HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orgharunyahya.org - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 harunyahya.org 1HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orghttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Terör Örgütü PKK’nın Suriye Kolu Olan PYD’nin Barış Görüşmelerinde Yer Alması Gündeme Dahi Gelmemeli2015’ten bu yana belirli aralıklarla bölgenin üç büyük etkin gücü olan Türkiye, İran ve Rusya’nın ortaklığında gerçekleştirilen Astana barış görüşmeleri hiç kuşku yok Suriye'deki kanlı çatışmayı sonlandırmak adına atılan en umut verici adımdır. Görüşmelerin temel amacı tarafların siyasi sürece katılımlarını sağlamak, ateşkesi güçlendirmek ve iç savaşı sonlandıracak çözümler üretmektir.

Astana görüşmelerini önemli kılan sebep, Suriye hükümetini ve muhalif grupları 6 yıldan beri devam eden iç savaş zarfında aynı masada biraraya getirmesidir. Diğer bir sebep ise kargaşa ortamından nemalanmak isteyen terör örgütlerinin ve kan dökücü radikal oluşumların görüşmelere davet edilmemeleri, böylelikle Suriye'nin ve bölgenin geleceğinde söz sahibi olamayacaklarının tüm taraflarca teyit edilmesidir.

Bu bağlamda terör örgütü PKK'nın Suriye’deki yapılanması olan PYD'nin görüşmelere çağırılmaması da hayati bir öneme sahiptir. Buna rağmen, zaman zaman basına yansıyan bazı haberler PYD’nin barış görüşmelerinde yer almak için kulis yaptığı ve kimi zaman da bazı çevreleri bu konuda ikna ettiğini göstermektedir. 40 yıldır Ortadoğu’nun en çok kan döken terör örgütü ve en karanlık mafya yapılanması olan PYD/PKK’nın barış masasında olması ihtimali dahi Suriye’nin bütünlüğü ve Suriye’de yaşayan farklı etnik kökenlerin korunması açısından son derece tehlikelidir. PYD’nin sözde Kürtlerin temsilcisi konumuna gelmesine ve ardından da Suriye halkı üzerinde terör estirmek için kendisini meşrulaştırma çabalarına hiçbir şekilde izin verilmemelidir. Terör örgütü hiçbir halkın temsilcisi olamaz, sözde meşruluk perdesi arkasına gizlenmesine de müsaade edilmez.

PYD Kürtlerin temsilcisi değildir. Aksine PYD, Kürtleri acımasızca ezen, kendisinden farklı düşünen Kürtleri hatta kendi yapılanması içinde muhalefet edenleri dahi yok eden zalim, eli kanlı bir terör oluşumudur. Bölge Kürtlerinin büyük acılar yaşamasına sebep olmuş, binlerce dindar Kürdü katletmiştir. Binlercesi de PYD zulmünden kurtulmak için komşu ülkelere sığınmıştır.

Ünlü düşünce kuruluşlarından biri olan Crisis Group PYD’nin kendi ideolojisine inanmayan, dindar Kürt halkını nasıl ezdiğini hazırladığı raporla ortaya koymuştur. HRW (Human Rights Watch) da Kuzey Suriye ile ilgili bir rapor hazırlamış, PYD’nin muhalifleri haksız yere tutukladığını, sorgulama sırasında ağır işkence yaptığını ve cezaevlerinin haksız yere tutuklanan muhaliflerle doldurulduğunu belirtmiştir. PYD’nin silahlı militanlarını oluşturan YPG tarafından öldürülen muhalif Kürtlerin sayısı ise bilinmeyecek kadar çoktur.

