|
Kuran'da Bildirilen Yörüngeler
Gök cisimleri evrende hareket halindedirler. Bu hareketler
son derece kontrollüdür ve tüm cisimler hesaplanmışbir yörüngede seyrederler. Kuran'da, öncelikle gözlemlenebilen
gök cisimleri olan Güneşve Ay'dan başlayarak, bu yörüngelerin
ve hesaplı olmalarının örnekleri verilir. Kuran'da bildirildiğine
göre; "Güneşve Ay'ın hareketleri
bir hesaba göredir." (Rahman Suresi, 5) Yine
Güneşve Ay'ın konu edildiği bir ayette; "Ne
Güneşin Ay'a erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin
gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp
gitmektedir" denilmiştir. (Yasin Suresi, 40)
Aynı gerçeğe dikkat çeken bir başka ayet ise şöyledir:
Geceyi, gündüzü, Güneşi ve Ay'ı yaratan
O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.
(Enbiya Suresi, 33)
Günümüzde kabul gören teoriye göre, evrendeki büyük
ve kütleli cisimler, kendilerinden ufak cisimlere karşı
bir çekim kuvveti uygularlar. Bu şekilde, örneğin Ay,
kendisinden daha ağır kütlesi olan Dünya'nın etrafında
bir yörünge çizmektedir. Dünya ve GüneşSistemi'ndeki
diğer gezegenler ise Güneş'in etrafında bir yörüngede
hareket ederler. GüneşSistemi'nin de yörüngesinde bulunduğu
daha büyük bir sistem mevcuttur. Bu detayların can alıcı
noktası ise şudur: Tüm uzaydaki yıldızlar, gezegenler
ve diğer cisimler bu hareketleri esnasında kontrolsüz
bir harekette bulunmazlar, birbirlerinin yörüngelerini
kesmezler, birbirleriyle çarpışmazlar.
Şimdi yakın bir örnek olarak Güneşi ele alalım. Astronomların
hesaplarına göre Güneş, içinde bulunduğu galaksinin
hareketi nedeniyle Solar Apex adı verilen bir yörünge
boyunca Vega Yıldızı doğrultusunda saatte 720.000 km.'lik
bir hızla hareket etmektedir. Bu, kabaca bir hesapla
Güneş'in günde 17.280.000 km. yol katettiğini gösterir.
Tabii onun çekim kuvvetine bağlı olan Dünya'nın da...
Güneş'in bu yolculuğunu Allah şöyle bildirilmiştir:
"Güneşde, kendisi için (tesbit edilmiş)
olan bir müstakarra (karar yerine) doğru akıp gitmektedir.
Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir." (Yasin
Suresi, 38)
Durumun olağanüstülüğünü tekrar hatırlatalım. Evrendeki
milyarlarca yıldızdan birisi olan Güneş, uzayda her
gün 17 milyon km.'den fazla yol almaktadır. Bu, muazzam
bir sürat demektir. Güneşle birlikte onun çekim sistemi
içindeki tüm gezegenler ve uyduları da aynı mesafeyi
katederler. Ayrıca evrendeki tüm yıldızlar da buna benzer
bir yolculukta bulunurlar. Bu cisimlerin uyumlu hareketleri
Kuran'da şöyle duyurulur:
"'Özen içinde yollar ve yörüngelerle
donatılmış' göğe andolsun." (Zariyat Suresi, 7)
Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın
bile sistemi altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği
hesaplanmıştır. Örneğin Dünya yörüngesinde, normalden
fazla veya eksik 3 milimetrelik bir sapma bakın nelere
yol açabilirdi:
"Dünya güneşevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer
ki, her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır.
Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü;
yörüngeden 3 mm'lik bir sapma bile büyük felaketler
doğururdu: sapma 2.8 yerine 2.5 olsaydı yörünge çok
genişolurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm olsaydı
hepimiz kavrularak ölürdük." (Bilim ve Teknik Dergisi,
Temmuz 1983)
Evrendeki tüm cisimlerin böyle bir uyum içinde yörüngelerine
sadık kalarak hareket etmeleri, ortada muhakkak kontrollü
bir sistemin var olduğunu hissettirir. Böyle büyük bir
sistemin başı boşişlemesi mümkün değildir.
Evrendeki cisimlerin hızlarını da hesaba kattığımızda,
tüm veriler daha da karmaşıklaşır. Örneğin Dünya saatte
1.670 km. hızla kendi ekseni etrafında döner. Bugün
insanlar tarafından üretilmişolan en hızlı merminin
saatte ortalama 1.800 km. sürate sahip olduğu düşünülürse
dünyanın devasa boyutlarına rağmen süratinin ne denli
büyük olduğu anlaşılır.
Dünya'nın Güneşetrafındaki hızı ise merminin yaklaşık
60 katıdır: saatte 108.000 km. Bu süratle yol alabilen
bir araç yapılabilseydi, bu araç Dünya'nın çevresini
22 dakikada dolaşabilirdi.
Şimdi ölçeğimizi büyüterek GüneşSistemi'ndeki süratlere
bakalım. GüneşSistemi'nin galaksi merkezi etrafındaki
dönüşhızı saatte tam 720.000 km.dir. İçinde yaklaşık
200 milyar yıldızı barındıran Samanyolu Galaksisi'nin
ise uzay içindeki hızı saatte 950.000 km.dir.
Bu başdöndürücü hızlar, aslında Dünya üzerindeki yaşamın
pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Böylesine karmaşık
ve hızlı bir sitem içinde dev uzay kazalarının olması
normalde çok mümkündür. Ancak ayetlerde de bildirildiği
gibi tüm bu sistem içinde hiçbir uygunsuzluk, hiçbir
çelişki yoktur. Yani evrendeki herşey Allah'ın kontrolündedir.
Zamanın Göreceliği
Zaman dediğimiz algı, aslında bir anı bir başka anla
kıyaslama yöntemidir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz.
Bir cisme vurduğumuzda bundan belirli bir ses çıkar.
Aynı cisme beşdakika sonra vurduğumuzda yine bir ses
çıkar. Kişi, birinci ses ile ikinci ses arasında bir
süre olduğunu düşünür ve bu süreye "zaman" der. Oysa
ikinci sesi duyduğu anda, birinci ses sadece zihnindeki
bir hayalden ibarettir. Sadece hafızasında var olan
bir bilgidir. Kişi, hafızasında olanı, yaşamakta olduğu
anla kıyaslayarak zaman algısını elde eder. Eğer bu
kıyas olmasa, zaman algısı da olmayacaktır. Aynı şekilde
kişi, bir odaya kapısından girip sonra da odanın ortasındaki
bir koltuğa oturan bir insanı gördüğünde, kıyas yapar.
