| DÜNYA İSLAM BİRLİĞİNE MUHTAÇ
Kuşkusuz bizim dileğimiz, Ortadoğu'nun çatışmanın
değil barış ve dostluğun egemen olduğu bir bölge olmasıdır.
Hem on milyonlarca Müslümanı mağdur eden, hem de bir
taraftan İsrail'de yaşayan Yahudileri gerilim dolu bir
hayata sürükleyen savaş, çatışma ve düşmanlık sona ermeli,
Ortadoğu, eskiden, yani Osmanlı İmparatorluğu döneminde
olduğu gibi, barış ve huzura kavuşmalıdır.
Bu konuda uzun vadeli bir çözüm aramaya çalıştığımızda
ise, bir önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, meselenin
aslında sadece Irak-ABD-İsrail üçgeninden ibaret olmadığı,
aslında tüm İslam dünyasını ilgilendiren çok geniş çaplı
bir meseleyle yüzyüze olduğumuz gerçeğiyle karşı karşıya
kalırız. Özellikle 11 Eylül sonrası dünyada, artık "medeniyetler"
belirleyici hale gelmiştir ve Ortadoğu'daki çatışmalar
da "medeniyetler arası" bir kimlik kazanma eğilimindedir.
Peki medeniyetler arasındaki ilişki, bazılarının öngördüğü
gibi, "çatışma" temelli mi olmalıdır?
Hayır... Olması gereken ve bizim temenni ettiğimiz
tablo, inançlar ve medeniyetler arasında barış ve dostluğun
hakim olmasıdır. Bir Müslüman olarak bize bu konuda
yol gösteren kaynak Kuran'dır. Allah Kuran'da insanlar
arasındaki farklılıkların bir "tanışma" vesilesi olması
gerektiğini bildirmiştir:
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden
yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar
ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında
sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil)
takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir,
haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
Allah, bir diğer ayetinde ise Müslümanlara, Kitap Ehli'ne,
yani Yahudi ve Hıristiyanlara, iyilikle davranmalarını
emretmektedir:
İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehline
en güzel olan bir tarzın dışında karşılık vermeyin.
Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim
ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz O'na teslim
olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46)
Dolayısıyla Müslümanların yeryüzündeki farklı insan
gruplarına hoşgörü ile yaklaşması ve tüm bu farklı gruplar
arasında barış ve karşılıklı tolerans sağlanacak bir
dünya düzeni kurulması için çaba göstermeleri gerekir.
Tüm insanları İslam'a davet etmek, elbetteki bir Müslümanın
başta gelen görevlerinden biridir. Ama bu davete icabet
etsinler veya etmesinler, tüm insanlara karşı adalet
ve iyilikle davranılması şarttır. Allah'ın "Siz,
insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz..."
(Al-i İmran Suresi, 110) ayetinde buyurduğu gibi,
Müslümanlar tüm insanların iyiliğini hedeflemelidirler.
Ancak 11 Eylül ve sonrasının ortaya koyduğu önemli
bir problem vardır: İslam adına ortaya çıkan, oysaki
İslam'ın özünü kavramaktan çok uzak olan bazı insanlar,
"insanların iyiliği" için değil, insanlara azap vermek
için çaba harcamaktadırlar. Masum insanlara karşı düzenledikleri
saldırılarla İslam'ın yasakladığı en büyük günahlardan
birini işlemekte, yani "yeryüzünde fitne" çıkarmaktadırlar.
Kullandıkları vahşi yöntemler, öfkeli ve saldırgan söylemler
ile, İslam adına İslam ahlakına tamamen ters bir ahlak
yapısı göstermektedirler. Bu yüzden de dünyadaki 1 milyardan
fazla Müslümanı gereksiz ve haksız bir zan altında bırakmaktadırlar.
Irak'taki mevcut kriz, bu gibi radikallerin oluşturduğu
gerilimin bir neticesi olarak tırmanmıştır.