Her ikisi de terör örgütü olan PKK ile PYD’nin arasında hiçbir fark yoktur. PYD’nin parti tüzüğü dikkatlice incelendiğinde, PKK’nın anayasası olan KCK sözleşmesiyle tam bir paralellik içerdiği görülmektedir. PYD parti tüzüğü, KCK Sözleşmesi’nin sözde Komünist Kürdistan’ın Suriye topraklarında kalan Batı ayağını oluşturma stratejileriyle birebir aynıdır. Öte yandan PYD’ye üye olabilmek için Öcalan’ın önderliğine inanmak şarttır. Partinin hedefi Suriye’de Kürtlerin özgürlüğü ve refahı değil, KCK sözleşmesinde ortaya konulan demokratik konfederalizm yani Komünist Kürdistan stratejisini Suriye’de tesis etmektir. Suriye’yi parçalayarak, Ortadoğu’da İngiliz derin devletinin piyonu olarak kullanılacak, bir komünist devletin kurulmasına Suriye meselesinin tarafları olan hiçbir ülke kabul etmeyecektir.

PYD’nin Kürt, Arap ve Türkmen ağırlıklı bir demografiye sahip olan Suriye’nin kuzey bölgesinde kanton kurabilmiş olmasının tek sebebi silahlı güç aracılığıyla oluşturduğu baskıdır. Kuzey Suriye’de komünist bir devlet kurmak isteyen PYD bölgedeki Kürtleri, Arapları ve Türkmenleri baskı altında tutmaktadır.

Kürt demek nur demektir. Dindar Kürt toplumunun PKK'nın ve PYD’nin Marksist ideolojisini benimsemesi mümkün değildir. PKK ve PYD bunu çok iyi bilmektedir. Gönüllü olarak kendilerini desteklemeyeceklerini bildikleri için de Kürt halkının desteğini zorla alabilmek için her türlü baskı, tehdit, zulüm, işkence ve infaz yöntemini devreye sokmuşlardır. Hal böyle iken PYD ile Kürtleri bir tutmaya kalkışmak, yeni Suriye oluşumuna Kürtleri entegre etmek adına gerçekte Kürtlerin düşmanı olan PYD'yi Suriye devletine federal bir bölge olarak entegre etmeye çalışmak ve ülkenin geleceğinde bir terör örgütünü söz sahibi kılmak tarihi bir hataya neden olacaktır.

PYD’nin terör, zulüm ve soykırım eylemlerini göz ardı ederek örgütü muhatap kabul etmek ve desteklemek son derece yanlış bir politikadır.. Astana görüşmelerine PYD’nin katılmasının gündeme gelmesi dahi vahim bir durumdur. Zira bir terör örgütünün barış görüşmelerinde yerinin olamayacağı açıktır. Nasıl ki DAEŞ, El Nusra gibi kan dökücü terör örgütleri toplantılara davet edilmiyorsa, terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan PYD de davet edilemez.

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/263637/teror-orgutu-pkknin-suriye-koluhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/263637/teror-orgutu-pkknin-suriye-koluhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/astana_talks.jpgTue, 21 Nov 2017 04:09:32 +0300
Masumları kurtarmak

Çocuklar bu dünyanın en güzel nimetlerindendir. Her şeye pozitif gözlerle bakan, masum, erdemli, saf, çok tatlı varlıklardır. Onlar için herkes iyidir ve her şey keşfedilecek bir harikadır. Onlarsız bir dünyayı hayal etmek mümkün değil. Onların güzel yüzleri, ruhları ve neşeli kahkahaları olmayan bir dünya dayanılmaz olurdu. O kadar değerlidirler ki bir ortama girer girmez herkes onlara iltifat etmeli ve saygı ve takdiri ne kadar hak ettiklerini göstermelidirler.

Şüphesiz aklı başında her insan, bir çocuğun canının yanmasını değil görmek, hayal etmek bile istemez. Aynı şekilde, iyi ve vicdanlı her kişinin, çocukları korumak ve mutluluklarını sağlamak için elinde geleni yapacağına şüphe de yoktur. Bugünün dünyasında, bu konuda yapılacak çok şey var.