Gördüğü insan koltuğa oturduğu anda, onun kapıyı açması,
odanın ortasına doğru yürümesi ile ilgili görüntüler,
sadece beyinde yer alan bir bilgidir. Zaman algısı,
koltuğa oturmakta olan insan ile bu bilgiler arasında
kıyas yapılarak ortaya çıkar.
Kısacası zaman, beyinde saklanan birtakım hayaller
arasında kıyas yapılmasıyla var olmaktadır. Eğer bir
insanın hafızası olmasa, beyni bu tür yorumlar yapmaz
ve dolayısıyla zaman algısı da oluşmaz. Bir insanın
"ben otuz yaşındayım" demesinin nedeni, beyninde söz
konusu otuz yıla ait bazı bilgilerin biriktirilmişolmasıdır.
Eğer hafızası olmasa, ardında böyle bir zaman dilimi
olduğunu düşünmeyecek, sadece yaşadığı tek bir "an"
ile muhatap olacaktır.
Bu konuda görüşbelirten düşünür ve bilim adamlarından
örnekler vererek konuyu daha iyi açıklamaya çalışalım.
Nobel ödüllü ünlü genetik profesörü ve düşünür François
Jacob, Mümkünlerin Oyunu adlı kitabında zamanın geriye
akışı ile ilgili şunları anlatır:
Tersinden gösterilen filmler, zamanın tersine doğru
akacağı bir dünyanın neye benzeyeceğini tasarlamamıza
imkan vermektedir. Sütün fincandaki kahveden ayrılacağı
ve süt kabına ulaşmak için havaya fırlayacağı bir dünya;
ışık demetlerinin bir kaynaktan fışkıracak yerde bir
tuzağın (çekim merkezinin) içinde toplanmak üzere duvarlardan
çıkacağı bir dünya; sayısız damlacıkların hayret verici
işbirliğiyle suyun dışına doğru fırlatılan bir taşın
bir insanın avucuna konmak için bir eğri boyunca zıplayacağı
bir dünya. Ama zamanın tersine çevrildiği böyle bir
dünyada, beynimizin süreçleri ve belleğimizin oluşması
da aynı şekilde tersine çevrilmişolacaktır. Geçmişve gelecek için de aynı şey olacaktır ve dünya tastamam
bize göründüğü gibi görünecektir.
Beynimiz belirli bir sıralama yöntemine alıştığı için
şu anda dünya üstte anlatıldığı gibi işlememekte ve
zamanın hep ileri aktığını düşünmekteyiz. Oysa bu, beynimizin
içinde verilen bir karardır ve dolayısıyla tamamen izafidir.
Gerçekte zamanın nasıl aktığını, ya da akıp akmadığını
asla bilemeyiz. Bu da zamanın mutlak bir gerçek olmadığını,
sadece bir algı biçimi olduğunu gösterir.
Zamanın bir algı olduğu, 20. yüzyılın en büyük fizikçisi
sayılan Einstein'ın ortaya koyduğu Genel Görecelik Kuramı
ile de doğrulanmıştır. Lincoln Barnett, Evren ve Einstein
adlı kitabında bu konuda şunları yazar:
Salt uzayla birlikte Einstein, sonsuz geçmişten sonsuz
geleceğe akan şaşmaz ve değişmez bir evrensel zaman
kavramını da bir yana bıraktı. Görecelik Kuramı'nı çevreleyen
anlaşılmazlığın büyük bölümü, insanların zaman duygusunun
da renk duygusu gibi bir algı biçimi olduğunu kabul
etmek istemeyişinden doğuyor... Nasıl uzay maddi varlıkların
olasılı bir sırası ise, zaman da olayların olasılı bir
sırasıdır. Zamanın öznelliğini en iyi Einstein'in sözleri
açıklar: "Bireyin yaşantıları bize bir olaylar dizisi
içinde düzenlenmişgörünür. Bu diziden hatırladığımız
olaylar 'daha önce' ve 'daha sonra' ölçüsüne göre sıralanmışgibidir. Bu nedenle birey için bir ben-zamanı, ya da
öznel zaman vardır. Bu zaman kendi içinde ölçülemez.
Olaylarla sayılar arasında öyle bir ilgi kurabilirim
ki, büyük bir sayı önceki bir olayla değil de, sonraki
bir olayla ilgili olur.
Einstein, Barnett'in ifadeleriyle, "uzay ve zamanın
da sezgi biçimleri olduğunu, renk, biçim ve büyüklük
kavramları gibi bunların da bilinçten ayrılamayacağını
göstermiş"tir. Genel Görecelik Kuramı'na göre "zamanın
da, onu ölçtüğümüz olaylar dizisinden ayrı, bağımsız
bir varlığı yoktur."
Zaman bir algıdan ibaret olduğuna göre de, tümüyle
algılayana bağlı, yani göreceli bir kavramdır.
Zamanın akışhızı, onu ölçerken kullandığımız referanslara
göre değişir. Çünkü insanın bedeninde zamanın akışhızını
mutlak bir doğrulukla gösterecek doğal bir saat yoktur.
Lincoln Barnett'in belirttiği gibi "rengi ayırdedecek
bir göz yoksa, renk diye bir şey olmayacağı gibi, zamanı
gösterecek bir olay olmadıkça bir an, bir saat ya da
bir gün hiçbir şey değildir."
Zamanın göreceliği, rüyada çok açık bir biçimde yaşanır.
Rüyada gördüklerimizi saatler sürmüşgibi hissetsek
de, gerçekte herşey birkaç dakika hatta birkaç saniye
sürmüştür.
Zamanın göreceliği, bilimsel yöntemle de ortaya konmuşsomut bir gerçektir.
Kuran'da geçen birçok ayet zamanın mutlak olmadığını,
göreceli olduğunu vurgulamaktadır. Kuran'da 14 asır
evvel vurgulanan bu gerçek, ancak 20. yy'da bilim tarafından
ispat edilebilmiştir. Şüphesiz bu da, Kuran'ın, zamanı
yaratan ve zamandan münezzeh olan Allah'ın indirildiğinin
kesin bir delildir. Konu ile ilgili bazı ayetler şöyledir:
"...Gerçekten, senin Rabbinin katında
bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir."
(Hac Suresi, 47)
"Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi
elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir." (Mearic
Suresi, 4)
"Gökten yere her işi O evirip düzene
koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl
süreli bir günde yine O'na yükselir." (Secde Suresi,
5)
Yukarıdaki ayetlerden açıkça, bizim yaşadığımız zaman
kavramının farklı boyutlarda farklı algılandığı anlaşılmaktadır.
