|
ÖNEMLİ BİR AÇIKLAMA
Kitabın ilerleyen bölümlerinde Bosna Savaşı sırasında Müslümanlara zulüm uygulayan Çetnik çetelerinin birtakım ateist Siyonistler tarafından silah ve para yardımıyla desteklenmesi ele alınmış, Bosnalı Müslümanlar aleyhinde kurulan ittifakların içyüzü hakkında bilgi verilmiştir. Ancak bu bilgileri okurken akılda tutulması gereken çok önemli bir husus vardır, o da bazı ateist Siyonistlerin faaliyetlerinden ve eylemlerinden tüm İsrail halkının ya da Musevilerin sorumlu tutulmasının, bu nedenle onlara karşı bir öfke ve kızgınlık beslenmesinin hiçbir şekilde makul olmadığıdır.
Radikal, ateist Siyonist ideolojinin etkisi altında kalan bazı kimseler zaman zaman İsrail derin devleti içine de sızmakta, hatta kimi zaman İsrail'in iç ve dış politikasında yönlendirici rol üstlenebilmektedirler. Ancak bu kitapta bulunan bilgiler nedeniyle çeşitli yanlış anlamalar olmasını engellemek için, bazı konulara açıklık getirmekte de fayda vardır.
İlk olarak belirtilmesi gereken husus, Musevilerin büyük çoğunluğu söz konusu faaliyetlerden, bu faaliyetlerin arka planlarından ve asıl hedeften haberdar olmadığı gibi, çok büyük bir çoğunluğu da bu uygulamalara karşı çıktıklarını sık sık ifade etmektedirler. Dolayısıyla, kitabın ilerleyen bölümlerinde eleştirilen, hiçbir şekilde Musevi toplumunun geneli değildir.
Eleştirilen husus, Kitabı Mukaddes'e birtakım yanlış anlamlar yükleyerek şiddeti ve acımasızlığı sözde makulleştirmeye çalışan batıl gelenekler ve bu geleneklere dayanarak, diğer insanları ikinci sınıf olarak gören, onları haksızlık ve zulme uğratmayı normal karşılayan radikal dünya görüşüdür. Yani, sosyal Darwinist ve işgalci bir ideoloji olan radikal, ateist Siyonizm'dir. Bilindiği üzere, Siyonizm 19. yüzyılın ortalarında, yurtları olmayan Musevilerin vatan sahibi olmasını savunan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zaman içerisinde pek çok ideolojide olduğu gibi Siyonizm de dejenarasyona uğramış, bu haklı talep, uygulamada şiddet ve teröre başvuran, aşırı güçlerle ittifak eden radikal ve din dışı bir anlayışa dönüşmüştür.
Günümüzde Siyonizm iki farklı şekilde görülmektedir. Bunlardan ilki, İsrail'de huzur ve barış içinde, Müslümanlarla birlikte yaşamak isteyen, güvenlik arayan, dedelerinin topraklarında ibadet edip, ticaret yapıp varlıklarını sürdürmek isteyen, dindar Musevi halkının düşüncesi olan Siyonizm'dir. Müslümanlar bu anlamdaki Siyonizm'e karşı değildir. Dindar Musevi halkının, kendileri için kutsal olan topraklarda güven ve huzur içinde yaşamaları, Allah'ı anmaları, sinagoglarında ibadetlerini yapmaları, topraklarında bilim ve ticaretle uğraşmaları kısaca burada diledikleri gibi yaşamaları ve yerleşmeleri Müslümanları rahatsız edecek bir durum değildir. Hatta, bu Müslümanların sevinç duyacakları bir güzelliktir. Tarih boyunca Musevilere karşılaştıkları çile ve zorluklarda, onlara varlıklarını devam ettirme imkanı tanıyan, onları barındırıp kollayan hep Müslümanlar olmuştur.