Dini yanlış yorumlayan, din adına ortaya çıkarak terör
uygulayan bu gibi kişilerin varlığına Kuran'da da dikkat
çekilmiştir. (Al-i İmran Suresi, 7; Neml Suresi, 48-49)
Allah, cehaletleri nedeniyle dinin özündeki güzel ahlakı
kavrayamayan, sert tabiatları nedeniyle "inkar ve nifak"
bakımından şiddetli olan kimselerin varlığına da işaret
etmiş ve bu konuda Müslümanları uyarmıştır. (Tevbe Suresi,
47; Hucurat Suresi, 14) Nitekim İslam tarihinde de bu
gibi cahil ve bağnaz kimselerin (örneğin Haşhaşiler
ve Haricilerin) din adına teröre başvurarak yeryüzünde
fitne çıkardıklarının örnekleri görülmüştür.
Dolayısıyla bu, gerçekten önemli bir meseledir ve çözülmesi
gerekir. Çözülmesi için de İslam dünyasının bu gibi
çarpık akımlardan kurtarılması, hurafelerden ve aşırılıklardan
arındırılmış, Kuran'a dayalı bir İslam anlayışı ile
yeniden eğitilmesi, büyük alim İmam Gazali'nin ifadesiyle
"ihya edilmesi" gerekmektedir.
ABD Stratejisindeki Sorunlar
Bu meseleyi kısmen de olsa Batılılar, özellikle 11
Eylül saldırılarının hedefi olan ABD de fark etmiş durumdadır.
Bu nedenle de ABD yönetimi, önümüzdeki 10-15 yıllık
dönemde "İslam dünyasını düzenleme" gibi bir strateji
içine girmiştir. Afganistan'a yapılan ve Taliban rejiminin
yıkılmasıyla sonuçlanan müdahale, bunun ilk adımıdır.
Ancak bu stratejide iki önemli sorun vardır:
1) ABD, Askeri Yöntemleri Tercih
Etmemelidir:
Teröre karşı yürütülen mücadele,
fikri zeminde olmalı, terörün kaynağı olan ideolojiler
fikri olarak ortadan kaldırılmalıdır. Aksi takdirde,
en büyük zararı başta çocuklar olmak üzere terörle
hiçbir ilgisi olmayan masum insanlar görecektir.
|
Afganistan'da yürütülen operasyon, bir askeri müdahaleler
devri başlatmıştır ve bunun daha da süreceği anlaşılmaktadır.
Irak savaşı, bu stratejinin ikinci adımıdır. Bazı yorumculara
göre ABD'nin askeri müdahaleleri Irak'tan sonra diğer
Ortadoğu ülkelerine de yönelecektir. Oysa bu yöntem,
hem Amerika'nın umduğu sonucu meydana getirmez hem de
pek çok masum insanın hayatına mal olur. Askeri yöntemler,
ister istemez Müslüman kitlelerde "İslam'a karşı savaş"
olarak algılanmaya başlayacak, bu da gerilimin ve çatışmanın
dozunu daha da artıracaktır.
ABD yönetimi "teröre karşı savaş" verecekse, bunu asıl
olarak fikri düzeyde yürütmelidir. Terör, elle tutulur
somut bir düşman değil, birtakım insanların kapıldıkları
yanlış fikirler sonucunda başvurdukları bir yöntemdir.
Yönteme karşı savaşılmaz, bu yöntemi kullanan güce karşı
savaşılır. Bu güç, bir fikir olduğuna göre de, bunun
fikri düzeyde yenilmesi gereklidir. Terörü doğuran ideoloji
ve psikoloji ortadan kaldırılmalı, teröre yol açan yanlış
din anlayışlarının yerine insanlara Kuran'a dayalı gerçek
din öğretilmelidir.
2) ABD, Sorunu "Dışarıdan" Halletmeye Çalışmamalıdır:
Irak Savaşı sırasında Bağdat'ın
üzerine tonlarca bomba atıldı. |
Üstte açıkladığımız yöntem, ABD'nin sorunu "dışarıdan"
halletmeye çalışmasının da yerinde olmadığını göstermektedir.
