|
MOLEKÜLLERİN MUCİZESİ:
EVRİM TEORİSİ YOK OLDU
Evrim teorisi bilindiği gibi, canlılığın tesadüfler
sonucunda meydana gelen bir hücreyle başladığını iddia
eder. Daha sonra bu hücre çoğalarak yeni hücreleri oluşturmuş,
bu hücreler de birleşerek ilkel canlı türlerini meydana
getirmişlerdir. İlkel türler de zaman içinde gelişmiş
türlere doğru evrimleşerek bugünkü modern canlıları
oluşturmuşlardır. İnsan da bu evrim zincirinin en son
halkasıdır.
Eğer bu hikayeye inanıyorsanız, aşağıda anlatacağımız
buna benzer bir hikayeye de inanmamanız için bir sebep
yok... Bu, bir şehrin hikayesidir:
Birgün çorak bir arazide kayaların arasına sıkışmış
bir miktar killi toprak, yağan yağmurlar sonucunda balçık
haline gelir. Balçık, güneş açınca kuruyup katılaşır
ve içine karışan bazı minerallerin de katkısıyla sert
ve dayanıklı bir halde şekillenir. Daha sonra, kendisine
kalıp görevi gören kayalar bir şekilde ufalanıp dağılırlar
ve ortaya düzgün, biçimli, sağlam bir tuğla çıkar. Bu
tuğla senelerce, aynı doğal şartlarla yanında aynen
kendisi gibi bir ikincisinin oluşmasını bekler. Daha
sonra, benzer bir üçüncünün yanlarında meydana gelmesi
için birlikte beklerler. Bu durum, aynı tuğladan aynı
yerde yüzlercesinin, binlercesinin oluşmasına dek sürer.
Herbir tuğlanın uygun yerde ve uygun biçimde oluşması
için belki binlerce sene beklenir.
Bu arada büyük bir şans eseri, önceden oluşan tuğlalarda
hiçbir zayiat olmaz. Binlerce sene fırtınalara, yağmurlara,
rüzgara, kavurucu güneşe, dondurucu soğuğa maruz kalan
tuğlalar, kırılmaz, parçalanmaz, çatlamaz, başka yerlere
savrulup dağılmaz, aynı yerde ve aynı sağlamlıkta diğer
tuğlaları beklerler. Dahası bu tuğlaların meydana geldiği
ortamdaki kil ve balçık aynı doğal şartlarla bunların
da üzerine yapışıp katılaşarak tuğlaları kaba, şekilsiz
ve kullanışsız kitleler haline getirmez. Her nasılsa,
bütün tuğlalar aynı biçim, konum ve terkiplerini korurlar.
Tuğlalar yeterli sayıya ulaşınca bunlar, rüzgar, fırtına,
hortum gibi doğal şartların etkisiyle savrulup yanyana
ve üstüste planlı bir biçimde dizilip bir bina kurarlar.
Bu arada elbetteki tuğlaları birbirine yapıştıracak
çimento, harç gibi malzemeler de çok uygun bir zamanlamayla
"doğal şartlar"la oluşup kusursuz bir plan
içerisinde tuğlaların arasına girerek bunları birbirlerine
kenetlerler. Tabi bütün bu işlemler başlarken toprağın
altındaki demir filizleri de "doğal şartlarla"
şekillenip toprağın dışına uzanarak tuğlaların oluşturacağı
binanın temelini atarlar. Sonuçta her türlü malzemesi,
doğraması, tesisatıyla komple eksiksiz bir bina ortaya
çıkar.
Elbette ki bina yalnızca temelden, tuğladan ve harçtan
ibaret değildir. Öyleyse diğer eksikler nasıl tamamlanmıştır?
Cevap çok basittir: binanın ihtiyacı olan her türlü
malzeme üzerinde yükseldiği toprakta mevcuttur. Camlar
için gereken silisyum, elektrik kabloları için gereken
bakır, kirişler, kolonlar, çiviler, su boruları, vs.
için gereken demir toprağın altında bol miktarda mevcuttur.
Ahşap doğrama sorunu da, yakın bir ormandaki ağaçların,
çıkan kasırga ve hortumlar neticesinde sökülüp yontularak
binada kullanılmaya en uygun biçimde sel sularıyla inşaat
yerine sürüklenmesiyle halledilir.
Artık bütün bu malzemenin şekillenip binanın içine
yerleşmeleri de "doğal şartlar"ın hünerine
kalmıştır. Esen rüzgar, yağan yağmur, biraz fırtına
ve yersarsıntısının da yardımıyla bütün tesisat, doğrama,
aksesuarlar tuğlaların arasında yerli yerine oturur.
İşler o kadar rast gitmiştirki tuğlalar başlangıçta
"şans eseri" sanki ilerde doğal şartlarla
cam diye birşeyin oluşacağını bilmiş gibi, bunların
takılacağı pencere boşluklarını bırakacak biçimde dizilmişlerdir.
Hatta ilerde yine rastlantılarla meydana gelecek su,
elektrik, kalorifer tesisatlarının içlerinden geçebileceği
boşlukları bırakmayı da unutmamışlardır.
Dediğimiz gibi, işler o kadar rast gitmiştir ki, rastlantıların
milyonlarca sene her aşamasını birbirine uyumlu sağlamaya
uğraştığı bu faaliyet sırasında tek bir aksilik, eksiklik,
fazlalık, zamansızlık, uyumsuzluk meydana gelmemiştir.
Herhangi bir aşamadaki aksilik, binanın çökmesine, parçalanmasına
ya da hiçbir işe yaramayan bir tuğla yığınına dönmesine
sebep olabilirdi. Fakat "tesadüfler", "rastlantılar"
ve "doğal şartlar" hem zeki, titiz bir mühendis,
hem disiplinli sorumluluk sahibi bir ustabaşı, hem de
gayretli, maharetli bir işçi gibi çalışmışlar, muhteşem
bir uyum ve işbirliği göstermişlerdir.
Sözü daha fazla uzatmayalım, eğer bu hikayeye inandıysanız,
bu kadar açıklamadan sonra, şehirdeki diğer binaların,
tesislerin, yapıların, yolların, kaldırımların, altyapı,
haberleşme ve ulaşım sistemlerinin nasıl oluştuğunu
da siz düşünüp bulabilirsiniz. Hatta eğer biraz teknik
bilginiz varsa, örneğin şehrin "kanalizasyon sisteminin
evrimsel süreci ve mevcut yapılarla uyumu" hakkındaki
teorilerinizi açıkladığınız birkaç ciltlik son derece
"bilimsel" bir eser bile hazırlayabilirsiniz.
Bu üstün çalışmalarınızdan dolayı akademik bir ödüle
dahi layık görülebilir, kendinizi insanlık tarihine
ışık tutacak bir deha olarak görebilirsiniz.
Ancak böyle bir durumun insanın kendi akılsızlığını
tescil etmekten başka bir anlamı yoktur. Çünkü her mantıklı
insan bilir ki, değil bir şehir ya da bir bina, bir
kağıdın üzerindeki düzgün bir harf bile tesadüfen oluşmaz.
Bunlar, ancak bilinçli bir tasarımın sonucunda oluşurlar.
Tesadüfler ise sadece karmaşa doğurur.
HÜCRENİN İÇİNDEKİ DÜNYA
İşte eğer bir kimse canlılığın, evrim teorisinin öne
sürdüğü gibi ilkel dünya şartlarında tesadüflerle oluşan
bir hücreden başladığına inanıyorsa, yukarıdaki şehrin
hikayesine de rahatlıkla inanabilecek bir akılsızlığa
sahip olması gerekir. Çünkü, tek başına bir hücre, bütün
çalışma sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı ve yönetimiyle
büyük bir şehirle benzer bir karmaşıklık derecesine
sahiptir: Hücrenin sarfettiği enerjiyi üreten santraller;
yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar;
üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı
bulunduğu bir bilgi bankası; bir bölgeden diğerine hammaddeleri
ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru
hatları; dışardan gelen hammaddeleri işe yarayacak parçalara
ayrıştıran gelişmiş laboratuar ve rafineriler; hücrenin
içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin
giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı
proteinleri bu karmaşık yapının yalnızca bir bölümünü
oluştururlar.
Hücrenin değil ilkel dünya şartlarında oluşması, günümüzün
en ileri teknolojiye sahip laboratuarlarında bile yapay
olarakbaşka canlı hücrelerden sağlanan hazır organellerin
biraraya getirilmesi dışındasentezlenmesi mümkün olmamıştır.
Hücrenin yapıtaşı olan aminoasitlerden ve bunların oluşturduğu
proteinlerden yola çıkarak değil hücre, mitokondri,
ribozom, vs. gibi hücrenin tek bir organeli bile oluşturulamaz.
Dolayısıyla evrimin tesadüfen oluştuğunu iddia ettiği
ilk hücre yalnızca bir hayalgücü ve fantezi ürünü olarak
kalmıştır.
PROTEİNLER TESADÜFE MEYDAN OKUYOR
Hücreyi şimdilik bir kenara bırakalım. Çünkü değil
hücrenin, hücreyi oluşturan binlerce çeşit karmaşık
protein moleküllerinden bir tanesinin bile doğal şartlarda
oluşması ihtimal dışıdır.
Proteinler, belli sayıda ve çeşitteki aminoasitlerin
özel bir sırayla dizilmelerinden oluşan dev moleküllerdir.
Bu moleküller canlı hücrelerinin yapıtaşlarını oluştururlar.
En basitleri yaklaşık 50 aminoasitten oluşan proteinlerin
binlerce aminoasitten oluşan çeşitleri de vardır. Canlı
hücrelerinde bulunan ve herbirinin özel bir görevi olan
proteinlerin yapılarındaki tek bir aminoasitin bile
eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da zincire fazladan
bir aminoasit eklenmesi o proteini işe yaramaz bir molekül
yığını haline getirir. Daha aminoasitlerin "tesadüfen
oluştukları" iddiasına bile geçerli bir kanıt ya
da açıklama getirmekten aciz olan moleküler evrim teorisi,
proteinlerin oluşumu noktasında tamamen açmaza girmektedir.
Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde tesadüfen
meydana gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği basit
olasılık hesaplarıyla bile rahatlıkla görülebilir.
Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı
amino asit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir
protein molekülünün içerdiği amino asitler 10300
farklı biçimde dizilebilir. Ancak bu dizilimlerden yalnızca
"1" tanesi bu sözkonusu proteini oluşturur.
Geriye kalan tüm dizilimler hiçbir işe yaramayan, hatta
kimi zaman canlılar için zararlı bile olabilecek anlamsız
amino asit zincirleridir. Diğer bir deyimle yukarıda
örnek verdiğimiz protein molekülünden yalnızca bir tekinin
tesadüfen meydana gelme ihtimali "10300'de
1" ihtimaldir. Bu, 1'in yanına 300 adet sıfırın
gelmesiyle oluşan "astronomik" sayıda "1"
ihtimal ise pratikte gerçekleşmesi imkansız bir ihtimaldir.
Dahası, 288 amino asitlik bir protein, canlıların yapısında
bulunan diğer 1000'lerce amino asitlik dev proteinlerle
kıyaslandığında oldukça mütevazi bir yapı sayılabilir.
Aynı ihtimal hesaplarını bu dev moleküllere uyguladığımızda
ise bu "imkansız" kelimesinin bile yetersiz
kaldığını görürürüz.
Canlılığın gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde,
yalnız başına tek bir proteinin de hiçbir şey ifade
etmediğini görürüz. Şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden
biri olan "Mycoplasma Hominis H 39"un bile
600 çeşit proteine sahip olduğu görülmüştür. Bu durumda,
tek bir protein için yaptığımız üstteki ihtimal hesaplarını
600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekecektir. Sonuçta
karşılaşacağımız rakamlar ise imkansız kavramının çok
ötesindedir.

Solunum enzimlerinden
Sitokrom-C. Sitokrom-C'nin görevini yapabilmesi
için üç boyutlu yapıda her atomun kendisine ait
yerde bulunması gereklidir. "Bir Sitokrom-C'nin
dizilimini oluşturmak için olasılık sıfır denecek
kadar azdır..." (Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim,
s. 61)
|
Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan
bu proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen
uygun bir şekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan
hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha
imkansızdır. Kaldı ki bir hücre hiçbir zaman için bir
protein yığınından ibaret değildir. Hücrenin içinde,
proteinlerin yanısıra nükleik asitler, karbonhidratlar,
lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi başka birçok
kimyasal madde gerek yapı gerekse işlev bakımından belli
bir oran, uyum ve tasarım çerçevesinde yeralırlar. Herbiri
de birçok farklı organelin içinde yapıtaşı veya yardımcı
molekül olarak görev yaparlar.
Görüldüğü gibi evrim, yegane "açıklaması"
olan tesadüf teorisiyle, değil hücre, hücredeki milyonlarca
proteinden tek birinin oluşumunu bile izah etmekten
acizdir.
Türkiye'de, evrimci düşüncenin önde gelen otoritelerinden
olan Prof. Dr. Ali Demirsoy da, Kalıtım ve Evrim isimli
kitabında, canlılık için en gerekli enzimlerden birisi
olan Sitokrom-C'nin tesadüfen oluşma olasılığını şöyle
ifade etmektedir:
Özünde bir Sitokrom-C'nin dizilişini oluşturmak için
olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer
belli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir
defa oluşacak kadar az bir olasılığa sahiptir denilebilir.
Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü
güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel
amaca uygun değildir. O zaman birinci varsayımı irdelemek
gerekir. 1
Demirsoy, üstteki satırlarının ardından, "bilimsel
amaca daha uygun" olduğu için kabul ettiği bu olasılığın
ne denli gerçek dışı olduğunu şöyle itiraf eder:
... Sitokrom-C'nin belirli aminoasit dizilimini sağlamak,
bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık
tarihini yazma olasılığı kadar azdır maymunun rastgele
tuşlara bastığını kabul ederek.2
SOL-ELLİ PROTEİNLER ÇIKMAZI
Evrimcilerin, canlıların oluşumunu tesadüflerle açıklama
çabasını çıkmaza sokan faktörlerden biri de proteinlerin
bir çeşidi olan "levo" (sol elli) proteinlerdir.
Önce levo protein kavramına açıklık getirelim.
Bütün aminoasitlerin ana gövdesini, bir karbon atomuna
bağlı azot ve hidrojen atomlarından meydana gelen bir
bölüm teşkil eder. Bu gövdenin yapısı bütün aminoasitlerde
tıpatıp aynıdır. Ancak bu gövdeye eklemlenen ve "R
grubu" adıyla anılan ek bir parça vardır ki, bu
grup her aminoasitte farklıdır. Aminoasite kendine has
özelliğini veren de bu R grubudur. R grubu atomları,
yapı olarak ana gövdenin sağ veya sol tarafında bulunabilir.
Bunlardan, R grubu sol tarafta bulunanlara L-levo (sol
elli) aminoasitleri, sağ tarafta bulunanlara ise D-dextro
(sağ elli) aminoasitleri adı verilir. Ve her iki çeşitin
de oluşma şansı % 50'dir. Aynı molekülün sağ-elli ve
sol-elli biçimlerine birbirlerinin "optik izomerleri"
adı verilir. Optik izomerlerin arasındaki fark, bir
cisim ile o cismin aynadaki görüntüsü arasındaki fark
gibidir. Aynı atomlardan, aynı parçalardan, benzer bir
düzende meydana gelmelerine rağmen bu moleküller, aynı
sağ el ile sol el gibi, üç boyutta simetrik bir yapıya
sahiptirler.
Cansız dünyada bu izomerlerden eşit miktarlarda (%
50-50 oranında) bulunur. Ve insan bedeninde kullanılan
20 temel aminoasitten her biri, doğada levo ya da dextro
biçimlerinde bulunabilir.
Ancak yapılan incelemelerde şaşırtıcı bir gerçek ortaya
çıkmıştır: En basit organizmadan en mükemmeline kadar
bütün bitki ve hayvanlardaki proteinler, sadece levo
aminoasitlerden meydana gelmektedir. Hatta bazı deneylerde
bakterilere dextro aminoasitlerden verilmiş, ancak bakteriler
bu aminoasitleri derhal parçalamışlar, bazı durumlarda
ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri
levo aminoasitleri inşa etmişlerdir.
Evrimciler, böyle özel ve bilinçli bir seçiciliği hiçbir
şekilde açıklayamamaktadırlar. Canlılığın rastlantılarla
oluşmuş olduğu kabul edildiğinde, böyle bir seçiciliğin
nasıl varolduğu sorusu kesinlikle cevapsız kalmaktadır.
Tabiatta her iki cins aminoasit de eşit miktarda bulunmakta
ve her iki gruptan da aminoasitler, bir diğeriyle mükemmel
bir şekilde birleşme yapabilmektedir. Öyleyse, bütün
canlı organizmalardaki proteinlerin sadece levo aminoasitlerinden
oluşması nasıl açıklanabilir?
Açıkça görüldüğü gibi, proteinlerin bu yeni özelliği,
evrimcilerin "tesadüf" açmazını daha da içinden
çıkılmaz hale getirir: "Anlamlı" bir proteinin
meydana gelmesi için, az önce de anlattığımız gibi yalnızca
bunu oluşturan aminoasitlerin belli bir sayıda, kusursuz
bir dizilimde ve özel bir üç boyutlu tasarıma uygun
olarak birleşmeleri artık yeterli olmayacaktır. Bütün
bunların yanında, bu aminoasitlerin hepsinin sol elli
(levo) olanlar arasından seçilmiş olması ve içlerinde
bir tane bile sağ elli aminoasit bulunmaması da zorunludur.
Çünkü aminoasit dizisine eklenen hatalı bir dextro aminoasitin
yanlış olduğunu tesbit ederek onu zincirden çıkaracak
herhangi bir doğal ayıklama mekanizması da mevcut değildir.
Bu yüzden tek bir dextro-aminoasitin bile levo-aminoasitlerin
arasına karışmamış olması gereklidir. Bu da tesadüf
ve rastlantı kavramlarını bir kez daha devre dışı bırakan
bir durumdur.
Bu durum evrimin gözü kapalı bir savunucusu olan Britannica
Bilim Ansiklopedisi'nde şöyle ifade edilir:
... Yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki aminoasitlerin
tümü, proteinler gibi karmaşık polimerlerin yapı blokları,
aynı asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler.
Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın
hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin
nasıl sol-elli ya da sağ-elli olduğu tamamen kavranılamaz.
Bu seçim anlaşılmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki
yaşamın kaynağına bağlıdır.3
Bir para milyonlarca kez havaya atıldığında hep tura
geliyorsa, bunu tesadüfle açıklamak mı, yoksa, birinin
bilinçli bir şekilde havaya atılan paraya müdahale ettiğini
kabul etmek mi daha mantıklıdır? Cevap ortadadır. Ancak
evrimciler, bu açık gerçeğe rağmen, sırf "bilinçli
bir müdahale"nin varlığını kabul etmek istemedikleri
için, tesadüfe sığınmaktadırlar.
Aminoasitlerdeki sol-ellilik olayına benzer bir durum,
nükleotidler yani DNA ve RNA'nın yapıtaşları için de
geçerlidir. Bunlar da, canlı organizmalarda bulunan
bütün aminoasitlerin tersine, yalnızca sağ-elli olanlarından
seçilmişlerdir. Bu da tesadüfle açıklanamayacak bir
durumdur.