Samimi dindar bir Musevi'nin, yukarıda anlattığımız şekliyle, Tevrat'a dayandırdığı Siyonist inancı bu açıdan İslamiyetle çelişmez. Zira, Kuran'da Allah İsrailoğulları'nı yaşadıkları bu topraklarda yerleşik kıldığını şöyle bildirmektedir:
Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: "Ey kavmim, Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın; içinizden peygamberler çıkardı, sizden yöneticiler kıldı ve alemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi. Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz." (Maide Suresi, 5:20-21)
Dolayısıyla Museviler bu topraklarda hür yaşama hakkına sahiptirler, ancak bu hak söz konusu topraklarda asırlardır varlıklarını devam ettiren ve bölgenin kutsallığına inanan Müslümanlar ve elbette Hıristiyanlar için de geçerlidir. Bu mübarek topraklar her dinden her toplumdan insanın birarada huzur içinde yaşayabileceği kadar geniş, güzel ve bereketlidir. Birinin yaşam hakkı diğerinin yaşam hakkını asla ortadan kaldırmaz.
Özet olarak, eleştirdiğimiz ve tüm insanlar için büyük bir tehlike olduğunu ifade ettiğimiz, "dinsiz, Allah'sız Siyonizm"dir. Allah'ın varlığını, birliğini savunmayan, materyalist, Darwinist anlayışı teşvik ederek dinsizlik propagandası yapan, ateist Siyonistler, dindar Museviler için de dindar Hıristiyanlar için de çok büyük bir tehlikedir. Ateist Siyonizm, günümüzde barışa, huzura, güzel ahlaka karşı mücadele vermekte; sürekli fitne, kargaşa çıkarmakta, kan dökmektedir. Müslümanlar ve dindar Museviler ve Hıristiyanlar, Allah'sız Siyonizm'e karşı Allah inancının yayılması konusunda birlik olmalıdır.
Samimi olarak iman eden Museviler ve Müslümanların birbirleriyle olan ilişkileri de, şefkat, saygı ve merhamet çerçevesinde olmalıdır. Zira bu, Kuran-ı Kerim'de Allah'ın Müslümanlara bildirdiği ve Peygamber Efendimiz (sav)'in hayatıyla bize gösterdiği ahlak ve tavırdır.
Kuran'a Göre Kitap Ehli
Allah Kuran'da Museviler ve Hıristiyanları, Kitap Ehli olarak bildirmiş ve Müslümanların Kitap Ehli'ne karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğini detaylı olarak açıklamıştır. Kitap Ehli, temeli Allah'ın vahyine dayanan ahlaki kıstaslara, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Kuran ahlakına ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine göre Müslümanların, Musevilerden ve Hıristiyanlardan iman edenlere sevgi, şefkat, hoşgörü ve saygıyla yaklaşmaları gerekir. Müslümanların Musevilere ve Hıristiyanlara çağrısı ise Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
"Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46)
Bu çağrı, Müslümanların Kitap Ehli'ne bakış açısını açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır: Hepimiz bir olan Allah'a iman etmekte, Rabbimiz'in göndermiş olduğu elçileri sevmekte ve saymakta, Allah'ın koyduğu sınırlara uymakta, kutsal kitaplarımızda bildirilen ahlakı yaşamaktayız. Dolayısıyla da, birbirimize anlayış, merhamet, sevgi ve saygıyla yaklaşmakla yükümlüyüz.
Hepimiz Aynı Peygamberleri Seviyor ve Sayıyoruz
Müslümanlar gönderilmiş tüm peygamberlere iman ederler. Rabbimiz'in geçmişteki peygamberlere göndermiş olduğu kitaplara inanırlar. Bir ayette bu gerçek şöyle bildirilmiştir:
De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız." (Al-i İmran Suresi, 84)
Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yusuf, Hz. Harun, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Yahya, Hz. İsa ve Hz. Musa Museviler ve Hıristiyanlar için ne kadar önemli ise, Müslümanlar için de o kadar önemlidir.
Musevilerin bizim de Peygamberimiz olan Hz. Musa’ya saygı duymaları, binlerce yıldır ona sımsıkı bağlı olmaları samimi Müslümanlar için çok değerlidir. Aynı şekilde Hıristiyanların Hz. İsa’ya duydukları büyük sevgi, içten bağlılık da Müslümanlar için çok önemlidir. Hz. Yakub’a, Hz. İshak’a, Hz. İsmail’e, Hz. İbrahim’e, Hz. Lut’a, Hz. Eyüb’e, Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya, Hz. Yahya’ya saygı ve sevgi duyan insanlar, doğal olarak Müslümanların sevgi ve muhabbet duyacağı, anlayış ve şefkatle yaklaşacağı insanlardır. Bunun aksi kesinlikle mümkün değildir.