Sorun, İslam'ın birtakım insanlar tarafından yanlış
anlaşılması veya çarpıtılmasından doğduğuna göre, çözüm
İslam dünyasının içinden gelmelidir. İslam'ın doğru
anlaşılması ve İslam'ı yanlış anlayıp uygulayanların
bundan men edilmesi, Müslümanlar tarafından yapılabilecek
bir iştir. ABD'nin bu konuda izlemesi gereken politika,
İslam dünyasının içinden gelecek bir çözümü desteklemesi,
bunun yolunu açmasıdır.
Amerikan yaklaşımının bu yönde şekillenmesi, hem ABD,
hem İslam dünyası hem de tüm dünya açısından çok daha
hayırlı olacaktır. Bunun aksini savunanlar, dünyayı
bir kan gölüne doğru sürüklüyor olabileceklerini hesaba
katarak bir kez daha düşünmelidirler. Dahası ABD yönetimi,
birtakım artniyetli güç merkezlerinin bu konudaki yanlış
telkinlerine de itibar etmeme konusunda dikkatli olmalıdır.
Söz konusu güç merkezleri, İslam'ı bir din ve medeniyet
olarak "düşman" sayan, Batı ile İslam dünyaları arasında
kanlı bir savaş yaşanmasını şiddetle arzu eden -ve bazıları
İsrail lobisi ile yakın ilişki içinde olan- bazı ideologlar
ve stratejistlerdir. Bunlar, bir önceki bölümde de belirttiğimiz
gibi, ABD yönetiminin terörle mücadele politikasını
ısrarla "İslam'la mücadele" gibi göstermek ve sonuçta
da o hale getirmek çabası içindedirler. Başta Başkan
Bush olmak üzere Amerikan yönetiminin söz konusu "Batı-İslam
savaşı" senaryolarını kesin biçimde reddeden sağduyulu
açıklamaları, 11 Eylül'den bu yana olumlu sonuçlar vermiştir.
Ancak bu açıklamaların uygulanan politikalara da yön
verdiğinin dünya kamuoyu tarafından fark edilecek şekilde
belirginleşmesi gerekmektedir.
Savaş her zaman acı, göz
yaşı ve kayıp getirir. Bu savaşa katılan tüm taraflar
için geçerlidir. Irak Savaşı'nda da pek çok Iraklı
çocuk, kadın, ihtiyar insan zarar gördüğü gibi,
Amerikan ve İngilizler de kayıp vermişlerdir.
Sorunların barışçıl yöntemlerle çözülmesi, bu
acıların engellenmesindeki en önemli adım olacaktır.
|
İslam Birliği Nasıl Olmalı?
"Teröre karşı mücadele"nin asıl olarak fikri boyutta
yürütülmesi ve bunun da İslam dünyasının içinden gelmesi
gerektiğine göre, ne yapılmalıdır?
İslam birliği, yaklaşık
bir asırdır parçalanmış olan İslam dünyasına,
refah, huzur, güvenlik ve istikrar getirecektir.
Birlik ve beraberlik ruhu, Müslümanların mevcut
imkanlarını daha iyi değerlendirmelerine aracı
olacak, Allah'ın izni ile, Müslümanlar aydınlık
bir geleceğe kavuşacaklardır. |
Bu soruya cevap vermeden önce, son bir noktayı daha
belirtmek gerekir: İslam dünyasının
parçalanmışlığı. Bugün İslam dünyasının dört
bir yanında birbirinden son derece farklı dini yorumlar,
görüşler ve modeller hakimdir. Neyin gerçekten İslam'a
uygun neyin de aykırı olduğunu belirleyecek, bu konuda
dünya Müslümanlarının geneline yön verecek merkezi bir
otorite yoktur. Katoliklerin Vatikan'ı, Ortodoks Hıristiyanların
Patrikhaneleri vardır, ama İslam dünyasında dini bir
birlik ve merkez bulunmamaktadır.
Oysa İslam'ın özünde böylesine bir dağınıklık ve başıboşluk
değil, birlik vardır. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in
(sav) vefatının ardından, İslam dünyası hep Hilafet
makamı tarafından yönlendirilmiş, bu makam Müslümanların
dini konulardaki yol göstericisi olmuştur.