Buna göre, bizim için çok uzun bir zaman dilimi olarak
algılanan süre, Allah katında bir an gibidir. Başka
bir ifade ile, ömrümüz boyunca yaşadıklarımızın ve yaşayacaklarımızın
tümünü, Allah bilmektedir. Zira, Allah bizim bağlı olduğumuz
zaman kavramına bağlı değildir, evreni ve tüm canlıları
yarattığı gibi zamanı da O yaratmıştır.
YAĞMURLAR
Yağmur dünya üzerindeki hayat için en önemli faktörlerden
birisidir. Bir bölgedeki canlılığın devamı için yağmur
şarttır. İnsan dahil tüm canlılar için bu denli önem
taşıyan yağmurlardan Kuran'ın çeşitli ayetlerinde söz
edilir. Dahası, yağmurların oluşumu, miktarları ve etkileri
konusunda da önemli bilgiler verilir. Kuran'ın indirildiği
dönemin bilimi tarafından asla bilinemeyecek olan bu
bilgiler, bizlere Kuran'ın ilahi bir söz olduğunu gösterir.
Şimdi Kuran'da yağmurla ilgili verilen söz konusu bilgileri
sırayla inceleyelim.
Yağmurun Ölçüsü
Zuhruf Suresi'nin 11. ayetinde yağmur, belli "ölçü"
ile inen bir su olarak tarif edilir. Ayet şöyledir:
"Ki O, belli bir miktar ile gökten
su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'dirilttik yaydık';
siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız."
(Zuhruf Suresi, 11)
Ayette zikredilen "miktar" kelimesi yağmurun birkaç
özelliğiyle birden ilgilidir. Öncelikle, dünyaya yağan
yağmur miktarı hep aynıdır. Yeryüzünden bir saniyede
16 milyon ton suyun buharlaştığı hesaplanmıştır. Bu,
aynı zamanda bir saniyede dünyaya yağan yağmur miktarıdır.
Yani su, sürekli bir çevrim dengesi içinde, "bir ölçüye
göre" dönüp dolaşmaktadır.
Yağmurun sahip olduğu ölçülerden birisi de düşüşhızıyla
ilgilidir. Yağmur bulutlarının minimum yüksekliği 1.200
metredir. Yağmur damlasıyla aynı ağırlık ve büyüklükteki
bir cisim bu yükseklikten bırakıldığında giderek hızlanarak
yere yaklaşık 558 km/saatlik bir hızla düşecektir. Şüphesiz
ki böyle bir süratle yere çarpan her cisim büyük bir
tahribat yapar. Eğer yağmur da böyle yağsaydı tüm ekili
dikili araziler mahvolacak, yerleşim birimleri, evler,
arabalar büyük zarar görecek, insanlar genişaplı korunma
önlemleri almadan dolaşamayacaklardı. Üstelik bu hesaplar
sadece 1.200 metre yükseklikteki bulutlar içindir, oysa
yeryüzünde 10.000 metre yüksekte de yağmur bulutları
dolaşmaktadır. Bu tür bir yükseklikten düşen su damlası,
normalde çok tahrip edici bir hıza ulaşabilir.
Ancak böyle olmaz; ne kadar yüksekten düşerlerse düşsünler,
yağmur tanelerinin ortalama hızı yere ulaştıklarında
sadece 8-10 km/saattir. Bunun sebebi ise, yağmur damlasının
aldığı özel biçimdir. Bu biçim, atmosferin sürtünme
etkisini arttıran ve belirli bir "limit" hıza ulaştığında
daha fazla hızlanmasını engelleyen biçimdir. (Günümüzde
paraşütler de bu teknik kullanılarak imal edilmektedir.)
Yağmurun "ölçü"leri bu kadarla da kalmaz. Örneğin,
yağmurun yağmaya başladığı atmosfer katmanlarında ısı,
sıfırın altında 40°C'ye kadar inebilir. Ancak yağmur
asla buz kalıplarına dönüşmez. (Buza dönüşse, kuşkusuz
yerdeki canlılar için ölümcül bir tehdit oluştururdu.)
Bunun sebebi atmosferdeki suyun saf su niteliğinde olmasıdır;
bilindiği gibi saf su çok düşük ısılarda bile kolay
kolay donmaz.
Yağmurun Oluşumu
Yağmurun nasıl oluştuğu uzun süre insanlar için tam
bilinemeyen bir sırdı. Ancak hava radarlarının keşfedilmesinden
sonra, yağmurun hangi evrelerden geçerek oluştuğu kesinlik
kazandı.
Buna göre, yağmur üç evreden geçerek oluşur: Önce rüzgar
yoluyla yağmurun "hammaddesi" havalanır. Ardından bulutlar
meydana gelir ve en son olarak da yağmur damlacıkları
ortaya çıkar.
Kuran'da yağmurun oluşumu ile ilgili aktarılanlar ise,
tam da bu süreçten söz ederler. Bir ayette bu oluşum
ile ilgili şöyle bir bilgi verilir:
"Allah, rüzgarları gönderir, böylece
bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır
ve onu parça parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun
akıp çıktığını görürsün. Sonunda kendi kullarından dilediğine
verince, hemen sevince kapılıverirler." (Rum Suresi,
48)
Şimdi ayetin ifade ettiği üç evreyi teknik olarak inceleyelim.
1. EVRE: "Allah rüzgarları gönderir..."
Okyanuslardaki köpüklenme ile oluşan sayısız hava kabarcığı
sürekli patlamakta ve su zerreleri sürekli olarak gökyüzüne
fırlamaktadır. Tuzca zengin bu zerreler daha sonra rüzgarlarla
taşınır ve atmosferde yukarılara doğru yol alırlar.
Aerosol adındaki bu küçük parçacıklar "su tuzağı" denilen
bir mekanizmayla yine denizlerden yükselen su buharını
kendi çevrelerinde minik damlalar halinde toplayarak
bulutları oluştururlar.
2. EVRE: "...böylece bir bulut
kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır ve
onu parça parça kılar..."
Tuz kristallerinin ya da havadaki toz zerrelerinin
etrafında yoğunlaşan su buharı sayesinde bulutlar oluşur.
Bunların içindeki su damlacıkları çok küçük olduklarından
(0.01 ile 0.02 mm çapında) havada asılı kalırlar ve
göğe yayılırlar. Böylece gök bulutlarla kaplanır.