Sonuç olarak; yaşamın kaynağının tesadüflerle açıklanmasının
mümkün olmadığı, baştan beridir incelediğimiz olasılıklarla
kesin olarak ispatlanmaktadır: 400 aminoasitten oluşan
ortalama büyüklükteki bir proteinin, sadece L-aminoasitlerden
seçilme ihtimalini hesaplamaya kalksak 2400'de,
yani 10120'de 1'lik bir ihtimal elde ederiz.
Bir karşılaştırma yapmak için, evrendeki elektronların
sayısının bu sayıdan çok daha küçük bir sayı, yaklaşık
1079 olarak hesaplandığını da belirtelim.
Bu aminoasitlerin gereken dizilimi ve işlevsel biçimi
oluşturma ihtimalleri ise, çok daha büyük rakamları
doğurur. Bu ihtimalleri de ekler ve olayı birden fazla
sayıda ve çeşitte proteinin oluşmasına uzatmaya kalkarsak,
hesaplar tamamen içinden çıkılamaz hale gelir.
PEPTİD BAĞLARI ÇIKMAZI
Aminoasit molekülleri, kendi aralarında çeşitli kimyasal
bağlarla birleşebilme özelliğine sahip moleküllerdir.
Ancak proteinler, yalnızca ve yalnızca "peptid"
bağlarıyla bağlanmış aminoasitlerden meydana gelirler.
Yapılan araştırmalar aminoasitlerin kendi aralarındaki
rastgele birleşmelerinin ancak yaklaşık % 50'sinin peptid
bağı ile olduğunu, geri kalanının ise proteinlerde bulunmayan
farklı bağlarla bağlandıklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla
aynen bir proteini oluşturacak aminoasitlerin yalnızca
sol elliler arasından seçilmelerinin zorunluluğu gibi,
her aminoasitin de kendinden önceki ve sonraki ile yalnızca
ve yalnızca peptid bağı ile bağlanmış olması gerekliliğini
de ayrıca hesaba katmak şarttır.
Tüm bunların ardından, son bir hatırlatma daha yapmak
gerekiyor: Yukarıda anlattığımız tüm imkansızlıkları
bir an için bir kenara bırakıp, yine de yararlı bir
protein molekülünün "tesadüfen" kendi kendine
oluştuğunu varsayalım. Ancak bu noktada da evrim bir
kez daha çıkmaza girer. Çünkü bu proteinin varlığını
sürdürebilmesi için, o anda içinde bulunduğu doğal ortamdan
yalıtılıp, çok özel şartlarda korunması gereklidir.
Aksi takdirde, bu protein dünya yüzeyindeki şartların
etkisiyle parçalanacak ya da başka asitler, aminoasitler
ya da kimyasal maddelerle birleşerek özelliğini kaybedecek,
yararsız, bambaşka bir madde haline dönüşecektir.
CANLILIĞIN ORTAYA ÇIKIŞINA CEVAP
ARAYAN EVRİMSEL ÇIRPINIŞLAR
"Canlılığın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı"
sorusu evrim teorisi açısından o denli büyük bir çıkmazdır
ki, evrimciler bu konuya ellerinden geldiğince değinmemeye
çalışırlar. Konuyu, "ilk canlılık tesadüfi bir
takım faktörlerin etkileşimiyle suda oluştu" gibi
sözlerle geçiştirmeye uğraşırlar. Çünkü bu konuda içine
düştükleri çıkmaz, hiçbir şekilde aşılabilecek türden
değildir. Paleontolojik evrim konularının aksine, bu
konuda çarpıtmalar ve taraflı yorumlarla teorilerine
yontabilecekleri fosiller de yoktur ellerinde. Bu nedenle,
evrim teorisi daha başlangıç noktasında çok açık bir
biçimde çürümektedir. Bu konuyu aşağıda detaylıca anlatacağız.
Bir noktayı akılda tutmakta yarar var: Evrim sürecinin
herhangi bir aşamasının imkansız olduğunun ortaya çıkması,
teorinin tümden yanlışlığını ve geçersizliğini göstermesi
için yeterlidir. Örneğin sadece proteinlerin tesadüfen
oluşumunun imkansızlığının ispatlanması, evrimin daha
sonraki aşamalara ait tüm diğer iddialarını da çürütmüş
olur. Bu noktadan sonra insan ve maymun kafataslarını
alıp üzerlerinde spekülasyonlar yapmanın da hiçbir anlamı
kalmaz.
Canlılığın nasıl olup da cansız maddelerden oluşabildiği,
uzunca bir süre evrimcilerin pek fazla yanaşmak istemedikleri
bir sorundu. Ancak devamlı olarak gözardı edilen bu
problem giderek kaçılamayacak bir sorun haline geldi
ve 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlayan bir dizi
çalışmayla aşılmaya çalışıldı.
İlk cevaplanması gereken soru şuydu: İlkel dünyada
ilk canlı hücre nasıl ortaya çıkmış olabilirdi? Daha
doğrusu, evrimciler bu soru karşısında ne gibi bir açıklama
getirmeliydiler?
Soruların cevabı deneylerle bulunmaya çalışıldı. Evrimci
bilimadamı ve araştırmacılar bu soruları cevaplamaya
yönelik, fakat yine fazla ilgi uyandırmayan bazı laboratuar
deneyleri yaptılar. Hayatın orijini konusunda evrimcilerin
en çok itibar ettikleri çalışma ise 1953 yılında Amerikalı
araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan ve Miller
Deneyi ya da Urey-Miller Deneyi olarak adlandırılan
deney oldu.
Evrim sürecinin ilk aşaması diye öne sürülen moleküler
evrim tezini sözde ispatlamak için kullanılan yegane
"delil" işte bu deneydir. Aradan onlarca yıl
geçmesine, büyük teknolojik ilerlemeler kaydedilmesine
rağmen bu konuda hiçbir yeni girişimde bulunulmamıştır.
Bu tür çabaların kendilerini desteklemediğinin, aksine
sürekli yalanladığının farkında olan evrimciler benzeri
deneylere girişmekten özellikle kaçınmaktadırlar.
Sonuçta evrim teorisi, değil türlerin oluşumuna, daha
canlıların yapıtaşı olan hücreleri meydana getiren tek
bir protein molekülünün bile tesadüfen nasıl oluştuğuna
bir açıklama getirememektedir. Yani evrim daha protein
aşamasında kitlenmekte, çıkmaza girmektedir. Buna rağmen
bu deney, bugün bile ders kitaplarında canlıların ilk
oluşumunun evrimsel açıklaması olarak okutulmaktadır.
MİLLER'İN DENEYİ
Stanley Miller, II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Chicago
Üniversitesi'ndeki hocası Harold Urey ile birlikte birtakım
mikrobiyolojik araştırmalara girişti. Hedefi, milyarlarca
yıl önceki cansız dünyada canlılığın kendiliğinden ve
tesadüfen oluşabileceğini göstermekti. Canlıların en
küçük yapıtaşları olan aminoasitlerin "tesadüfen"
oluşabileceklerini ispatlayan bir deney yapmaya karar
verdi.
Miller bu amaçla, ilkel dünyanın oluşumunda varolduğunu
tahmin ettiği ancak daha sonraları gerçekçi olmadığı
anlaşılacak olan bir atmosfer ortamını laboratuarında
kurdu ve çalışmalarına başladı. Deneyinde ilkel atmosfer
olarak kullandığı karışım amonyak, metan, hidrojen ve
su buharından oluşuyordu.
Miller, metan, amonyak, su buharı ve hidrojenin
doğal şartlar altında birbirleriyle reaksiyona giremeyeceklerini
biliyordu. Bunları birbirleriyle reaksiyona sokmak için
dışardan enerji takviyesi yapmak gerektiğinin de farkındaydı.
Bu nedenle bu enerjinin ilkel atmosfer ortamında yıldırımlardan
kaynaklanmış olabileceğini öne sürdü. Bu varsayıma dayanarak
da, yaptığı deneylerinde yapay bir elektrik deşarj kaynağı
kullandı.
Miller bu gaz karışımını bir hafta boyunca 100 °C ısıda
kaynattı, öte yandan da bu sıcak ortama elektrik akımı
verdi. Haftanın sonunda Miller, kavanozun dibinde bulunan
karışımdaki kimyasalları ölçtü ve proteinlerin yapıtaşlarını
oluşturan 20 çeşit aminoasitten üçünün sentezlendiğini
gözledi.
Deney, evrimciler arasında büyük de bir sevinç yarattı
ve çok büyük bir başarıymış gibi lanse edildi. Bu deneyin
kendi teorilerini kesinlikle doğruladığına inanan evrimciler,
bundan aldıkları cesaretle hemen senaryo üretme işine
giriştiler. Miller sözde, aminoasitlerin kendi kendilerine
oluşabileceklerini ispatlamıştı. Buna dayanarak, sonraki
aşamalar da hemen kurgulandı. Çizilen senaryoya göre,
ilkel atmosferde meydana gelen aminoasitler, daha sonra
rastlantılar sonucu uygun dizilimlerde birleşmiş ve
proteinleri oluşturmuşlardı. Tesadüf eseri meydana gelen
bu proteinlerin bazıları da, kendilerini, "her
nasılsa" bir şekilde oluşmuş hücre zarı benzeri
yapıların içine yerleştirerek ilkel hücreyi meydana
getirmişlerdi. Hücreler de zamanla yanyana gelip birleşerek
canlı organizmaları oluşturmuşlardı. Senaryonun en büyük
dayanağı ise Miller'ın deneyiydi.
Oysa Miller deneyi geçersizliği pek çok noktadan kanıtlanmış
bir göz boyamadan başka birşey değildi.