Günümüzde de İslam dünyasının tümüne yol gösterecek
çağdaş bir merkezi otorite kurulabilir. Nitekim Allah
Kuran'da Müslümanlara "emir sahiplerine" itaat etmelerini
emretmektedir (Nisa Suresi, 59); bu emir sahibinin nasıl
belirleneceği [örneğin saltanat, atama veya halkoyuyla]
konusu ise, çağın şartlarına göre değişebilir. Bu doğrultuda,
demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine
dayanan merkezi bir İslami otoritenin ve bir "İslam
Ülkeleri Birliği"nin kurulması mümkündür.
Bu birlik, İslam ülkelerinin tümünü, her birinin kendi
milli özelliklerine ve siyasi yapısına saygı göstererek
ortak bir platformda bir araya getirebilir. NATO üyesi
ülkeler nasıl ortak bir strateji izliyorlarsa, Avrupa
Birliği üyesi ülkeler nasıl kendi siyasi egemenliklerini
koruyor ancak ekonomik ve kültürel bir bütünleşmeye
gidiyorlarsa, İslam Birliği'ne üye ülkeler de, hepsine
güvenlik, istikrar ve ekonomik kalkınma sağlayacak biçimde
bütünleşebilir.
Söz konusu İslam Ülkeleri Birliği;
1) İslam dünyasının tümüne hitap edebilmeli, dolayısıyla
en temel İslami değerlere ve esaslara dayanmalı, belirli
bir mezhebin veya tarikatın temsilcisi olmamalıdır.
2) İnsan haklarına, kişisel hak
ve özgürlüklere, serbest girişimciliğe destek
vermeli, İslam dünyasının ekonomik, kültürel ve bilimsel
yönden kalkınmasını temel hedef olarak belirlemelidir.
3) Diğer ülkeler ve medeniyetlerle son derece barışçıl
ve uyumlu ilişkiler kurmalı, kitle imha silahlarının
kontrolü, terörizm, uluslararası suç, çevre gibi konularda
uluslararası topluluk ve Birleşmiş Milletler ile iş
birliği yapmalıdır.
4) İslam dünyasındaki azınlıkların (örneğin Yahudi
ve Hıristiyanların) ve İslam ülkelerine gelen
yabancıların haklarının korunması, kendilerine güvenlik
sağlanması ve saygı gösterilmesi gibi konuları öncelikli
olarak ele almalı, dinlerarası
diyalog ve iş birliğine önem vermelidir.
5) Filistin, Keşmir, Moro gibi, Müslümanlar ile Müslüman
olmayan halkları karşı karşıya getiren sorunlara; her
iki taraf için de bazı kazançlar ve bazı tavizler öngören,
adil ve barışçıl çözümler getirilmesine
önem vermelidir.
Hem Müslümanların haklarını savunmalı hem de söz konusu
sorunların, İslam dünyasındaki bazı radikal unsurlar
tarafından çözümsüzlüğe itilmesine mani olmalıdır.
İslam Birliği Dünyaya Neler Getirecektir?
İslam dünyasının böylesine akılcı, sağduyulu ve adil
bir liderliğe kavuşması, bugün pek çok sorunla karşı
karşıya bulunan 1.2 milyar Müslüman için son derece
hayırlı olacaktır. Bu birlik kurulduğunda:
..."Allah'tan başkasına
kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere
ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel
söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekatı
verin" diye misak almıştık.
(Bakara Suresi, 83) |
1) İslam adına bir takım hatalı hükümler vererek, terörizmi
meşrulaştırmaya çalışan kişi ve örgütler engellenecektir.
Bunların ortaya koydukları -ve tüm dünya Müslümanlarını
zan altında bırakan- hatalı dini yorumların geçersiz
olduğu ortaya konacak, Müslüman kitlelerin bu konuda
bir kafa karışıklığına sürüklenmesi engellenecektir.
2) İslam ülkeleri arasındaki anlaşmazlıklar kolaylıkla
çözülebilecek, gerilim ve çatışmalar hakça ve adaletli
bir biçimde sonuçlandırılacaktır.