Allah samimi olarak iman eden Kitap Ehli'nin ahlakını Kuran-ı Kerim'de şu şekilde bildirmektedir:
Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 113-114)
Salih Müslümanlara düşen de, bu güzel ahlakı yaşayan insanları şefkat ve merhametle kucaklamak, saygı ve anlayış göstermektir. Dolayısıyla, bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, Müslümanların Musevilere bakış açısı Kuran'da bildirilen ve Peygamber Efendimiz (sav)'in de uyguladığı bu ahlak üzerinedir. Gerçek din ahlakına uygun olmayan hatta dinsiz, Allah'sız Siyonizmin veya birtakım batıl geleneklerin yanlışlarının ortaya konuluyor olması, hatalı uygulamaların eleştirilmesi, bu gerçeği değiştirmez.
Ateist Masonların Yaptığı Eylemlerden Tüm Masonlar Sorumlu Tutulamaz
Nasıl ki bir toplum içindeki kötü ahlaklı kimselerin yaptıkları nedeniyle o toplumun tamamını sorumlu tutmak vicdana aykırıysa, aynı şekilde ateist masonların yaptıkları zulüm de tüm masonlara maledilemez. Masonluk teşkilatı içinde de Allah'a bir olarak iman eden, bazı locaların üst düzey masonları tarafından bilinen ve uygulanan zulme karşı olan, insanlar arasında iyilik ve barışı talep eden kimseler bulunmaktadır. Bu kimseler masonluk teşkilatının kargaşa çıkaran, din ahlakına karşı faaliyetler düzenleyen bir yapıdan çıkıp, güzel ahlakın yayılması için çalışan bir teşkilat haline gelmesine çalışmaktadırlar. Bu, son derece önemli ve gerekli bir çalışmadır. Ve masonluğun olumsuz faaliyetlerine yönelik tepsitler ve eleştiriler yapılırken, bu durumun göz ardı edilmemesi gerekir.
Kitabın ilerleyen sayfalarını okurken de, bu kitapta eleştirilenin ateist masonluk olduğu unutulmamalıdır. Bu eleştilerin hepsi masonluğun ateist yönüne, din ahlakına karşı fikirlerine ve bu yönünün sebep olduğu zulme yöneliktir. Ve bu eleştirilerin yapılmasının amacı, insanların tehlikenin asıl kaynağını görebilmelerini sağlamanın yanı sıra, masonluğun bu yönünden haberi olmayan veya bu yönünün değişmesini isteyen masonların fikren harekete geçmelerini sağlamaktır. Masonluğun kendi içinden gelen bir düzelme ve din ahlakı doğrultusunda değişme hareketi, çok etkili ve faydalı olacaktır. Ateist masonluk yüzyıllardır dünyanın dört bir yanında son derece karanlık eylemler düzenlemiş, dinsizliğin hakim olması için gayret etmiştir. Ancak içinde bulunduğumuz yüzyıl, ateist masonluğun yüzyıllardır devam eden söz konusu bozgunculuğunun sona erip yenilgiye uğrayacağı bir dönemdir. Dünyanın Allah'ın nuruyla aydınlanacağı bu yüzyılda, Allah'ın izniyle masonluk da - Allah'a iman eden, dindar masonların da katkılarıyla- güzel ahlakın yayılması için hizmet eden bir teşkilata dönüşecektir.
Önsöz;
Bosna Hakkındaki İlk "Perde
Arkası" Kitabı
Bosna-Hersek'te 1992-95 yılları arasında yaşanan savaş ve
katliam, bütün dünyayı olduğu gibi Türkiye'yi de derinden
etkiledi, "efkar-ı umumiye"nin odak noktası oldu.