3. EVRE: "...nihayet onun arasından
yağmurun akıp çıktığını görürsün."
Tuz kristallerinin ve toz zerreciklerinin etrafında
biraraya gelen su parçacıkları iyice yoğunlaşarak yağmur
damlalarını oluştururlar. Böylece havadan daha ağır
bir konuma gelen damlalar buluttan ayrılarak yağmur
biçiminde yere düşmeye başlarlar.
Yukarıdaki teknik açıklamadan çıkarılabilecek net sonuç
şudur:
Yağmurun oluşumundaki her aşama, Kuran ayetlerinde
bildirilmektedir. Üstelik bu aşamalar oluşum sırasıyla
açıklanmıştır. Dünyadaki birçok doğal olayda olduğu
gibi, bunda da Kuran'da en doğru açıklama yapılmış,
üstelik bu açıklama bilimin keşfinden asırlar önce insanlara
duyurulmuştur.
Ölü Toprağa Verilen Hayat
Kuran'da, yağmurun "ölü bir beldeyi diriltme" işlevine
birçok ayette dikkat çekilir. Örneğin bir ayette şöyle
denir:
"...Biz gökten tertemiz bir su indirmekteyiz.
Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız
hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak
için." (Furkan Suresi, 48-49)
Nitekim yağmurun, canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç
olan suyu yeryüzüne bırakmasının yanında bir de gübreleme
özelliği vardır.
Denizlerden buharlaşarak bulutlara ulaşan yağmur damlaları,
ölü toprağı "canlandıracak" bazı maddeler içerirler.
Bu "canlandırıcı" özellikli yağmur damlalarına "yüzey
gerilim damlaları" adı verilir. Yüzey gerilim damlaları,
biyologların deniz yüzeyinin mikro katman dedikleri
üst kısmında oluşurlar; milimetrenin onda birinden daha
ince olan bu yüzeysel zarda, mikroskobik alglerin ve
zooplanktonların bozulmasından dolayı meydana gelen
pek çok organik artık vardır. Bu artıkların bazıları,
deniz suyunda çok az bulunan fosfor, magnezyum, potasyum
gibi elementleri ve ayrıca bakır, çinko, kobalt, ve
kurşun gibi ağır metalleri seçip ayırarak kendi içlerinde
toplarlar. Bu "gübre" yüklü parçacıklar rüzgar yoluyla
havaya kaldırılır ve bir süre sonra da yağmur damlalarının
içinde yere inerler. Yeryüzündeki tohum ve bitkiler,
yetişmeleri için gereksinim duydukları çok sayıdaki
madensel tuzları ve elementleri işte bu yağmur damlalarında
bulurlar. Bu olay Kuran'ın bir başka ayetinde şöyle
bildirilir:
"Ve gökten mübarek (bereket yüklü)
su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler
bitirdik." (Kaf Suresi, 9)
Yağışlarla toprağa inen bu tuzlar, verimi arttırmak
için kullanılan gübrelerden bazılarının (kalsiyum, magnezyum,
potasyum v.b.) küçük örnekleridir. Bu tür aerosollerde
bulunan ağır metaller ise, bitkilerin gelişiminde ve
üretiminde verimlilik artırıcı elementleri oluştururlar.
Ormanlar da, yine bu deniz kökenli aerosoller yardımıyla
gelişir ve beslenirler. Bu yolla, her yıl kara parçalarının
toplam yüzeyi üzerine 150 milyon ton gübre düşmektedir.
Bu doğal gübreleme işleyişi olmasaydı, dünya üzerinde
çok daha az bitki olacak, hayat dengesi bozulacaktı.
İşin en ilginç yanı ise, ancak modern bilim tarafından
ortaya çıkarılan bu gerçeğin, Kuran'da Allah'ın asırlar
önceden bildirilmesidir.
BİR İNSANIN DOĞUMU
Kuran'da insanlar imana çağırılırken oldukça farklı
konulardan bahsedilir. Kimi zaman gökler, kimi zaman
yeryüzü, kimi zaman da hayvanlar ve bitkiler insana
delil gösterilir. Yine birçok ayette insanın bizzat
kendi yaratılışına dönüp bakması öğütlenir. İnsanın
nasıl yeryüzüne geldiği, hangi aşamalardan geçtiği ve
temel maddesinin ne olduğu sık sık hatırlatılır:
"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik
etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz
meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa
yaratıcı Biz miyiz?" (Vakıa Suresi, 57-59)
İnsanın yaratılışı ve bu yaratılışın mucizevi yönleri
daha pek çok ayette vurgulanır. Ancak bu vurgular arasında
öyle bilgiler vardır ki, bunlar Kuran'ın indirildiği
7.yüzyılda asla bilinemeyecek detaylardır. İşte bunlardan
bazıları şöyledir:
1) İnsan, meni sıvısının tamamından değil, aksine çok
küçük bir parçasından (spermadan) yaratılır.
2) Bebeğin cinsiyetini erkeğin kromozomları belirler.
3) İnsan embriyosu ana rahmine adeta bir sülük gibi
yapışır.
4) İnsan, ana rahminde üç karanlık bölge içinde gelişir.
Kuran'ın indirildiği yüzyılda da insanlar elbette doğumun
temel maddesinin cinsel ilişki sonrasında erkekten gelen
sıvı ile ilgili olduğunu biliyorlardı. Çocuğun ortalama
dokuz ayda doğduğu da rahatlıkla gözlemlenen, bilmek
için araştırma gerektirmeyen bir konu idi. Ancak yukarıda
sıraladığımız bilgiler o devrin bilim seviyesinin çok
üstündeydi. Bunlar, ancak 20. yüzyıl bilimi tarafından
keşfedildi.
Şimdi, keşfedilen bu bilgileri sırasıyla inceleyelim.
1) "Bir damla su"
Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu
bir yolculuk geçirirler. Bu yolculukta 250 milyon spermin
ancak 1000 kadarı yumurtaya ulaşmayı başarır. Beşdakika
sonra sona erecek yarışın sonunda, yarım tuz tanesi
büyüklüğündeki yumurta, spermlerden yalnızca birini
kabul edecektir. Yani insanın özü, meninin tamamı değil,
ondan küçük bir parçadır. Ancak, bilindiği gibi, bunlardan
sadece biri yumurtayı döllemeyi başarır. Kuran'da ise
bu gerçek şöyle açıklanır:
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını
mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil
miydi? (Kıyamet Suresi, 36)
Dikkat edilirse Kuran'da, insanın meninin tamamından
değil, onun içinden alınan küçük bir parçadan yaratıldığı
haber verilmektedir. Bu ifadedeki özel vurgunun modern
bilim tarafından keşfedilen bir gerçeği açıklaması ise,
ifadenin İlahi kaynaklı bir bilgi olduğunun delilidir.