3) İslam dünyasının herhangi bir bölgesinde bir Müslüman
ülke ile Müslüman olmayan bir ülke arasındaki gerilimler
çok daha etkin bir biçimde çözülecektir. İslam dünyasının
bu gerilimlerde ortak hareket etmesi, Müslümanlara karşı
saldırgan politikalar izleyen güçleri caydıracak, böylece
yalnızca "Rabbimiz Allah'tır"
(Hac Suresi, 49) dedikleri için zulme maruz kalan mazlum
Müslümanlara yardım eli uzatılmış olacaktır.
4) Müslüman ülkeler arasındaki iş birliği ve dayanışma
artacağı için, İslam dünyasındaki fakirlik, açlık, cehalet
gibi sorunlar da ivedilikle çözülecektir. Bugün İslam
dünyasının bazı köşelerinde Müslümanlar açlık çekmekte,
bazı Müslüman ülkeler ise çok yüksek bir refah seviyesinde
yaşamaktadır. Zengin Müslümanların imkanlarını fakir
kardeşleriyle paylaşmaları ve bu yolla etkili kalkındırma
politikalarının izlenmesiyle çok büyük bir sosyal adalet
sağlanacaktır. Bu, "komşusu aç iken tok yatanın Müslüman
olmadığı" yönündeki hadis-i şerifte işaret edilen çok
önemli bir görevdir.
5) İslam Birliği, bugün dünyanın dört bir yanında devam
etmekte olan İslam karşıtı propagandanın veya İslam
hakkındaki yanlış anlamaların da önüne geçecek, dünya
insanlarına gerçek İslam'ın faziletlerini ve yüksek
ahlakını tanıtacak, böylece daha pek çok insanın daha
kalbinin İslam'a ısınmasına ve hidayet bulmasına vesile
olabilecektir.
İslam Ülkeleri Birliği, sadece Müslümanlar için değil,
dünyanın tüm diğer insanları için de çok hayırlı olacaktır.
İslam Birliği, Müslüman ülkelerin; Amerika Birleşik
Devletleri, Avrupa Birliği, Rusya, Uzakdoğu ülkeleri
gibi global güçlerle ve NATO, Birleşmiş Milletler gibi
uluslararası örgütlerle olan diyaloğunu geliştirecek,
sorunlarını çözecek, bu devletler ve kuruluşlarla ekonomik
ve kültürel işbirliklerini artırarak, dünyamıza barış
ve hoşgörü yerleşmesine büyük katkı sağlayacaktır.
İslam Birliği'nin Ortadoğu'ya Sunacağı Çözüm
İslam ahlakı, tüm insanların,
din ve millet farkı gözetilmeden, birarada barış
içinde yaşamalarını gerektirir. Samimi olarak
iman eden Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların
ittifakı dünya barışının tesis edilmesinde en
önemli adım olacaktır. |
İslam Birliği'nin Ortadoğu'daki Arap-İsrail çatışmasına
getireceği de çok önemli bir çözüm bulunmaktadır. İslam
ülkelerinin ortak bir strateji izlemesi, İsrail'e, Ortadoğu'da
on yıllardır izlediği "beka için parçalama" stratejisinin
veya bir İslam ülkesini diğerine karşı denge unsuru
olarak kullanmaya çalışma gibi taktiklerin bir sonuç
vermeyeceğini gösterecektir. Bu da İsrail'i Ortadoğu'da
gerçek bir barış yapmaya yöneltecektir. İsrail bu durumda
1967 Savaşı'nda işgal ettiği tüm bölgelerden çekilmeye
ve Arap komşuları ile barış içinde yaşamaya ikna olabilir.
Bu, Araplar için olduğu kadar İsrailli Yahudiler için
de en doğru çözümdür.
Ortadoğu'ya barış gelmesi için, hem Araplar arasındaki
radikal unsurların tedavi edilmesi hem de İsrail'in
saldırgan, işgalci ve emperyal politikalarından vazgeçmesi
gerekmektedir. İslam Ülkeleri Birliği her ikisini de
sağlayabilir. Tarihte İslami yönetimler boyunca, Ortadoğu'da
Yahudilerin Müslümanlarla birlikte barış içinde yaşadıkları
unutulmamalıdır. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu döneminde,
Kudüs'te veya Filistin'in diğer kentlerinde çok sayıda
Yahudi yaşamış ve hiç bir düşmanlıkla karşılaşmamışlardır.