MİLLER'İN DENEYİ GEÇERSİZ ÇIKIYOR
Neredeyse elli yaşına giren bu deney, birçok yönden
geçersizliği kanıtlandığı halde, bugün hala canlılığın
sözde kendiliğinden oluşumu hakkındaki en büyük kanıt
olarak evrimci literatürdeki yerini korur. Oysa Miller
deneyi önyargılı ve tek taraflı evrimci mantığıyla değil
de gerçekçi bir gözle değerlendirildiğinde, durumun
evrimciler açısından hiç de o kadar umutlandırıcı olmadığı
görülür. Çünkü hedefini, ilkel dünya koşullarında aminoasitlerin
kendi kendilerine oluşabileceklerini kanıtlamak olarak
gösteren deney, birçok yönden bu hedefle tutarsızlık
göstermektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Miller deneyinde, "soğuk tuzak" (cold
trap) isimli bir mekanizma kullanarak aminoasitleri
oluştukları anda ortamdan izole etmişti. Çünkü aksi
takdirde, aminoasitleri oluşturan ortamın koşulları,
bu molekülleri oluşmalarından hemen sonra imha ederdi.
Halbuki ultraviyole, yıldırımlar, çeşitli kimyasallar,
yüksek oksijen miktarı vs. gibi unsurları içeren ilkel
dünya koşullarında, bu çeşit bilinçli düzeneklerin varolduğunu
düşünmek bile anlamsızdır. Bu mekanizma olmadan, herhangi
bir çeşit aminoasit elde edilse bile bu moleküller aynı
ortamda hemen parçalanacaklardır. Kimyager Richard Bliss
bu çelişkiyi şöyle izah ediyor:
Miller'ın aletlerinin can alıcı kısmı olan "soğuk
tuzak", kimyasal tepkimelerden biçimlenmiş ürünleri
toplama ödevi görüyordu. Gerçekten bu soğuk tuzak olmadan,
kimyasal ürünler elektrik kaynağı tarafından tahrip
edilmiş olacaktı.4
Evrim hakkındaki eleştirel çalışmalarıyla tanınan Henry
Morris de, durumu şöyle açıklıyor:
Miller aygıtlarına aminoasitleri oluştuğu anda yakalayacak
bir ilave yaparak onları üretildikleri ortamdan ayırmıştır.
Eğer böyle yapmasaydı aynı atmosferik şartlarda o aminoasitler
hemen parçalanacaklardı. Halbuki Miller'ın bu koruyucusuna
benzeyen bir araç ilkel yeryüzünde yoktu.5
Nitekim Miller, aynı malzemeleri kullandığı halde soğuk
tuzak yerleştirmeden yaptığı daha önceki deneylerde
tek bir aminoasit bile elde edememişti.
2- Miller'ın deneyinde canlandırmaya çalıştığı ilkel
atmosfer ortamı gerçekçi değildi. Bu gerçeği, 1980'li
yılların ortalarına doğru konuyla ilgilenen bazı jeologlar
ortaya çıkardılar. Buna göre, Miller yapay ortamında
olması gereken azot ve karbondioksidi göz ardı ediyor,
bunların yerine metan ve amonyak kullanmayı tercih ediyordu.
Peki evrimciler neden ilkel atmosferde ağırlıklı olarak
metan (CH4, amonyak (NH3) ve su
buharının (H2O) bulunduğu konusunda ısrar
etmişlerdi? Cevap basitti: Amonyak olmadan, bir amino
asidin sentezlenmesi imkansızdı. Kevin M. Kean, Discover
dergisinde yayınladığı makalede bu durumu şöyle anlatıyor:
Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak
karıştırarak kopya ettiler. Onlara göre dünya, metal,
kaya ve buzun homojen bir karışımıydı. Oysa son çalışmalarda
o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel
ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır.
Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot
(N2), karbondioksit (CO2) ve su
buharından (H2O) oluşması gerekir. Oysa bunlar
organik moleküllerin oluşması için amonyak ve metan
kadar uygun değildirler.6
Philip Abelson da metan/amonyak modelinin geçersiz
olduğunu şöyle vurgular:
Metan ve amonyak gazlarını içeren bir ilkel atmosfer
hipotezinin sağlam temellerden yoksun olduğu ortaya
çıktı ve gerçekten de çürütüldü. Artık jeologlar bir
başka alternatif görüş benimsediler. Atmosfer ve okyanuslar,
volkanlardan çıkan gazlardan oluşmuşlardı.7
Sonuç olarak, ilkel dünya atmosferinin Miller'ın tahmin
ettiğinden çok daha farklı gazlardan meydana geldiği
ortaya çıkmıştı.
Peki bu gazlar kullanılarak yapılacak deneylerde aminoasit
elde edebilmek mümkün müydü? Amerikalı bilimadamları
J. P. Ferris ve C. T. Chen'in araştırmaları bu soruya
gerekli yanıtı verdi. Ferris ve Chen karbondioksit,
hidrojen, azot ve su buharından oluşan bir atmosfer
ortamında Stanley Miller'ın deneyini tekrarladılar.
Ve bu gaz karışımıyla bir tek molekül aminoasit bile
elde edemediler.8
Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'ın kendisi
de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını
itiraf etti.9
3- Miller'ın deneyini geçersiz kılan bir diğer önemli
nokta da, aminoasitlerin oluştuğu öne sürülen dönemde,
atmosferde aminoasitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta
oksijen bulunmasıydı. Bu gerçek, yapılan jeolojik incelemelerde
bulunan ve yaşları 3.5 milyar yıl olarak hesaplanan
dünyanın en eski taşlarından anlaşıldı. Taşlarda, okside
olmuş demir ve uranyum birikintileri vardı.
Oksijen miktarının, bu dönemde evrimcilerin iddia ettiğinin
çok üstünde olduğunu gösteren başka bulgular da vardır.
Yapılan çalışmalar, güneşin o dönemde evrimcilerin tahminlerinden
10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını yaydığını göstermiştir.
Bu ışınların, ilkel atmosferdeki su buharını ve karbondioksiti
(fotodissosiasyon yoluyla) ayrıştırarak oksijen açığa
çıkarmaları ise kaçınılmazdır. Bu da ilkel atmosferdeki
oksijen miktarının gözardı edilemez miktarlarda olduğu
anlamına gelmektedir. Charles Davidson'ın hesaplarına
göre ilkel atmosferde en az 200 milyar ton oksijen bulunmalıdır.10
Bu miktardaki oksijen ise aminoasitlerin oluşmasına
kesin olarak engel olacaktır.11
Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller
deneyini tamamen geçersiz kılar. Eğer deneyde oksijen
kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak
ise azot ve suya dönüşecekti.
Diğer taraftan, henüz ozon tabakası varolmadığından
çok yoğun miktarlardaki ultraviyole ışınlarına karşı
korumasız olan dünya üzerinde herhangi bir organik molekülün
yaşayamayacağı da açıktır.
4- Miller deneyinin sonucunda sadece canlılık için
gerekli olan aminoasitler elde edilmemiş, bunlardan
çok daha fazla miktarda canlıların yapı ve fonksiyonlarını
bozucu özelliklere sahip organik asitler de oluşmuştu.
Aminoasitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal maddelerle
aynı ortamda bırakılmaları halinde ise, bunlarla kimyasal
reaksiyona girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere
dönüşmeleri kaçınılmazdı.
Ayrıca deney sonucunda ortaya bol miktarda dextro aminoasit
çıkmıştı. Bu aminoasitlerin varlığı, evrimi kendi mantığı
içinde bile çürütüyordu. Çünkü dextro-aminoasitler canlı
yapısında kullanılamayan aminoasitlerdi. Amerikalı biyologlar
Richard B. Bliss ve Gray E. Parker bu noktayı şöyle
açıklarlar:
Miller deneyinde sadece hayat için gerekli molekülleri
(levo aminoasitler) elde etmekle kalmamış, aynı anda
evrime müdahale eden dextro aminoasitlerden oluşmuş
uzun bir zincir de elde etmişti.12
Sonuç olarak Miller'ın deneyindeki aminoasitlerin oluştuğu
ortam canlılık için elverişli değil, aksine ortaya çıkacak
işe yarar molekülleri parçalayıcı, yakıcı bir asit karışımı
niteliğindeydi.
Tüm bunların gösterdiği tek bir somut gerçek vardır:
Miller deneyinin, canlılığın ilkel dünya şartlarında
tesadüfen meydana gelebileceğini kanıtlamak gibi bir
iddiası olamaz. Olay, aminoasit sentezlemeye yönelik
bilinçli ve kontrollü bir laboratuar deneyinden başka
birşey değildir. Kullanılan gazların cinsleri ve karışım
oranları aminoasitlerin oluşabilmesi için en ideal ölçülerde
belirlenmiştir. Ortama verilen enerji miktarı, ne eksik
ne fazla, tamamen istenen reaksiyonların gerçekleşmesini
sağlayacak biçimde titizlikle ayarlanmıştır. Deney aygıtı,
ilkel dünya koşullarında mevcut olabilecek hiçbir zararlı,
tahrip edici ya da aminoasit oluşumunu engelleyici unsuru
barındırmayacak ve içeri sızmasını önleyecek biçimde
izole edilmiştir. Aminoasitlerin yapısında bulunan üç-beş
elementten başka ilkel dünyada mevcut olan ve reaksiyonların
seyrini değiştirecek hiçbir element, mineral ya da bileşik
deney tüpüne konulmamıştır. Oksidasyon sebebiyle aminoasitlerin
varlığına imkan vermeyecek oksijen bunlardan yalnızca
birisidir. Kaldı ki hazırlanan ideal laboratuar koşullarında
bile, oluşan aminoasitlerin aynı ortamda parçalanmadan
varlıklarını sürdürebilmeleri mümkün değildir. Ancak
bu sorun da aminoasitleri oluştukları anda ortamdan
ayıracak bir başka yapay düzenekle (cold trap) halledilmiştir.