2) "Karmaşık" sıvı
Meni olarak adlandırılan ve spermleri taşıyan besleyici
sıvı, sadece spermlerden oluşmaz. Aksine meni, birbirinden
farklı sıvıların karışımından oluşur. Bu sıvıların,
spermin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacağı şekeri
bulundurmak, baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki
asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan
ortamı sağlamak gibi görevleri vardır.
Ne ilginçtir ki, Kuran'da meniden söz edilirken, modern
bilimin ortaya çıkardığı bu gerçeğe de işaret edilmekte
ve "karmakarışık" bir sıvı olarak tarif edilmektedir:
"Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan
bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı
onu işiten ve gören yaptık." (İnsan Suresi, 2)
Bir başka ayette ise yine meninin karışım olduğuna
işaret edilir, insanın ise bu karışımın "özünden" yaratıldığı
vurgulanır:
" Ki O, yarattığı herşeyi en güzel
yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.
Sonra onun soyunu bir özden, basbayağı bir sudan yapmıştır."
(Secde Suresi, 7-8)
Burada "öz" diye çevrilen Arapça "sulala" kelimesi,
öz ya da bir şeyin en iyi kısmı demektir. Hangi şekilde
alınırsa alınsın "bir bütünün bir kısmı" anlamına gelir.
Ve bu durum, Kuran'ın, insanın yaratılışını en ince
detayına kadar bilen bir İrade'nin sözü olduğunu göstermektedir.
Çünkü o İrade, zaten insanı yaratan Allah'tır.
Ey insan, "üstün kerem sahibi" olan
Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? Ki O seni
yarattı, sana bir düzen içinde biçim verdi ve seni bir
itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertip
etti. (İnfitar Suresi, 6-8)
3) Cinsiyetin Belirlenmesi...
Daha yakın zamana kadar bebeğin cinsiyetini erkek ve
kadın hücrelerinin beraber belirlediği sanılıyordu.
Oysa genetik ve mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle
birlikte, kadının bu belirlemede hiçbir rolü olmadığı
anlaşıldı.
İnsan yapısını belirleyen 46 kromozomdan iki tanesi
cinsiyet kromozomu olarak adlandırılır. Bu iki kromozom
erkekte XY, kadında ise XX olarak adlandırılır. Bunun
sebebi bu kromozomların bu harflere benzemesidir. Y
kromozomu erkeklik, X kromozomu ise kadınlık genlerini
taşır.
Bir insanın oluşması, erkek ve kadında çift çift yer
alan bu kromozomların birer tanesinin birleşmesi ile
başlar. Kadında yumurtlama sırasında ikiye ayrılan yumurta
hücresinin her iki parçası da X kromozomu taşır. Oysa
erkekte ikiye ayrılan yumurta hücresi, X ve Y kromozomları
içeren iki farklı sperm meydana getirir. Kadında bulunan
X kromozomu eğer erkekteki X kromozomu içeren spermle
birleşirse kız, Y kromozomu içeren spermle birleşirse
erkek oluşur.
Yani doğacak çocuğun cinsiyetini belirleyen faktör,
erkekteki hangi kromozomun kadındaki kromozomla birleşeceği
sorusudur.
Kuşkusuz genetik keşfedilene kadar, yani 20. yüzyıla
dek, bunların pekçoğu bilinmiyordu. Aksine pek çok kültürde,
doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın bedeni tarafından
belirlendiği inancı yaygındı.
Oysa Kuran'da, genlerin keşfinden 13 yüzyıl önce bu
batıl inanışı reddeden bir bilgi verilmişti insanlara.
Erkeklik ve dişiliğin, "rahme dökülen meniden" yaratıldığı,
yani cinsiyetin kökeninin kadın değil erkek bedeni olduğu
Kuran'da şu şekilde belirtilmiştir:
"Rahime dökülen meniden erkek ve dişi
iki çifti o yarattı." (Necm Suresi, 45-46)
4) Rahme Yapışan Alak...
Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta üstte değindiğimiz
şekilde birleştiğinde, doğacak bebeğin ilk özü de oluşmuşolur. Biyolojide "zigot" olarak tanımlanan bu tek hücre,
hiç zaman yitirmeden bölünerek çoğalacak ve giderek
bir "et parçası" haline gelecektir.
Ancak zigot bu büyümesini boşlukta gerçekleştirmez.
Rahim duvarına tutunur, sahip olduğu uzantılar sayesinde
toprağa yerleşen kökler gibi oraya yapışır. Bu bağ sayesinde
de, gelişimi için ihtiyaç duyduğu maddeleri annenin
vücudundan alabilir.
Ne ilginçtir ki, Kuran'da anne karnında büyümeye başlayan
zigottan söz edilirken, o hep "alak" olarak tanımlanmaktadır:
"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı
bir alak'tan (asılıp tutunan şeyden) yarattı. Oku, Rabbin
en büyük kerem sahibidir." (Alak Suresi, 1-3)
"İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz'
bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden
bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken
(Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.'
Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı."
(Kıyamet Suresi, 36-39)
"Alak" kelimesinin Arapça'daki anlamı ise, "bir yere
asılıp tutunan şey"dir. Hatta kelime asıl olarak, bir
bedene yapışıp oradan kan emen sülükler için kullanılır.
Bu kelimenin, rahim duvarına yapışıp oradan yaşamı için
gerekli şeyleri emen zigotu tanımlamak için kullanılabilecek
en uygun kelime olduğu ise açıktır.
Kuran'da zigot hakkında verilen bilgiler bununla da
bitmez.
Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuşolan zigot gelişmeye
başlar. Anne rahmi ise, zigotu saran ve "amnion sıvısı"
denen bir sıvı ile doludur. Bebeğin içinde büyüdüğü
amnion sıvısının dikkati çeken en önemli özelliği, dışarıdan
gelecek darbelere karşı bebeğin güvenliğini sağlamasıdır.
Kuran'da, bu gerçek de bildirilir:
"Sizi basbayağı bir sudan yarattık.
Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik."
(Mürselat Suresi, 20-21)
20. yüzyılda henüz keşfedilmişolan tüm bu bilgilerin,
daha 7. yüzyıldan haber verilmişolması Kuran'ın Allah'ın
indirdiğinin en büyük delillerindendir.