Bosna-Hersek'teki Müslümaların hem Osmanlı'nın tarihsel bir
parçası hem de Türkiye halkının ezici çoğunluğunun din kardeşi
oluşları, Türk toplumunun hassasiyetini doğal olarak daha
da artırdı. Ve bu nedenle, özellikle de savaşın sürdüğü sıralarda,
Bosna ile ilgili olarak Türkiye'de çok yazılıp-çizildi. Konferanslar,
haber programları, dayanışma toplantıları, kitaplar, dergiler,
Bosna'da yaşanan Sırp saldırganlığını ve Müslümanlara karşı
uygulanan "etnik temizlik" programını konu edindiler.
Ancak, doğal olarak, Bosna'yı konu alan bu yayın ve etkinliklerin
tamamına yakını, cephede ya da diplomasi koridorlarında yaşanmakta
olan çıplak gelişmeleri konu ediniyorlardı. Her geçen gün
yeni bir boyut kazanan savaş hakkında, olayın derinliklerine
inen kapsamlı bir araştırma yapmak mümkün değildi çünkü. Gerçi
hemen herkes tarafından hissedilen bir gerçek vardı ortada;
Batı dünyası, ya da Batı içindeki birileri, Bosna'ya bilinçli
olarak cephe alıyor ve dolaylı yoldan Sırplara destek veriyorlardı.
"Çifte standart" gibi hafif terimler, bu tavrı açıklamaya
yetmiyordu. Ama kimlerin neden Sırpların arkasında olduğu
sorusuna açık bir cevap getirilemedi.
Biz ise baştan beridir, diğer bazı başka konularda olduğu
gibi, Bosna'da yaşanan savaşın da önemli bir "perde arkası"
olduğunu savunduk. Bu denli sistemli bir "etnik temizlik"
operasyonunun, Batı dünyasına egemen olan iradeden, ya da
en azından Batılı bazı güç odaklarından "yeşil ışık"
almadan gerçekleştirilmiş olamayacağına işaret ettik. Bu ise,
iddialı bir tezdi ve dolayısıyla ispatlanması için geniş bir
araştırma ve zaman gerekiyordu. Elinizdeki kitap, bu nedenle,
Bosna'daki savaşın"barış" mı, ateşkes mi olduğu
tartışılır bir anlaşma ilesona ermesinden 1.5 yıl sonra yayınlanıyor.
Ve, bildiğimiz kadarıyla, hem Türkiye'de hem de dünyada, "Bosna'daki
savaşın perde arkasını" bu denli kapsamlı bir biçimde
ele alan ilk kitap olma özelliğine sahip.
Neden Bosna-Hersek'le bu denli yakından ilgilendiğimiz sorusuna
verilecek en önemli cevap ise, 1992-95 yılları arasında bu
ülkedeki Müslümanlara yönelen Sırp saldırganlığının tümüyle
"anti-İslami" bir kimlik ve niyet taşıyor olmasıdır.
Bir başka deyişle, saldırı "Boşnak"lara değil, Müslüman
kimliğinin kendisine yöneliktir ve dolayısıyla yeryüzündeki
her Müslümanı ilgilendirir. Bosnalılar, Kuran'da tarif edilen
"yalnızca; 'Rabbimiz Allah'tır' demelerinden dolayı,
haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarılanlar"
(Hac Suresi, 40) ayetine uygun bir biçimde saldırıya uğramışlardır.
Bundan dolayı da, "Size ne oluyor
ki, Allah yolunda ve: 'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu
ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder,
bize katından bir yardım eden yolla' diyen erkekler, kadınlar
ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?"
(Nisa Suresi, 75) hükmü gereği, bu Müslümanların "müdafa-i
hukuk"u için mücadele etmek, tüm diğer Müslümanların
görevidir. Bu kitap, bu görevi, "düşman"ın maskesini
indirmek yoluyla ifa etmek ve tüm Müslümanları da bu konuda
hassasiyete çağırmak amacını gütmektedir.
Bu arada belirtmek gerekir ki, bu kitapta ortaya konan çalışma,
daha önce de diğer bazı kitaplarımızda kısmen ortaya konmuş,
en son olarak Yeni Masonik Düzen: Dünyanın 500 Yıllık
Gerçek Tarihi ve Dünya Düzeninin Gizli Yöneticileri
adlı kitabımızda kısmen ele alınmıştı. Bu kitap, önceden temeli
atılan ve söz konusu önceki çalışmalarımızda kısa da olsa
değinilen bir tezin olgunlaşmış son halidir.