Aslında bu deneyle evrimciler, bir anlamda evrimi kendi
elleriyle çürütmüşlerdir. Çünkü deney, aminoasitlerin
tesadüfen değil, ancak bütün koşulları özel olarak ayarlanmış
kontrollü bir laboratuar ortamında, bilinçli müdahaleler
sonucunda elde edilebileceğini gözler önüne sermiştir.
Yani canlılığı ortaya çıkaran güç, bilinçsiz tesadüfler
değil, ancak yaratılış olabilir. Bu nedenle de canlılığin
her aşaması, bizlere Allah'ın varlığını ve gücünü kanıtlayan
bir delil niteliğindedir.
İLKEL DÜNYA ORTAMI VE PROTEİNLER
Daha önce saydığımız bütün tutarsızlıklarına rağmen
evrimciler, aminoasitlerin ilkel dünya ortamında kendi
kendilerine nasıl oluşabildikleri sorununu, Miller deneyi
ile geçiştirmeye çalışırlar. Bu uydurma deneyle, bugün
bile, bu sorunun çoktan çözülmüş olduğu gibi bir izlenim
vererek insanları yanıltmaya devam etmektedirler.
Ancak canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama çabasının
ikinci aşamasında, evrimcileri, aminoasitlerin oluşumuyla
kıyaslanmayacak derecede büyük bir problem beklemektedir:
"Proteinler". Yani yüzlerce farklı aminoasitin
belirli bir sıra içinde birbirlerine eklenerek oluşturdukları
canlılığın yapıtaşları.
Proteinlerin doğal şartlarda tesadüfen oluştuklarını
öne sürmek, aminoasitlerin tesadüfen oluştuklarını öne
sürmekten çok daha akıl ve mantık dışı bir iddiadır.
Aminoasitlerin, proteinleri oluşturmak üzere uygun dizilimlerde
tesadüfen birleşebilmelerinin matematiksel imkansızlığını
az önce olasılık hesapları ile inceledik. Şimdi ise
protein oluşumunun kimyasal olarak da ilkel dünya koşullarında
mümkün olmadığını göreceğiz.
LE CHâTELİER PRENSİBİ
Aminoasitler protein oluşturmak üzere kimyasal olarak
birleşirken, aralarında "peptid bağı" denilen
özel bir bağ kurarlar. Bu bağ kurulurken bir su molekülü
açığa çıkar.
Bu durum, ilkel hayatın denizlerde ortaya çıktığını
öne süren evrimci açıklamayı kesinlikle çürütmektedir.
Çünkü, kimyada "Le Châtelier" kanunu olarak
bilinen kanuna göre, açığa su çıkaran bir reaksiyonun
(kondansasyon reaksiyonu) su içeren bir ortamda sonuçlanması
mümkün değildir. Sulu bir ortamda bu çeşit bir reaksiyonun
gerçekleşebilmesi, kimyasal reaksiyonlar içinde "oluşma
ihtimali en düşük olanı" olarak nitelendirilir.
Dolayısıyla, evrimcilerin hayatın başladığı ve aminoasitlerin
oluştuğu yerler olarak belirttikleri okyanuslar, aminoasitlerin,
bir sonraki aşamada, birleşerek proteinleri oluşturması
için kesinlikle uygun olmayan ortamlardır. Richard E.
Dickinson Scientific American'da şöyle yazar:
Eğer protein ve nükleik asit polimerleri öncül monomerlerden
oluşacaksa polimer zincirine her bir monomer bağlanışında
bir molekül su atılması şarttır. Bu durumda suyun varlığının
polimer oluşturmanın aksine ortamdaki polimerleri parçalama
yönünde etkili olması gerçeği karşısında, sulu bir ortamda
polimerleşmenin nasıl yürüyebildiğini tahmin etmek güçtür.13
Öte yandan, evrimcilerin bu gerçek karşısında ağız
değiştirip, ilkel hayatın karalarda oluştuğunu öne sürmeleri
de imkansızdır. Çünkü ilkel atmosferde oluştukları varsayılan
aminoasitleri ultraviyole ışınlarından koruyacak yegane
ortam denizler ve okyanuslardır. Karada ultraviyole
yüzünden parçalanırlar. Le Châtelier prensibi ise denizlerdeki
oluşum iddiasını çürütmektedir. Bu da evrim açısından
bir başka çıkmazdır.
FOX'UN DENEYİ
Üstte açıkladığımız çıkmazla yüz yüze kalan evrimci
araştırmacılar, tüm teorilerini çürüten bu "su
sorunu" üzerine olmadık senaryolar üretmeye başladılar.
Sydney Fox bu araştırmacıların en tanınmışlarından biriydi.
Fox, su sorununu çözmek için şöyle bir teori ortaya
attı: Ona göre, ilk aminoasitler, ilkel okyanusta oluştuktan
hemen sonra bir volkanın yanındaki kayalıklara sürüklenmiş
olmalıydılar. Kayalıkların üzerindeki aminoasitleri
içeren bu karışımın içerdiği su, ısının kaynama derecesinin
üzerine çıkmasıyla buharlaşmış olmalıydı. Böylece "kuruyan"
aminoasitler, proteinleri oluşturmak üzere birleşebilirlerdi.
Fakat bu "çetrefilli" çıkış yolu da pek kimse
tarafından benimsenmedi. Çünkü aminoasitler, Fox'un
öne sürdüğü türden bir ısıya karşı dayanıklılık gösteremezlerdi:
Yapılan araştırmalar aminoasitlerin yüksek ısıda hemen
tahrip olduklarını ortaya koyuyordu.
Ancak Fox yılmadı. Laboratuarda, "çok özel koşullarda",
saflaştırılmış aminoasitleri kuru ortamda ısıtarak birleştirdi.
Aminoasitler birleştirilmiş ancak proteinler yine elde
edilememişti. Elde ettikleri, birbirine rasgele bağlanmış
basit ve düzensiz aminoasit halkalarıydı ve herhangi
bir canlı proteinine benzemekten çok uzaktı. Richard
B. Bliss ve Gray E. Parker, Fox'un deneyini şöyle tarif
ediyorlardı:
Sydney Fox saf kuru aminoasitleri 150-180 0C'de
4-6 saat ısıtarak proteine benzer moleküller elde etti.
Düşüncesi, ilkel dünyada da aynı olayın volkanların
yakınlarında gerçekleşmiş olabileceği idi.
Bu durumda şu soruların cevaplanması gerekir:
1- Eski dünyada saf kuru aminoasitler nasıl birikebilir?
2- Eğer Fox aminoasitleri bu sıcaklıkta daha fazla
bıraksaydı ne olurdu?
3- Eğer aminoasitler çok su püskürten volkanların yanında
bırakılsaydı ne olurdu?
4- Fox neden deneylerine Miller'ın elde ettiği ikinci
kademe moleküllerle değil, saf, kuru aminoasitlerle
başladı?
Miller deneyinde sadece hayat için gerekli molekülleri
(Levo aminoasitler) elde etmekle kalmamış, aynı anda
evrime müdahale eden dextro aminoasitlerden oluşmuş
uzun bir zincir elde etmişti. Sonraki hiçbir bilim adamı
kimyasal evrimin gelecek basamağı için Miller'ın aletlerindeki
molekül karışımını kullanmadı.14
Burada son madde üzerinde özellikle durmakta yarar
var. Moleküler evrimin temeli sayılan Miller deneyinin,
geçersizliği ispat edildikten sonra bile gündemden indirilmediğini
belirtmiştik. Fakat daha sonraki araştırmacılar, Miller'ın
deneyinde ortaya çıkan işe yaramaz ürünleri değil, sonuç
elde etmek için gerekli aminoasitleri kullandılar. Evrimciler
tarafından kabul görmüş sayılan Miller deneyinin ürünleri,
hiçbir evrimci tarafından kullanılmadı. Evrimin ikinci
halkasının ispatı olarak gösterilen Fox deneyinde evrimin
birinci halkası sayılan Miller deneyi gözardı edildi.
İkinci aşaması, birincisini kabullenmeyen bir teori
vardı ortada...
Fox'un sözkonusu deneyleri evrimci çevrelerde bile
pek olumlu karşılanmadı. Zira Fox'un elde ettiği anlamsız
aminoasit zincirlerinin (proteinoidlerin) doğal koşullarda
oluşmayacağı çok açıktı. Dahası, canlıların yapıtaşları
olan proteinler hala elde edilememişti. Proteinlerin
kökeni problemi başlangıçta olduğu gibi hala ayaktaydı.
1970'li yılların popüler bilim dergisi Chemical Engineering
News'da yayınlanan bir makalede Fox'un gerçekleştirdiği
deney hakkında şöyle deniyordu:
Sydney Fox ve diğer araştırmacılar, çok özel ısıtma
teknikleri kullanarak, dünyanın ilk devirlerinde hiç
varolmamış şartlarda aminoasitleri "proteinoidler"
adı verilen bir şekilde, birbirine bağlamayı başarmışlardır.
Bununla beraber bunlar, canlılarda bulunan çok düzenli
proteinlere hiç benzememektedir. Bunlar, hiçbir işe
yaramayan, düzensiz lekelerden başka birşey değildirler.
İlk devrelerde bu moleküller eğer gerçekten meydana
gelmişlerse bile, bunların parçalanmamaları mümkün değildir.15
Gerçekten de Fox'un elde ettiği "proteinoidler"
gerçek proteinlerden yapı ve işlev olarak tamamen uzaktır.
Bir canlı proteininde aminoasitler, belirli çeşit, miktar,
dizilim ve üç boyutlu yapıda birleştikleri için bir
anlam ve işlev kazanırlar. Ortalama 400 ile 1000 arasında
aminoasitten meydana gelen tek bir protein molekülü,
üç boyutlu biçimine ve içerdiği aminoasitlerin sayı,
çeşit ve dizilişlerine bağlı olarak tek bir hücre içerisindeki
diğer binlerce protein molekülüyle beraber değişik fonksiyonlar
yerine getirir.