"Onlar hala Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar
mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz
içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar)
bulacaklardı." (Nisa Suresi, 82)
Kuran'daki tarif tam doğrudur, çünkü bu kitaptaki her
ayet Allah'ın sözleridir. İnsanı anne rahminde yaratıp
şekillendiren Allah, bu süreci en iyi tarif edecek kelimeleri
Kitabında bildirmiştir. Hepimizi bu şekilde yaratmışolan Allah, hayatımızın başlangıcını bir başka ayette
şöyle tarif etmektedir:
"Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan
yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması
sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını
bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı
(hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık;
daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık;
böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla
onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah,
ne yücedir." (Müminun Suresi, 12-14)
DÜNYANIN YUVARLAKLIĞI
Kuran'ın indirildiği coğrafyanın ana dili olan Arapça,
çok gelişmişbir lisandır. Kelime hazinesi son derece
geniştir. Ayrıca Arapça'daki fiillerin bir kısmı, Türkçe'ye
tek bir kelime ile çevrilemeyecek anlamlarla yüklüdürler.
Örneğin "haşiye" fiili "içi titreyerek korkmak" anlamındadır.
(Başka türlü korkular için ise başka kelimeler kullanılır.)
Ya da "karia" kelimesi "başa gelip çatan sarsıcı olay"ı
yani Kıyamet'i ifade etmek için kullanılır.
Kuran'da geçen bu tür fiillerden birisi de "tekvir"
fiilidir. Bu fillin Türkçesi "yuvarlak bir şeyin üzerine
birşey sarmak"tır. Örneğin Arapça sözlüklerde "başa
sarık sarma" gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller
için bu kelime kullanılmaktadır. Şimdi tekvir fiilinin
geçtiği bir ayeti inceleyelim:
Gökleri ve yeri hak olarak yarattı.
Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin
üstüne sarıp-örtüyor. (Zümer Suresi, 5)
Ayette gecenin ve gündüzün birbirlerinin üzerlerini
sarıp-örtmeleri (tekvir etmeleri) konusunda verilen
bilgi, aynı zamanda Dünya'nın biçimi konusunda kesin
bir bilgi içermektedir. Ancak ve ancak Dünya'nın yuvarlak
olması durumunda bu ayette ifade edilen fiil gerçekleşebilir.
Yani 7. yüzyılda indirilen Kuran'da, dünyanın yuvarlak
olduğuna işaret edilmiştir.
Oysa unutmamak gerekir ki, o dönemdeki astronomi anlayışı
dünyayı daha farklı algılıyordu. O dönemde dünyanın
düz bir satıh olduğu düşünülüyordu ve tüm bilimsel hesap
ve açıklamalar da buna göre yapılıyordu. Kuran'da ise
o zamanın yanlışbilgileri ile ilgili hiçbir ifadeye
rastlamayız. Aksine Kuran ayetlerinde bize henüz bu
yüzyılda öğrendiğimiz bilgiler verilmektedir. Kuran
Allah'ın sözü olduğu için, evreni tarif ederken olabilecek
en doğru kelimeler kullanılmıştır.
DAĞLARIN GÖREVİ
Jeolojinin bulgularına göre, dağlar yeryüzü kabuğunu
oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları
sonucunda oluşurlar. Bu tabakalar çok büyüktür ve tüm
karaları onlar taşırlar. İki tabaka çarpıştığı zaman
daha dayanıklı olan, ötekinin altına girer ve aralarındaki
tortu havaya kalkar. Sıkışmıştortuda oluşan büyük kıvrım
da, çevredeki bölgeden yükselerek dağları oluşturur.
Bu arada, dağları oluşturan çıkıntı, yer üstünde olduğu
kadar yer altında da ilerler. Yani dağların gördüğümüz
kütleleri kadar, yer altında aşağıya doğru uzanan bir
kütleleri de vardır. Dağların bu yeraltındaki uzantıları,
yerkabuğunun mağma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları
arasında kaymasını engeller.
Bu açıklamadan da anlaşıldığı gibi, dağların en önemli
özelliklerinden birisi, birbirine yaklaşarak sıkışan
yer tabakalarının birleşim noktalarında yükselmeleri
ve bu tabakaları "sabitlemeleri"dir. Yani dağları, tahtaları
birarada tutan çivilere benzetebiliriz.
Öte yandan, dağların inanılmaz kütleleriyle yerkabuğuna
yaptıkları basınç, Dünya'nın çekirdeğindeki mağma hareketlerinin
etkilerinin yeryüzüne ulaşarak yerkabuğunu parçalamasına
da engel olmaktadır. Dünya'nın çekirdek olarak adlandırılan
merkez tabakası, binlerce derece sıcaklıkta erimişmaddelerden
oluşan bir bölgedir. Çekirdekte meydana gelen hareketler
sebebiyle yeryüzünü oluşturan tabakalar arasında ayrılma
bölgeleri meydana gelmektedir. Bu bölgelerde yükselen
dağlar aşağıdan yukarıya gelen hareketleri engelleyerek
Dünya'yı şiddetli depremlerden korurlar.
İşin ilginç yanı ise, günümüzde modern jeoloji tarafından
ortaya konulan bu teknik gerçeklerin, asırlar önce Kuran'da
haber verilmişolmasıdır. Dağlardan söz eden bir Kuran
ayetinde şöyle denilmektedir:
O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır,
bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır
diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan
türetip yayıverdi... (Lokman Suresi, 10)
Allah Kuran'da bu ayetiyle, aynı zamanda o devirde
yaygın kabul gören inanışın batıl olduğunu gösteriyordu.
O dönemde birçok toplumda olduğu gibi, ilkel bir astronomi
anlayışına sahip olan Araplar, gökyüzünün dağlar sayesinde
tepede durabildiğini zannediyorlardı. Bu inanışa göre
düz olan dünyanın iki ucunda yüksek dağlar mevcuttu.
Bu dağlar gök kubbenin "dayanaklarıydılar". Yani gökyüzünü
ayakta tutan birer direk gibi oldukları düşünülüyordu.
Bu inancın yanlışolduğu üstteki ayetle kesin olarak
ortaya çıktı ve insanlara gökyüzünün "dayanaksız" olduğu
haber verildi. Ayrıca dağların gerçek jeolojik işlevi
de haber verildi: Sarsıntıları engellemek. Bu konudaki
bir başka ayette de yine aynı konu vurgulanmıştır:
Yeryüzünde, onları sarsmasın diye,
sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye genişyollar açtık. (Enbiya Suresi, 31)
Açıkça görüldüğü gibi Allah, çok yeni elde edilebilmişolan jeoloji bilgilerini henüz 7. yüzyılda Kuran'la
insanlara haber veriyordu. Bu da, Kuran'ın herşeyi bilen
Allah katından indirilmişolduğunun bir başka delilidir.
