Allah'a inanan
insanlar tarafından gerçekleştirilmiştir; Amerikan
Bağımsızlık
Bildirgesi insan haklarının 'Yaratıcı tarafından verildiğini'
bildirmektedir. Fransız Devrimi ateistler tarafından
gerçekleştirilmiş, Fransız İnsan Hakları Bildirgesi
ise ateist (ve kısmen putperest) bir mantıkta kaleme
alınmıştır. İki devrimin fiili sonuçları ise çok farklıdır:
Amerikan modelinde dine ve dini inançlara saygılı,
barışçıl
ve toleranslı bir ortam gelişmiş, Fransa'daki koyu
din
düşmanı anlayış ise ülkeyi kana boğmuş, o döneme kadar
eşi görülmemiş bir vahşet uygulamıştır. Patrick Glynn'in
ifadesiyle, "ateizm ile ahlaki ve siyasi felaketler
arasında ilginç bir tarihsel korelasyon (doğrusal ilişki)
vardır."25 Yazar, Amerika'yı ateistleştirmek
için yürütülen çabaların da her zaman için toplumsal
tahribat meydana getirdiğini, örneğin 60'lı ve 70'li
yıllarda (68 kuşağı döneminde) yaygınlaşan 'cinsel
devrim'
hareketinin çok büyük toplumsal yaralar açtığını ve
bunun artık seküler tarihçiler tarafından da kabul
edildiğini
anlatmaktadır.26
Ateist ideolojinin toplum
hayatında neden olduğu tahribatın en çarpıcı örneklerinden
birisi de '68 kuşağı' olarak adlandırılan kuşağın
yaşadığı manevi çöküntüdür.
|
Din Ahlakına Yöneliş
Buraya kadar kısaca özetlediğimiz bilgiler, ateizmin
kaçınılmaz bir çöküş içinde olduğunu açıkça göstermektedir.
Bir diğer ifadeyle insanlık Allah'a yönelmektedir. Bu
gerçeğin ifadesi, sadece burada aktardığımız bilim veya
siyaset alanlarıyla sınırlı değildir. Ünlü devlet adamlarından
sinema yıldızlarına veya pop sanatçılarına kadar, Batı
toplumunun pek çok 'kanaat önderi' eskisine göre çok
daha dindardır. (bkz. Harun Yahya, Batı Dünyası Allah'a
Yöneliyor, İstanbul, 2001) Uzun yıllar ateist olarak
yaşadıktan sonra, gördüğü gerçekler karşısında Allah'a
iman eden pek çok insan vardır. (Bu yazı boyunca kitabından
bazı alıntılar yaptığımız Patrick Glynn de bunlardan
biridir.)
Buna vesile olan bilimsel gelişmelerin,
hep aynı dönemde, yani 1970'lerin ikinci yarısından
itibaren başlamış olması ise oldukça ilginç bir durumdur.
'İnsani İlke' kavramı ilk kez 70'lerin ortasında ileri
sürülmüştür. Darwinizm'e yönelik bilimsel eleştirilerin
bilim dünyası içinde yüksek sesle dile getirilmesi,
70'lerin sonlarında başlamış bir süreçtir. Freud'un
ateist dogmasına karşı psikoloji dünyasındaki eleştirilerdeki
dönüm noktası, M. Scott Peck'in 1978'de yayınlanan The
Road Less Traveled (Daha Az Seçilen Yol) adlı kitabıdır.
Glynn, bu nedenle 1997 basımı kitabında "son iki on
yıl içinde, çok uzundur zamandır egemen olan modern
seküler dünya görüşünün temellerini sarsan yeni kanıtlar"dan
söz etmektedir.27
Kuşkusuz ateist dünya görüşünün sarsılması, yerine
başka bir 'dünya görüşü'nün egemen olması anlamına gelecektir
ki bu, Allah inancıdır. Dünya, 1970'lerin sonlarından
(veya bir başka ifadeyle Hicri 14. asrın başlarından)
itibaren 'din ahlakının yükselişi'ne sahne olmaktadır.