Sorun, İsrail'in bu kutsal topraklara tek başına egemen
olmayı hedeflemesiyle başlamıştır ve bu hedef Ortadoğu'ya
halen kan ve ölüm getirmeye devam etmektedir.
 |
Kuşkusuz Hz. Yakup'un soyundan gelen Yahudilerin, ataları
olan İsrail peygamberlerinin topraklarında yaşamaya,
bu topraklardaki tüm kutsal mabedlerinde diledikleri
gibi, özgürce ibadet etmeye hakları vardır. Ancak bu
toprakların tümünde siyasi egemenlik kurmaya kalkmak,
bunun için bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan insanlara
karşı şiddet kullanmak, onları yurtlarından etmek, dahası
bir de bu işgali korumak için tüm Ortadoğu'yu istikrarsızlaştırmaya
çalışmak çok yanlıştır. İslam Birliği'nin İsrail'e sunacağı
çözüm;
1) İsrail'in (Doğu Kudüs dahil) tüm işgal ettiği topraklardan
çekilmesi ve İsrail ile tüm Arap ülkeleri arasında barış
yapılması,
2) Filistin topraklarının, Filistin yönetiminde kalacak
olan kısmında (örneğin Doğu Kudüs'te, el-Halil'de ve
diğer Batı Şeria kentlerinde), Yahudilerin ibadet yerlerinin
özenle korunması ve Yahudilerin (ve elbette Hıristiyanların
da) buraya serbest ulaşım hakkının olması,
3) İslam Birliği'nin, İsrail vatandaşlarına yönelik
her türlü terörist harekete ve saldırıya engel olması,
4) İslam Birliği'nin gerek Ortadoğu'da gerekse dünya
genelinde anti-Semitizme karşı mücadele etmesi, Yahudi
cemaatlerinin huzur ve güvenliğini savunması, gibi temel
esaslara dayanabilir. Böylesine kapsamlı bir barış planı
uygulandığında, bir yüzyıldır huzur görmeyen Ortadoğu'ya
barış ve istikrar gelecek, on yıllardır silahlara ve
savaşlara harcanan paralar insanların mutluğu, refahı,
sağlığı, eğitimi için harcanacaktır.
Türkiye'nin Rolü ve Osmanlı Mirası
Hem Ortadoğu hem de tüm dünya, bugün bu birliğe muhtaçtır.
Müslümanlar, peygamberimiz Hz. Muhammed'in (sav) devrinden
bu yana insanlığa; akıl, bilim, düşünce, sanat, kültür,
medeniyet gibi alanlarda öncülük etmiş, "insanların
hayrı"na dev eserler ortaya koymuşlardır. Avrupa Ortaçağ'ın
karanlığında iken, dünyaya bilimi, akılcılığı, tıbbı,
sanatı, temizliği ve diğer pek çok hasleti Müslümanlar
öğretmiştir. Kuran'ın nurundan ve hikmetinden kaynaklanan
bu İslami yükselişi tekrar başlatmak için de, geçmişte
olduğu gibi bugün de Müslümanların Kuran ahlakını temel
alan bir yol göstericiliğe ihtiyaçları vardır. Bu proje
nasıl hayata geçirilebilir? Bu konuda tüm İslam ülkelerinin
yanında Türkiye'ye büyük
bir rol düşmektedir. Çünkü Türkiye, sözünü ettiğimiz
manada bir İslam Birliği'ni kurmuş ve 5 yüzyıldan fazla
bir süre başarıyla idare etmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun
mirasçısıdır. Bu sorumluluğu tekrar üstlenebilecek bir
toplumsal altyapıya ve devlet geleneğine sahiptir.
Müslümanların idaresinde,
Ortadoğu toprakları huzur ve güvenlik bulmuştur.
Osmanlı modeli, günümüzde de bu bölgede yaşanan
sorunların giderilmesinde ve barışın hakim olmasında
en ideal çözümlerden biri olacaktır. |
Dahası Türkiye, İslam dünyasının Batı ile ilişkileri
en gelişmiş ülkesidir ki bu, Batı ile İslam dünyasındaki
sorunların çözümünde arabuluculuk yapabilmesine olanak
sağlar. Türkiye'nin tarihsel olarak hoşgörülü ve mutedil
bir anlayışa sahip olması; Türkiye'nin İslam dünyasında
dar bir mezhebi değil, dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun
izlediği Ehli Sünnet inancını temsil etmesi de, önemli
bir noktadır.