AŞI YAPAN RÜZGARLAR
Kuran'da rüzgarların 'aşılayıcı' özelliğinden Maide
Suresi'nin 22. ayetinde şöyle bahsedilir:
Ve aşılayıcı olarak rüzgarları gönderdik,
böylece gökten su indirdik de sizleri suladık. (Maide
Suresi, 22)
Söz konusu ayette geçen "aşılama" kelimesinin Arapça
karşılığı hem bitkilerin, hem de bulutların aşılanması
anlamını taşımaktadır. Nitekim modern bilim rüzgarların
her iki işleve de sahip olduğunu göstermiştir. Rüzgarlar,
önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi, yağmur damlasının
oluşmasında rol oynayacak kristalleri taşıyarak bulutları
aşılamışolurlar. Bununla birlikte rüzgarlar, bitkileri
aşılama görevini de üstlenmişlerdir.
Yeryüzündeki birçok bitki, insanlar ve hayvanlar gibi
dişi ve erkek olmak üzere farklı cinsiyetlere sahiptir.
Hayvanlar ve insanlar sahip oldukları hareket etme yeteneği
sayesinde ürerler. Oysa, bitkilerin eşleşmek için birbirlerine
yaklaşma imkanı yoktur. İşte rüzgarlar bu sorunu hallederler.
Rüzgarlar aracılığıyla bitkilerin dişi ve erkek üreme
hücreleri birbirine ulaştırılarak, dünyadaki bitki hayatının
devamı sağlanır. Amerikalı bir biyolog, bunu şöyle anlatıyor:
"Birçok bitki rüzgardan polen yakalayacak şekilde mükemmelce
yaratılmıştır. Kozalaklar, çiçek salkımları ve diğer
yapılar hava akımlarına kanallar oluşturur. Ve sperm
üreten polenler bu kanallar sayesinde üreme alanlarına
gelir... Bitkiler havaya sperm üreten polen tohumlarını
fırlatırlar. Daha sonra hava akımları bu tohumları aynı
türden diğer bitkilere taşır. Ovüle gelen polen burada
yumurtayı döller ve böylece ovüller tohuma dönüşür."
PARMAK İZİNİN ÖZELLİĞİ
İnsanın parmaklarının uç kısmındaki derinin gözle görülebilen
şekiller oluşturmasıyla oluşan "parmak izi" tamamen
kişiye özeldir. Şu an dünyada yaşayan her insanın parmak
izi birbirinden farklıdır. Üstelik tarih boyunca yaşamışolan tüm insanlarınki de birbirlerinden farklı olmuştur.
Bu izler, derin bir kesik ve büyük bir yaralanma olmadığı
sürece kişinin hayatı boyunca da aynı kalır.
İşte parmak izi, bu nedenle çok önemli bir "kimlik
kartı" sayılmakta ve tüm dünyada bu amaçla kullanılmaktadır.
Dikkatlice incelendiğinde parmak izlerindeki bazı hatların
ani olarak sonlandığı veya ortadan ikiye ayrılıp bir
çatal oluşturduğu görülecektir. Bu karakteristik noktalar
"nitem" olarak tanımlanmaktadır. Parmak izleri için
esas ayırt edici özellik, nitemlerin parmak izi içerisinde
bulunduğu yerler ve yönleridir. Elimizdeki tüm parmak
izlerimizi dikkatlice karşılaştırırsak, ana yapı olarak
birbirine benzeseler de, nitemler göz önüne alındığında
aslında çok farklı olduklarını görürüz. Bu farklılıklar
öylesine ayırt edicidir ki, yapılan çalışmalarda yeryüzündeki
iki farklı insanın aynı parmak izine sahip olma olasılığı
64 milyarda bir olarak saptanmıştır.
İki asır öncesine kadar parmak izi hiç de bu kadar
önemli bir kavram değildi. Çünkü her insanın parmak
izinin birbirinden farklı olduğu ancak 19. yüzyılın
sonlarında fark edildi. 1880 yılında Henry Faulds isimli
İngiliz bilim adamı, Nature dergisinde yayınlanan bir
makalesinde insanların parmak izlerinin hayat boyunca
değişmediğini ve suçluların da cam şişeler üzerinde
bıraktıkları parmak izleri sayesinde yakalanabileceğini
açıkladı. 1884 yılında İngiltere'de ilk defa bir cinayet,
parmak izleri takip edilerek çözüldü. 19. yüzyıla kadar
kimse parmak uçlarındaki dalgalı şekillerin bir özelliğinin
ve anlamının olduğunu düşünmemişti.
Oysa Kuran'da, insanların parmak uçlarında çok önemli
bir özellik olduğuna henüz 7. yüzyılda işaret edilmişti.
Parmak izinin önemine dikkat çeken Kuran ayeti şöyledir:
İnsan, onun kemiklerini bizim kesin
olarak biraraya getirmeyeceğimizi mi sanıyor? Evet;
onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden) düzene
koymaya güç yetirenleriz. (Kıyamet Suresi, 3-4)
KURAN'DA KELİME TEKRARLARI
Kuran'ın şimdiye dek incelediğimiz mucizevi özelliklerinin
dışında bir de "matematiksel mucize"si vardır. Bu mucizeye
bir örnek, Kuran'daki bazı kelime tekrarlarının verdiği
ortak sayıdır. Birbiriyle ilgili bazı kelimeler şaşırtıcı
bir biçimde aynı sayıda tekrarlanırlar. Aşağıda, bu
tür kelimeler ve Kuran içindeki tekrarlanışsayıları
verilmiştir.
"Yedi Gök" tabiri 7 kere geçer. "Göklerin yaratılışı
(halku semavat)" ifadesi de 7 kere tekrarlanır.
"Gün (yevm)" tekil olarak 365 kere geçerken, çoğul
yani "Günler (eyyam ve yevmeyn)" kelimeleri 30 defa
tekrarlanır. "Ay" kelimesinin tekrar sayısı ise 12'dir.
"Hıyanet" kelimesi 16 kere geçerken, "habis" kelimesinin
tekrar sayısı da 16.
"Bitki" ve "ağaç" kelimelerinin tekrar sayısı aynı:
26.
"Ceza" kelimesi 117 kere yer alırken, Kuran'ın temel
prensiplerden olan "affetmek" ifadesi bu sayının tam
2 katı kadar yani 234 kere tekrarlanıyor.