Yine belirtmek gerekir ki, kitapta hiçbir zaman ülke içindeki
tek bir kişiyi ya da kurumu hedef almak ya da "hedef
göstermek" gibi bir amaç güdülmemiştir. Bosna-Hersek
hakkındaki düşüncelerini ortaya döktüğümüz bazı medya temsilcilerinin
adları, sahip oldukları ideolojinin ya da misyonun eleştirilebilmesi
için anılmışlardır.
Bu kitabın yayına hazırlandığı sıralarda, Sırbistan lideri
Slobodan Miloşeviç büyük bir halk muhalefeti ile karşı karşıyaydı.
1996 Kasımı'nda yapılan ve muhalefetin başarısı ile sonuçlanan
yerel seçimler, Miloşeviç tarafından iptal edilmişti ve buna
isyan eden muhalefet de 11 haftadır Belgrad sokaklarını aşındırıyordu.
Bu tablodan ileriye doğru yapılacak bir projeksiyon, Miloşeviç'in
iktidarının çok da uzun sürmeyeceğine işaret etmektedir. Ancak
akılda tutulması gereken önemli bir nokta, Sırbistan'daki
"muhalefet"in Miloşeviç'ten herhangi bir reel farkı
olmadığıdır. Muhalefet hareketinin en önemli lideri Vuk Draşkoviç,
1980'lerin başında şoven Sırp milliyetçiliğini ve onun anti-İslami
komplekslerini Miloşeviç'ten de önce seslendiren kişidir.
Aynı şekilde muhalefetin ikinci önemli lideri görünümündeki
Zoran Cinciç de, Çetnik ideolojisinin önde gelen savunucularındandır.
Dolayısıyla, Belgrad'daki muhtemel bir iktidar değişikliğinin,
kitap boyunca inceleyeceğimiz milliyetçi/masonik iktidar odağında
bir değişiklik yapması olası gözükmemektedir. Yine aynı nedenle,
Miloşeviç'in muhtemel düşüşü, kendisini 80'li yılların başından
bu yana destekleyen Batılı güç merkezlerinin stratejik hesaplarında
da ciddi bir karmaşa yaratmayacaktır. Kukla liderlerin düşmesi,
yerlerine yenileri bulunduğu sürece, hiçbir zaman büyük bir
sorun olmamıştır zaten.
Son olarak, elinizde tuttuğunuz kitabın, Bosna-Hersek ya da
Sırp milliyetçiliği hakkında yazılmış olan başka herhangi
bir kitaptan son derece farklı olduğunu vurgulamak gerekir.
Kitap, Bosna-Hersek'in ya da Sırbistan'ın tarihini anlatmak
gibi bir amaç gütmemektedir; yalnızca Müslümanlara yönelen
Sırp saldırganlığının perde arkasını ve bunun büyük kısmını
oluşturan uluslararası bağlantılarını araştırmak için yazılmıştır.
Bu nedenle, kitaptan kesintisiz ve homojen bir tarih anlatımı
beklemek doğru olmaz. Tarihin bazı dönemleri üzerinde yoğun
biçimde durulmuş, bazıları ise kısaca geçilmiştir.
Ve temel amaç, başta da belirttiğimiz gibi, Sırp saldırganlığının
arkasındaki gerçekleri ortaya dökerek, Bosna hakkındaki bilinç
ve hassasiyeti artırmak ve böylece yalnızca Müslüman oldukları
için baskı ve katliama tabi tutulan Bosnalı Müslümanlara destek
verebilmektir. Savaş boyunca kahramanca yürüttükleri mücadele,
tüm Müslümanların olduğu gibi, bizim de mücadelemizdir. Ve
umulur ki, aynı saldırganlıkla bir kez daha yüz yüze geldiklerinde,
tüm İslam dünyasından, daha da büyük, bilinçli ve somut bir
destek bulacaklardır.
|