Ancak Fox'un ürettiği dairesel biçimdeki ilkel ve düzensiz
moleküllerden ibaret olan proteinoidler, bilinçli bir
dizayna sahip olmadıklarından hiçbir işe yaramıyorlardı.
Proteinlerle aralarında, karmaşık bir teknolojik cihazla,
işlenmemiş bir metal yığını kadar fark vardı.
Dahası, bu düzensiz aminoasit yığınlarının bile ilkel
atmosferde yaşama şansı yoktu. Dünyanın o günkü şartlarında
yeryüzüne ulaşan yoğun ultraviyole ışınları ve kontrolsüz
doğa koşullarının doğurduğu zararlı tahrip edici fiziksel
ve kimyasal etkenler, bu proteinoidlerin dahi varlıklarını
sürdürmelerine imkan vermeden parçalanmalarına neden
olacaktı. Aminoasitlerin ultraviyole ışınlarının ulaşamayacağı
şekilde suyun altında bulunmaları ise, Le Châtelier
prensibi nedeniyle, söz konusu değildi.
Bu veriler ışığında bilim adamları arasında, proteinoidlerin
hayatın başlangıcını oluşturan moleküller oldukları
fikri giderek etkisini kaybetti.
MUCİZE MOLEKÜL DNA
Moleküler düzeyde buraya kadar incelediklerimizin gösterdiği
gibi, aminoasitlerin oluşumu evrimciler tarafından hiçbir
şekilde aydınlatılamamıştır. Proteinlerin oluşumu ise
başlı başına bir muammadır. Üstelik, sorun yalnızca
aminoasit ve proteinlerle sınırlı kalmaz: Bunlar sadece
bir başlangıçtır. Bunların da ötesinde asıl olarak,
hücre denen mükemmel varlık evrimciler açısından dev
bir çıkmaz oluşturur. Çünkü hücre yalnızca amino asit
yapılı proteinlerden oluşmuş bir yığın değildir. Yüzlerce
gelişmiş sistemi bulunan, insanoğlunun halen tüm sırlarını
çözemediği karmaşıklıkta bir canlı bütündür. Oysa az
önce dediğimiz gibi, evrimciler, değil bu sistemlerin,
hücrenin yapıtaşlarının bile nasıl meydana geldiklerini
açıklayamamaktadırlar.
Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama gayretindeki
evrim teorisi hücrenin yapısının en temelindeki bu moleküllerin
varlığına bile tutarlı bir izah getirememişken genetik
bilimindeki ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA
ve RNA keşfi, teori için yepyeni çıkmazlar oluşturdu.
1955 yılında James Watson ve Francis Crick adlarındaki
iki bilim adamının DNA hakkında yaptıkları çalışmalar,
biyolojide yepyeni bir çığır açtı. Birçok bilim adamı,
genetik konusuna yöneldi. Yıllar süren araştırmalar
sonucunda bugün, DNA'nın yapısı büyük ölçüde aydınlandı.
Burada DNA'nın yapısı ve işlevi hakkında çok temel
birkaç bilgi vermek yerinde olur:
Vücuttaki 100 trilyon hücrenin herbirinin çekirdeğinde
bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir
yapı planını içerir. Bir insana ait bütün özelliklerin
bilgisi, dış görünümden iç organlarının yapılarına kadar
DNA'nın içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır.
DNA'daki bilgi, bu molekülü oluşturan dört özel molekülün
diziliş sırası ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz)
adı verilen bu moleküller, isimlerinin baş harfleri
olan A, T, G, C ile ifade edilirler. İnsanlar arasındaki
tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları
arasındaki farktan doğar. Bir DNA molekülünde yaklaşık
olarak 3.5 milyar nükleotid, yani 3.5 milyar harf bulunur.
Bir organa ya da bir proteine ait olan DNA üzerindeki
bilgiler, gen adı verilen özel bölümlerde yer alır.
Örneğin göze ait bilgiler bir dizi özel gende, kalbe
ait bilgiler bir dizi başka gende bulunur. Hücredeki
protein üretimi de bu genlerdeki bilgiler kullanılarak
yapılır. Proteinlerin yapısını oluşturan aminoasitler,
DNA'da yer alan üç nükleotidin arka arkaya sıralanmasıyla
ifade edilmiştir.
Vücudumuzdaki organların herbiri farklı sayıda gen
tarafından kontrol edilir. Örneğin; deri 2559, beyin
29930, göz 1794, tükürük bezi 186, kalp 6216, göğüs
4001, akciğer 11581, karaciğer 2309, bağırsak 3838,
iskelet kası 1911 ve kan hücreleri 22092 gen tarafından
kontrol edilmektedir.
DNA'daki harflerin diziliş sırası insanın yapısını
en ince ayrıntılara dek belirler. Boy, göz, saç ve cilt
rengi gibi özelliklerin yanısıra, vücuttaki 206 kemiğin,
600 kasın, 10,000 işitme siniri ağının, 2 milyon optik
sinir ağının, 100 milyar sinir hücresinin, 130 milyar
metre uzunluğundaki damarların ve 100 trilyon hücrenin
planları tek bir hücrenin DNA'sında mevcuttur.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir
geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama
hatası, o geni tamamen işe yaramaz hale getirecektir.
İnsan vücudunda 200 bin gen bulunduğu düşünülürse, bu
genleri oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamada
tesadüfen oluşabilmelerinin imkansızlığı daha iyi anlaşılır.
Evrimci bir biyolog olan Salisbury bu imkansızlıkla
ilgili olarak şunları söyler:
Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300
amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde
ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde
dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik
bir dizi, 41000 farklı şekilde olabilecektir.
Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise,
aklın kavrama sınırının çok ötesindedir.16
41000'de bir, "küçük bir logaritma
hesabı" sonucunda, 10620'de bir anlamına
gelir. Bu sayı 10'un yanına 620 sıfır eklenmesiyle elde
edilir. 10'un yanında 11 tane sıfır 1 trilyonu ifade
ederken, 620 tane sıfırlı bir rakam gerçekten de kavranması
mümkün olmayan bir sayıdır.
Prof. Dr. Ali Demirsoy da bu konuda şu itirafı yapmak
zorunda kalır:
Esasında bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA)
oluşma şansı tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır.
Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma şansı
astronomik denecek kadar azdır.17
Bütün bu imkansızlıkların yanısıra, DNA çok zor reaksiyona
giren bir yapıya sahiptir. Çünkü DNA, çift zincirden
oluşmuş sıkı bir helezon şeklindedir. Bu bakımdan da
canlılığın temeli olması düşünülemez.
Dahası, DNA, yalnız protein yapısındaki bir takım enzimlerin
yardımı ile eşlenebilirken, bu enzimlerin sentezi de
ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Her
ikisi de birbirine bağımlı olduğundan, eşlemenin meydana
gelebilmesi için ikisinin de aynı anda mevcut olmaları
gerekir. Ya da ikisinden birinin daha önce "yaratılmış"
olması zorunludur. Amerikalı mikrobiyolog Homer Jacobson,
bu konuda şöyle der:
İlk canlının ortaya çıktığı zaman, üreme planlarının,
çevreden madde ve enerji sağlamanın, büyüme sırasının
ve bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmaların tamamına
ait emirlerin o anda birarada bulunmaları gerekmektedir.
Bunların hepsinin kombinasyonu ise tesadüfen gerçekleşemez.18
Yukardaki ifadeler 1955 yılında, yani James Watson
ve Francis Crick tarafından DNA'nın yapısının aydınlatılmasından
iki yıl sonra yazılmıştı. Ancak bilimdeki tüm gelişmelere
rağmen, bu sorun evrimciler için çözümsüz kalmaya devam
etmektedir. Özetle, üremede DNA'ya duyulan ihtiyaç,
bu üreme için bazı proteinlerin mevcut olma zorunluluğu
ve bu proteinlerin de DNA'daki bilgilere göre yapılma
mecburiyeti, evrimci tezleri çok somut bir biçimde çürütmektedirler.
Örneğin Alman bilim adamları Junker ve Scherer de kimyasal
evrim için gerekli olan moleküllerin hepsinin sentezinin
ayrı ayrı koşullar gerektirdiği ve kuramsal olarak bile
elde edilme yöntemi birbirinden farklı birçok maddenin
biraraya gelme şansının hiç olmadığını şöyle açıklarlar:
Şimdiye değin kimyasal evrim için gerekli tüm moleküllerin
elde edileceği bir deney bilinmiyor. Dolayısı ile çeşitli
moleküllerin değişik yerlerde çok uygun koşullarda üretilip,
hidroliz ve fotoliz gibi zararlı etmenlere karşı korunup,
yeni bir reaksiyon bölgesine taşınması gerekmektedir.
Burada tesadüften bahsedilemez çünkü böyle bir olayın
kendi kendine gerçekleşme ihtimali yoktur.19
Kısacası evrim teorisi moleküler düzeyde gerçekleştiği
iddia edilen evrimsel oluşumlardan hiçbirini ispatlayabilmiş
değildir. RNA molekülünün nasıl olup da kendine bir
hücre zarı bulduğu, daha sonra hücre organellerini nasıl
ortaya çıkardığı gibi birçok soru cevapsız beklemektedir.
İLKEL ATMOSFER DENEYLERİ BAŞARISIZ
Buraya kadar anlattıklarımızı kısaca özetlersek, ne
amino asitler ne de bunlardan meydana gelen ve canlıların
hücrelerini oluşturan proteinler, "ilkel atmosfer"
ismi verilen ortamlarda hiçbir şekilde üretilememişlerdir.
Dahası, proteinlerin inanılmaz karmaşıklıktaki kimyasal
yapıları, sağ-el, sol-el özellikleri, peptid bağlarının
oluşmasındaki zorluklar gibi faktörler, proteinlerin
gelecekte de bu çeşit deneylerde üretilmelerinin imkansız
olduğunu göstermektedir.