"De" kelimelerini saydığımızda çıkan sonuç 332. "Dediler"
kelimesini saydığımızda da aynı rakamı görüyoruz.
"Dünya" kelimesi ve "ahiret" kelimesinin tekrarlanışsayıları da aynı: 115.
"Şeytan" kelimesi 88 kere geçiyor. "Melek" kelimesinin
tekrar sayısı da 88.
"İman" (tamlama almadan) kelimesi Kuran boyunca 25
kere tekrarlanır, "küfür" kelimesi de...
"Zekat" kelimesi 32 kere tekrarlanırken, "bereket"
kelimesinin tekrarlanışsayısı da 32.
"Rahmet" kelimesi 79, "hidayet" kelimesi de 79 kere
tekrarlanır.
"İyiler (ebrar)" 6 kere, "facirler" ise tam yarısı
kadar yani 3 kere geçer.
"Yaz-sıcak" kelimeleri ile "Kış-soğuk" kelimelerinin
geçişsayıları da aynı: 5.
"Sizi (insanı) yarattı" ifadesi ve "kulluk" kelimesinin
geçişsayıları da aynı: 16.
"Şarap (hımr)" ve "sarhoşluk (sekere)" kelimeleri de
aynı sayıda tekrarlanır: 6.
"Zenginlik" 26 ve "fakirlik" ise yarısı kadar, 13 kere
geçer.
"İnsan" 65 kere geçer; insanın yaratılışsafhalarının
sayısının toplamı da aynıdır:
Toprak (turabun) 17
Nutfe (nutfun) 12
Embriyo (alak) 6
Bir çiğnemlik et (meda'a) 3
Kemik (ızamun) 15
Et (lehmun) 12
TOPLAM 65
KURAN'DA 19 MUCİZESİ
Kuran'ın matematiksel mucizesinin bir başka yönü ise
19 sayısının, ayetlerin içine şifresel bir biçimde yerleştirilmişolmasıdır. Müddessir Suresi'nin 30. ayetinde dikkat
çekilen bu sayı, Kuran'ın bazı yerlerinde şifrelenmiştir.
Bunun örneklerini şöyle sayabiliriz:
Besmele 19 harftir.
Kuran 114 (19x6) sureden oluşur.
İlk vahyedilen 96. sure sondan 19. suredir.
İlk vahiy olan, 96. surenin ilk 5 ayeti, tam 19 kelimeden
oluşur.
Bu 19 kelime 76 (19x4) harftir.
Vahyedilen ilk sure 19 ayete sahiptir.
Son vahyedilen sure olan Nasr, toplam 19 kelimeden
oluşur. Ayrıca bu surenin Allah'ın yardımından söz eden
ilk ayeti de 19 harftir.
Kuran'da 114 (19x6) besmele bulunur.
Kuran'da başında besmele bulunmayan tek sure, 9 numaralı
Tevbe Suresi'dir. Bu sureden evvel yer alan 8. sureden
19 sure sonra gelen 27 numaralı Neml Suresi'nin hem
başında, hem de 30. ayetinde besmele vardır. Besmeleleri
114'e tamamlayan 27. surenin 30. ayetidir. Sure ve ayet
numaralarını yani 27 ve 30'u topladığımızda 57 (19x3)
sayısını buluruz.
Kuran'da geçen "Allah" kelimesinin toplam sayısı 2698
(19x142)'dir.
Kuran'da geçen "rahim" kelimesinin toplam sayısı 114
(19x6)'tür.
Kuran'da geçen tüm sayıları (tekrarlar dikkate alınmadan)
topladığımızda çıkan sayı 162.146 yani 19x8534'tür.
(1+2+3+4+5+6+7+8+9+10+11+12+1+ 20+30+40+50+60+70+80+99+100+200+300+1000+2000+3000+5000+50000+100000)
Kuran'daki bazı surelerin başında "mukattaa" ismi
verilen başlangıç harfleri bulunur. Başlangıç harfli
ilk sure ile başlangıç harfli son sure arasında 38 (19x2)
adet başlangıç harfsiz sure vardır.
29. surenin başında 14 harften oluşan 14 değişik harf
kombinezonu bulunur. 29+14+14=57 (19x3)
Allah'ın isimlerinden dört tanesinin sayısal ebced
değeri 19'un tam katıdır.
-Vahid (tek) 19 (19x1)
-Zulfadlil azim (Büyük Lütuf Sahibi) 2698 (19x142)
-Mecid (Yüce) 57 (19x3)
-Cami 114 (19x6)
Kuran'ın en başından itibaren 19 ayete sahip ilk suresi
İnfitar Suresi'dir. Bu surenin diğer bir özelliği son
kelimesinin Allah olmasıdır. Bu aynı zamanda Kuran'daki
sondan 19. Allah kelimesidir.
Kaf harfi ile başlayan 50. surede 57 (19x3) adet kaf
harfi vardır. Başında kaf harfi bulunan 42. surede yine
57 (19x3) adet kaf harfi bulunur. 50. surenin 45 ayeti
vardır. Bunları toplarsak sonuç 95 (19x5)'tir. 42. surenin
53 ayeti vardır. Bunları toplarsak 42+53 yine 95 (19x5)'tir.
Kaf Suresi'nin ilk ayetinde Kuran için kullanılan
Mecid kelimesinin ebced değeri 57 (19x3)'dir. Yukarıda
da belirttiğimiz gibi sure içindeki kaf harflerinin
toplamı da 57'dir.
Kaf Suresi'ndeki kaf harflerinin geçtiği ayetlerin
numarasını topladığımızda 19'un 42 katı olan 798 sayısını
elde ederiz. 42 sayısı ise başlangıç harfleri arasında
kaf olan diğer bir surenin numarasıdır.
Nun harfi sadece 68. surenin başında bulunur. Bu suredeki
nun harflerinin toplam sayısı 133 (19x7)'tür.
Sure numaraları 19'un katı olan surelerin ayet sayılarını
(besmele dahil) topladığımızda:
Sure No Ayet Sayısı
19. sure 99
38. sure 89
57. sure 30
76. sure 32
95. sure 9
114. sure 7
TOPLAM 266 (19x14)
Bu konudaki diğer tespitler ise şöyledir: tüm Kuran'da;
Resul (elçi) kelimesi 513 (19x27) kere,
Etiu (itaat ediniz) kelimesi 19 kere,
Rab (tamlama ile kullanılmayanlar) kelimesi 152 (8x19)
kere,
Abd (kul), Abid (kulluk eden kişi) ve İbadet kelimeleri
ise toplam 152 (8x19) kere geçmektedir.
|