Diğer sosyal süreçler gibi bu da bir günde değil, uzun
bir zaman dilimi içinde gerçekleştiği için çoğu kimse
bunu fark edemiyor olabilir. Oysa gelişmeleri biraz
daha dikkatli değerlendirenler, dünyanın fikri alanda
büyük bir dönüm noktasında olduğunu görmektedirler.
'Seküler tarihçiler' bu olguya da kendilerine göre
bir açıklama yapmaya çalışacaklardır. Ancak söz konusu
kişiler, Allah'ın varlığı konusunda derin bir yanılgı
içinde oldukları gibi, tarihin akışı konusunda da derin
bir yanılgı içindedirler. Gerçekte tarih, Allah'ın belirlediği
kadere (sünnetullah'a) göre işler. Allah bu gerçeği
bize "...Sen, Allah'ın sünnetinde
kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın
sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın" ayetiyle
bildirir. (Fatır Suresi, 43) Dolayısıyla tarihin bir
amacı vardır. Tarih, Allah'ın emrettiği şekilde ilerler.
Allah'ın kanunu ise nurunun tamamlanmasıdır:
Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek
istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu
tamamlamaktan başkasını istemiyor. (Tevbe Suresi, 32)
Bu ayetin bir yorumu da şudur: Allah vahyettiği İlahi
dinlerle insanlara nurunu indirmiştir. İnkarcılar ise
bu nuru ağızlarıyla, yani sözleri, telkinleri, propagandaları
ve felsefeleriyle söndürmek isterler. Ancak Allah sonunda
nurunu tamamlayacak, yani din ahlakını dünyaya egemen
kılacaktır.
Sonuç
Yaşadığımız dönem, önemli bir dönemdir. Asırlardır
insanlara
'akıl ve bilimin yolu' gibi gösterilmek istenen ateizmin
büyük bir akılsızlık ve cehalet olduğu açıkça ortaya
çıkmaktadır. Bilimi kendisine araç edinmek isteyen
materyalist
felsefe, bilimin kendisi tarafından çürütülmektedir.
Ateizmden kurtulan dünya, Allah'a ve dine yönelecektir.
Bununla birlikte 'hangi din' sorusu gündeme gelecektir.
Ve bu da insanlığın, Allah'ın izni ile, İslam'a yönelmesiyle
sonuçlanacaktır. İlerleyen bölümlerde inceleyeceğimiz
gibi, bu süreç çoktan başlamış durumdadır.
Kuşkusuz bu dönemde Müslümanlara önemli görevler düşmektedir.
Müslümanlar; dünyadaki bu büyük fikri değişimin farkında
olan, onu yorumlayan, globalleşmenin vesile olduğu fırsat
ve imkanları çok iyi kullanan, bu yolla hakikati en
iyi ve etkili şekilde temsil eden insanlar olmalıdırlar.
Dünya üzerindeki asıl fikri ayrılığın ateizm ile iman
arasında olduğunu bilmelidirler. Dünyada bir Batı-Doğu
çatışması yoktur. Batının içinde de Doğunun içinde de,
Allah'a inananlar ve O'na isyan edenler vardır. Bu nedenle
samimi inanç sahibi Hıristiyanlar (ve inanç sahibi Yahudiler)
Müslümanların müttefikidir. Temel ayrılık; Müslümanlar
ile Ehl-i Kitap arasında değil, Müslümanlar ve Ehl-i
Kitap ile ateistler, putperestler, dinsizler arasındadır.
Kuşkusuz bu sayılanlara da düşman olarak değil, kurtarılması
gereken gafiller olarak bakmak gerekir.
Nitekim din ahlakını bilmeyen pek çok gafil insanın
imanla şerefleneceği 'ateizm sonrası' dönem, hızla yaklaşmaktadır.
 
Ve seveceğiniz bir başka
(nimet) daha var: Allah'tan 'yardım ve zafer
(nusret)' ve yakın bir fetih.
Mü'minleri müjdele.
(Saf Suresi, 13)
... Allah kendi (dini)ne
yardım edenlere kesin olarak yardım eder.
Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır.
(Hac Suresi, 40)
|
|