Kaldı ki proteinlerin tesadüfi bir şekilde oluştukları
bir an için farzedilse bile bu hiçbirşey ifade etmez,
zira proteinler tek başlarına hiçbir anlam ifade etmezler.
Çünkü proteinler kendilerini çoğaltamazlar. Ancak DNA
ve RNA moleküllerinde şifrelenmiş bir protein molekülü
için bir seri üretim mümkün olabilir. DNA ve RNA olmadan
bir proteinin çoğaltılması imkansızdır. DNA'da şifreli
olarak kaydedilmiş 20 ayrı çeşit amino asidin belli
bir şekilde sıralanması, vücuttaki herbir proteinin
yapısını belirler. Oysa, önceki bölümlerde de açıkladığımız
gibi, DNA ve RNA'nın rastlantılarla meydana gelmesi
ihtimal dışıdır.
Hayatın başlangıcını araştıran evrimcilerin karşılaştıkları
en önemli sorunlardan biri, işte bütün bu moleküllerin
çoğalmak için birbirleriyle yardımlaşıyor olmasıydı.
DNA, içinde bilgi bulunan bir kitap gibiydi. Proteinler
ise çok önemli işlemler yürütmelerine karşın, DNA'nın
üzerinde yazılı bilgi olmadan üretilemiyorlardı. DNA
olmadan proteinlerin, proteinler olmadan DNA'nın varolması
imkansızdı. Bir protein tesadüfen sentezlenmiş olsa
bile ki böyle bir olayın ne derece imkansız olduğunu
açıklamıştık bu durum, o protein kendisini kopyalayamayacağı
için hiçbirşey ifade etmeyecekti.
Dahası bir an için DNA ve RNA'nın da bir şekilde oluştuğunu
farzetsek bile, bunların protein sentezlemeleri için
ancak hücre gibi son derece kompleks ve özelleşmiş bir
ortam gereklidir. Hücrenin de yine, DNA, RNA, proteinlerden
oluşmuş organeller, enzimler ve son derece karmaşık
işlemler barındıran bir yapı olduğu düşünülürse olay
bir kısır döngüye girmektedir: hücre olmadan DNA protein
üretemez, DNA olmazsa protein çoğalamaz, proteinler
olmazsa hücre diye birşey söz konusu olamaz...
İşte bu ve benzeri faktörlerin yavaş ve uzun süren
bir dönemin sonunda bilim çevreleri tarafından kabullenilmesi
sonucunda proteinlerin hayatın başlangıcı olduğuna dair
teoriler geçerliliklerini kaybettiler. 1950'li yıllarda
ilkel atmosfer deneyleriyle başlayan bu "protein
deneyleri" dönemi, böylece birkaç on yıl geçmeden
sona erdi. Artık çok az kişi, proteinlerin yeryüzünde
kendiliğinden oluşabileceğine ve bu proteinlerin de
hayatın başlangıcına kaynaklık edebileceğine inanıyordu.
Proteinlerin elde edilmesindeki imkansızlık, evrimcileri
hayatın başlangıcını açıklamaya çalışan yeni teoriler
üretmeye itmişti. Bunlardan evrimciler arasında en çok
kabul göreni ise "RNA dünyası" modeliydi.
RNA DENEYLERİ DÖNEMİ
1986 yılında Harvard'lı kimyacı Walter Gilbert ilk
defa "RNA dünyası" terimini ortaya attı. Gilbert
bu terimi şöyle açıklıyordu: "RNA molekülleri ve
birtakım yardımcı faktörler, ilk hücresel oluşumları
yerine getirebilecek yeterli enzim grubunu oluşturabilirler."
Böylece Gilbert RNA'nın canlılığın başlangıcında temel
etken olduğu düşüncesini geliştirdi.
RNA deneyleri dönemini incelemeden önce, RNA ve bunun
hücre içindeki görevleri hakkında bazı bilgiler elde
edinmemiz gerekir.
RNA, hücrede genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülüne
benzer. Ancak tek bir farkla; DNA çift sarmal bir yapıya
sahipken RNA molekülü tek bir zincire sahiptir. RNA'nın
bu yapısı, hücre içindeki belli faaliyetleri yerine
getirebilmesi açısından önemlidir. Canlı hücrelerinde
RNA molekülü, protein sentezi sırasında DNA molekülüne
yardım eder.
Evrimcileri RNA molekülünün hayatın başlangıcı olabileceğini
düşünmeye iten nokta, canlılardaki RNA molekülünün kendi
kendini kopyalama yeteneğine sahip olmasıydı. RNA molekülü,
hücre içi faaliyetleri sırasında sadece kendi üzerindeki
bilgiyi kullanarak kendisini kopyalayabiliyordu. 80'li
yılların ortalarında RNA molekülünün "katalizör"
ismi verilen bu özelliğinin keşfedilmesi, evrimcileri
tekrar heyecanlandırdı. Proteinlerin aksine RNA molekülünün
kendisini kopyalama yeteneğine sahip olması, bu molekülün
canlılığın başlangıcı olabileceği fikrini doğurdu.
Hayal güçleri kuvvetli bilim adamları hemen bir senaryo
yazmakta gecikmediler. Senaryoya göre bundan milyarlarca
yıl önce, kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü
atmosfer şartlarının etkisiyle tesadüfen kendiliğinden
oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle
birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra
bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş
ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı. Mutasyonlar
ve Darwinist doğal seleksiyon mekanizması da, uzun süreler
sonunda bu ilkel hücrenin daha gelişmiş bir hücreye
dönüşmesine yardım etmişti.
En "saygın" evrimci bilim adamlarının hayatın
başlangıcı sorununa böylesine bir çözüm önerisi ortaya
atmaları, birçok kişinin yüzünde ancak bir tebessüm
ifadesinin ortaya çıkmasını sağlamıştı. Hayal etmesi
bile güç olan bu teori, hayatın başlangıcına açıklama
getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüştü. Pekçok içinden
çıkılmaz soru belirmişti: RNA kendisini kopyalarken
kullanacağı yeni nükleotidleri nereden bulmuştu? Normalde
hücrede son derece özel koşullar altında meydana gelen
böyle bir kopyalanma işlemi, ilkel dünya şartlarında
nasıl gerçekleşebilmişti? Tüm bu sorular cevapsız bırakılıyordu.
80 li yılların sonunda "RNA dünyası" deneylerinin
tarihsel bir değerlendirmesini yapan tanınmış kimyager
Klaus Dose şu yorumu yapıyordu:
Hayatın kökleri üzerindeki 30 yıllık kimya ve moleküler
evrim araştırmaları, problemin çözümünden çok, durumun
ciddiyetini anlamamıza yolaçtı. Şu andaki teoriler ve
deneylerin hepsi ya başarısızlıkla sonuçlanıyor ya da
görmek istemediklerimizi ortaya çıkarıyor.20
Canlılardaki RNA molekülünün kendisini kopyaladığını
gören bilim adamları, hemen aynı şeyin ilkel atmosfer
ortamında da gerçekleşip gerçekleşmeyecegini denemek
istediler. Tekrar Miller'in protein elde etmek için
yapmış olduğu deneyler tekrarlanmaya başlandı, ancak
bu seferki amaç, protein elde etmek değil, kendi kendini
kopyalayabilen bir RNA molekülü elde etmekti. Böylece
belki de canlılığın kendiliğinden yeryüzünde ortaya
çıkabileceği gösterilmiş olacaktı.
Ancak bu kez evrimciler, ilkel atmosfer ortamını tekrar
canlandırmak yerine direkt olarak laboratuvarlarda bu
işlemi gerçekleştirmeyi denediler. Çünkü hiç kimse Miller'in
yapmış olduğu gibi bir deneyin benzerinin sonucunda
RNA'nın veya bunu oluşturan moleküllerin ortaya çıkabileceğini
ummuyordu! Zira canlılarda bulunan RNA molekülü, bir
proteinle bile kıyaslanamayacak derecede özelleşmiş
bir yapıydı...
Sonunda kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü üretmek
üzere batılı evrimci bilim adamlarının laboratuvarlarında
hummalı bir çalışma başlatıldı. Uzunca bir süre kontrollü
ortamlarda, deney tüpleri, ölçüm cihazları ve teknik
aletlerin yardımıyla RNA molekülleri üzerinde çalışmalar
yapılmaya başlandı. Ancak çalışmalar devam ettikçe araştırmacılar
umutlarını gittikçe kaybediyorlardı; tüm çabalara rağmen
laboratuvar ortamında kendisini kopyalayabilen tek bir
RNA molekülü bile elde edilememişti.
RNA deneyleri sonunda gelinen en son nokta, RNA yı
oluşturan "nükleotid" isimli parçaların elde
edilmesi olmuştu. Ancak, bunların elde edilmesi de laboratuarlarda
herhangi bir kimyasal madde elde edilmesinden farksızdı.
Yani uygun şartlar (sıcaklık, basınç, kontrol sistemleri,
katalizörler) ve uygun hammaddeler kullanıldığında diğer
pekçok kimyasal bileşik gibi nükleotidler de laboratuvarlarda
sentezlenebiliyordu. Bu deneylerin, ilkel atmosfer ortamında
nükleotidlerin tesadüfler sonucu oluştuğunu kanıtlama
gibi bir anlamı yoktu. Karmaşık bir formüle ve yüksek
bir maliyete sahip bir kanser ilacının biyokimya laboratuvarlarında
üretilmesinin onun doğada ya da ilkel dünya şartlarında
kendiliğinden oluşabileceğini göstermemesi gibi... Fakat
bu bile evrimcileri sanki teorilerini ispatlayan birşeyler
bulmuş gibi boş bir sevince sürüklemeye yeterliydi.