Nitekim Ortadoğu'daki sorunların,
Türkiye'nin mirasçısı olduğu Osmanlı İmparatorluğu'nun
bir şekilde yeniden hayata döndürülmesiyle çözülebileceğine
dair Batılılarda da giderek yaygınlaşan bir kanaat vardır.
9 Mart 2003 tarihli New York Times gazetesinde yayınlanan
David Fromkin imzalı "A World Still Haunted by Ottoman
Ghosts" (Hala Osmanlı Hayaletleri İle Dolu Bir Dünya)
başlıklı makalede; Balkanlar'da ve Ortadoğu'da devam
eden kargaşanın nedeninin Osmanlı'nın çöküşü olduğu
belirtilmiş ve bu bölgelerin hala Osmanlı'dan miras
kalan bir kültüre sahip olduğu ve buna göre bir çözüm
getirilmesi gerektiği anlatılmıştır.153
İngiliz gazeteci Timothy Garton Ash'in The Guardian
gazetesinde yayınlanan 27 Mart 2003 tarihli makalesinde
ise Ortadoğu'daki sorunların yine Osmanlı'nın çöküşünün
bir neticesi olduğu anlatılmış ve Ash, makalesini şöyle
bitirmiştir:
Yüzleşelim: (Irak'taki) bu kanlı
savaş bittiğinde, 1918 yılına geri dönmüş olacağız,
yani büyükbabalarımızın Balkanlar'dan Ortadoğu'ya kadar
karşılaştığı soruların çoğuyla ve tam da aynı bölgelerde
yüzyüze kalacağız. Ve hala bunlara verebilecek bir cevabımız
yok. Bazen, Osmanlı İmparatorluğu'nu yeniden
kurmamız gerektiğini düşünüyorum.154
Batılıların dahi anladığı bu gerçeğe, kuşkusuz Osmanlı
İmparatorluğu'nun mirasçılarının çok daha kararlı bir
biçimde sarılması gerekmektedir.
Son olarak belirtmek gerekir ki, burada belirtilen
çözümün ivedilikle hayata geçirilmesi son derece önemlidir.
Çünkü İslam dünyası ile Batı arasında bir "medeniyetler
çatışması" tehlikesi her geçen gün büyümektedir. İslam
ve Müslümanlar hakkındaki bazı yanlış anlama ve önyargılar
devam etmekte ve bu, Batılı ülkelerde yaşayan Müslümanlar
için birtakım sıkıntılar doğurmaktadır. Batılılar ise,
terörizm kabusu nedeniyle sürekli tedirgin yaşamakta,
kendi ülkelerinde güvenlikten mahrum kalmaktadırlar.
Tüm bu sıkıntıları ortadan kaldıracak bir çözüme çok
acil olarak ihtiyaç vardır.
Çözüm, tüm bu sorunları barışçı ve kalıcı bir biçimde
çözecek bir İslam Birliği'nin kurulmasındadır.
Bu durumda İsrail de, ABD de, tüm Batı dünyası da rahat
edecek, çünkü karşılarında dağınık, karmaşık ve birtakım
fanatiklerin kök saldığı bir İslam dünyası değil, İslam
Birliği tarafından temsil edilen ve Kuran ahlakının
özünden gelen ortak değerlerde buluşmuş, dengeli, istikrarlı
bir "İslam Medeniyeti" olacaktır.
Çünkü bu medeniyetin temelini oluşturan Kuran ahlakı,
yeryüzünde kötülüğü engelleyecek ve iyiliği tesis edecek
iktidarlar kurulmasını sağlar. Allah, bu ahlaka sahip
olan Müslümanları Kuran'da şöyle tarif etmektedir:
Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir,
iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı
verirler, ma'rufu emrederler, münkerden sakındırırlar.
Bütün işlerin sonu Allah'a aittir. (Hac Suresi, 41)
|