RNA'lı deneyler dönemi daha nükleotidler aşamasında
noktalanmıştı. Çünkü asıl aşamayı, yani "üretilmiş"
nükleotidleri, kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülünü
oluşturacak şekilde birleştirmeyi kimse başaramamıştı.
Fransız araştırmacı Paul Auger bu durumu şöyle izah
etmekteydi:
Rastgele kimyasal olaylar vasıtasıyla nükleotidler
gibi karmaşık moleküllerin ortaya çıkışı konusunda bence
iki aşamayı net bir biçimde birbirinden ayırmamız gerekir;
tek tek nükleotidlerin üretilmesi ki bu belki mümkün
olabilir ve bunların çok özel seriler halinde birbirine
bağlanması. İşte bu ikincisi, olanaksızdır.21
Böylece evrimcilerin değil ilkel atmosfer ortamında,
kendiliğinden oluşan şartlar altında, laboratuvar ortamında
bile RNA molekülünü oluşturma çabaları hiçbir sonuç
vermedi. Evrimcilerin RNA molekülü üzerine kumuş oldukları
tüm senaryo, başarısız deneyler sonucuna yıkılmıştı.
Buraya kadar anlatmış olduğumuz çalışmaların aslında
sadece tek bir amacı vardır: Canlılığın cansızlıktan
ortaya çıkabileceğini göstermek. Ama hiçbir şekilde
bu amaç gerçekleştirilememiştir. Evrimciler değil binlerce
proteinden oluşan bir hücreyi elde etmek, tek bir proteini,
tek bir kendini kopyalayabilen RNA molekülünü bile elde
edememişlerdir. Evrim teorisinin bu başarısızlıkları,
canlılığın kesinlikle kimyasal süreçler sonucunda kendiliğinden
ortaya çıkamayacağını ispatlamakta ve canlılığın ancak
Allah'ın yaratmasıyla ortaya çıktığını göstermektedir.
Evrimcilerin görmek istemedikleri bu gerçek, bilimsel
bulguların daima Yaratıcı'yı göstermesi sorucunda daima
karşılarına çıkmaktadır.
Nature Dergisinde yazdığı bir yazıda Sir Fred Hoyle
şöyle demektedir:
Canlılığın cansız maddelerden oluşma olasılığı 1 ve
onun yanında 40.000 sıfırdır... Bu ise hem Darwin'i
hem de onun Evrim teorisini gömmeye yetecek büyüklükte
bir sayıdır. "İlkel çorba" ne Dünya'da ne
de bir başka gezegende asla varolmamıştır. Canlığın
başlangıcı kesinlikle tesadüflere bağlı değildir, bu
sebeple bu ancak bilinçli ve mükemmel bir yaratmanın
sonucu olmalıdır. 22
Charles B. Taxton ise Mystery of Life's Origin de şu
yorumu yapmaktadır:
...Uzak bir galaksiden gelen bir radyo sinyali olsak,
herkes bunun orada zeki varlıkların bulunduğunun bir
kanıtı olduğunu bilir. Peki, Öyleyse DNA daki mesaj
da acaba benzer bir delil değil midir?23
EVRİMCİLERDEN İTİRAFLAR
Evrimin aslında "ispatlanmış bir gerçek"
değil, ispatlanmaya çalışılan bir inanç olduğunun en
büyük delili, önde gelen evrimci bilim adamlarının yaptıkları
itiraflardır. Hücre içindeki benzersiz enzim sistemleri,
protein ve DNA'nın üstün yapısı, bu itirafların odaklandığı
noktalardan birkaçıdır.
Evrim alanındaki en geçerli kaynaklardan biri olarak
kabul edilen Am Anfang War der Wasserstoff (Başlangıçta
Hidrojen Vardı) adlı ve Türkçe'ye Dinozorların Sessiz
Gecesi adıyla çevrilen kitabın yazarı Hoimar von Dithfurt,
bu itirafçılardan biridir. Dithfurt, solunum sistemini
oluşturan enzimlerin varlığını açıklamada evrimin nasıl
çaresiz kaldığını itiraf eder. Ancak bununla birlikte
evrimci bir bilim adamının salt "evrime inandığı
için" böyle bir problemi göz ardı etmek zorunda
olduğunu da belirtir:
Salt rastlantı sonucu ortaya çıkmış böyle bir uyum,
gerçekten de mümkün müdür? Bu, bütün biyolojik evrimin
en temel sorusudur. Bu soruya verilen yanıtlara göre
düşünürler de öbeklere ayrılırlar. Bu soruya "evet
mümkündür" yanıtı vermek, modern doğa bilimine
olan inancı doğrulamak gibi bir şeydir. Biraz kötü bir
niyetle ifade etmek istersek şöyle de diyebiliriz: Modern
doğa biliminden yana olan bir kimse, bu soruya "evet"
yanıtını verme ötesinde bir seçeneğe sahip değildir.
Çünkü doğa olaylarını anlaşılır yollardan açıklamayı
kendisine hedef kılmış, bunları, doğaüstü müdahalenin
yardımına başvurmadan doğruca doğa yasalarına dayanarak
türetmeyi amaçlamıştır. Ama işin burasında, olup biteni
doğa yasalarıyla, dolayısıyla "rastlantı"
ile açıklaması, söz konusu kimsenin köşeye sıkışmışlığının
bir belirtisidir. Çünkü bu durumda zaten rastlantıya
inanmasın da ne yapsın? 24
Ditfurth'un satırları arasında, "ideolojik gereklilik"i
ele veren daha başka bölümler bulmak mümkündür. Bir
yerde şöyle der: "... Bu karmaşık kimyasal tepkimelerin
yeryüzündeki hayatın devamı bakımından vazgeçilmez oluşunu,
bilimsel bir yoldan açıklamak istiyorsak, rastlantı
kategorisine başvurmaktan başka bir çaremiz var mı ki?"
Bir başka paragrafında, "... doğabilimsel anlayışa
bağlı kalarak olayı açıklamak zorunda kalan biyolog..."
25 ifadesini kullanır.
Yani tesadüf imkansızdır, ama bir Yaratıcı'nın varlığını
kabul etmektense, yine de tesadüfe inanmak gerekir!...
İmkansızı kabul etmenin bir yaratıcıyı kabul etmeye
tercih edildiği ortadadır. Evrimciler bu mantıkla, akıl
ve mantığın sınırlarını zorlayacak başka kabuller de
yaparlar. Evrimin Türkiye'deki önde gelen otoritelerinden
Prof. Dr. Ali Demirsoy şöyle yazar:
... Sorunun en can alıcı noktası, mitokondrilerin bu
özelliği nasıl kazandığıdır. Çünkü tek bir bireyin dahi
rastlantı sonucu bu özelliği kazanması aklın alamayacağı
kadar aşırı olasılıkların bir araya toplanmasını gerektirir...
Solunumu sağlayan ve her kademede değişik şekilde katalizör
olarak ödev gören enzimler, mekanizmanın özünü oluşturmaktadır.
Bu enzim dizisini bir hücre ya tam içerir ya da bazılarını
içermesi anlamsızdır. Çünkü enzimlerin bazılarının eksik
olması herhangi bir sonuca götürmez. Burada bilimsel
düşünceye oldukça ters gelmekle beraber daha dogmatik
bir açıklama ve spekülasyon yapmamak için tüm solunum
enzimlerinin bir defada hücre içerisinde ve oksijenle
temas etmeden önce, eksiksiz bulunduğunu ister istemez
kabul etmek zorundayız. Ancak bu enzim dizisinin tümüne
rastlantı sonucu sahip olan bir hücre, serbest oksijenli
atmosfere uyum yapabilecektir.26
Satırlarda ortaya konan mantık yine aynı noktaya işaret
eder: Evrimcilerin amacı, "dogmatik bir açıklama
ve spekülasyon" diye ifade ettikleri şeyi yapmamak,
yani bir Yaratıcı'nın varlığını ne olursa olsun kabul
etmemektir. Buna şartlanmış durumdadırlar ve bu yüzden,
kesinlikle imkansız olan varsayımları kolaylıkla kabul
edebilirler.
Bu imkansız varsayımları mümkün gibi gösterebilmek
için de, çeşitli mantık oyunlarına başvururlar. Harvard
Üniversitesi öğretim görevlilerinden Profesör George
Wald'ın, canlılığı yaratan iradenin "zaman"
olduğu yönündeki açıklaması buna iyi bir örnektir:
Önemli nokta şudur; hayatın orijini, en azından bir
defa vuku bulan olaylar kategorisine girdiğinden, zaman
ondan yanadır. Ancak, biz bu hadiseyi ne kadar ihtimal
dışı saysak da, yeterli zaman içinde mutlak manada en
azından bir defa meydana gelecektir. Planın kahramanı
gerçekte zamandır. Yeterli zaman verilmesiyle "mümkün
olmayan" mümkün olur. Mümkün, "muhtemel"
olur ve muhtemel de "hemen hemen kesin bir hal"
alır. Sadece beklemek yeterlidir. Zamanın bizzat kendisi
mucizeleri meydana getirir.27
Görüldüğü gibi evrimci bilim adamları, gerçekte teorilerini
mucizelerin ellerine teslim etmişlerdir. Açıklanamayan
binlerce nokta, bu "evrimsel mucize" kelimesinin
altında örtbas edilerek, teorinin yaşatılmasına çalışılır.
Ancak mucize, sözlüklerdeki tanımıyla, "insan
aklının ölçülerini aşan, tabiat yasalarının dışına çıkan,
düşünce değil de dini inanca dayanan oluştur."
28 Evrimcilerin,
evrim sürecinin kendisine "mucizeler" atfetmeleri
ise, bu evrim sürecine bilimsel değil, bir tür inançla
bağlı olduklarını gösterir. Bir başka deyişle, bir "evrim
dini"ne inanmaktadırlar ve bu dine sadık kalabilmek
için de her türlü imkansızı onaylamak durumundadırlar.
|