Bir UNICEF raporuna göre, iki ila dört yaş arasındaki dünya çocuklarının dörtte üçü 300 milyonu buluyor ve bu çocuklar psikolojik şiddet ve/veya bedeni ceza şeklinde aile içi şiddete maruz kalıyorlar. Her yedi dakikada bir, bir genç şiddet eyleminde ölüyor. Örneğin, yalnızca 2015 yılında 82.000 genç şiddet eylemleri neticesinde hayatını kaybetti.

Cinsel şiddet sorunun büyük bir parçası. Hem erkek hem de kız çocukları özellikle ergenlik sonrası son derece savunmasız durumdalar. Anketlere göre, son bir yıl içinde dünya çapında dokuz milyon genç kız (15-19 yaş arası) cinsel ilişki veya diğer cinsel eylemlere zorlandı.

Tahmin edileceği gibi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki giderek şiddetlenen atmosfer, bölgedeki çocukları ve gençleri daha büyük bir risk altına sokuyor. Bu bölgelerdeki şiddet, diğer bölgelerin toplamından daha fazla sayıda gencin ölümüne neden oluyor. Dünya gençlerinin sadece %6'sı bu bölgelerde yaşasalar da, şiddetle ilişkili genç ölümlerinin %70'inden fazlasını oluşturuyorlar.

Çocuklara ve gençlere yönelik şiddetle ilgili ilginç bir husus; ABD'de İspanyol olmayan siyahi bir gencin, İspanyol olmayan beyaz bir gence kıyasla öldürülme olasılığının 19 kat daha fazla olmasıdır. UNICEF'e göre "İspanyol olmayan siyahi gençlerin öldürülme oranı dünya çapında hesaplanırsa, Birleşik Devletler dünyanın en ölümcül 10 ülkesinden biri olacaktır".

Kuşkusuz bunlar çok rahatsız edici rakamlar. Çocuklar dünyamızın en savunmasız bireyleridir. Onların asıl hak ettiği mutluluk, rahatlık, sevgi, merhamet ve korunmadır. Onlar düşmanlık, saldırganlık ya da şiddet yaşamamalıdırlar.

Sorunun bir başka yönü, çocukların karşılaştıkları şiddetin tehlikeli sonuçlarıdır. Bilim insanlarına göre, yaşamın ilk 1000 gününde oluşan hayati nöral yollar, gelişmekte olan beyni şekillendiriyor. Ne var ki, bu bağlantıların sağlıklı gelişmesi için bir çocuğun yeterli beslenme ve stimülasyon yanında, şiddetten korunmaya da ihtiyacı bulunuyor. Araştırmalara göre, travmatik olaylara maruz kalınması aşırı derecede stres oluşturabiliyor ve bu da vücudun stres tepki sisteminin aktif kalması anlamına geliyor. Bu da, erken formasyon yıllarında beynin yapısını olumsuz bir şekilde değiştirebiliyor. Başka bir deyişle, şiddet gören çocukların uygun sosyal/duygusal gelişimi elde etme ihtimalleri çok daha düşüktür. Şüphesiz, bu dünyanın geleceği için büyük bir tehdittir. Karşılaştıkları tehlikeler ne kadar büyük olursa olsun, bu güzel varlıklar kendilerini savunacak durumda değiller. Bu nedenle, onları korumak bizim görevimizdir.

O halde bu rahatsız edici eğilimi durdurmak için ne yapılabilir? Çocuklara yardımın güvenli ülkelere sığınmalarını sağlama şeklinde yapılabileceği çatışmalara maruz kalmış bölgeler dışında, sorunu en azından hafifletecek pek çok somut adım atılabilir. Tüm diğer alanlarda olduğu gibi, eğitim ve farkındalık oluşturma büyük ölçüde yardımcı olabilir. Hükümetler ve STK'lar çocuklar ve yetişkinler için kapsamlı kampanyalar düzenleyebilir. Ebeveynler, çocuk gelişimi ve şiddet içermeyen disiplin ve problem çözme yöntemleri konusunda eğitilirken, belirli yaştaki çocuklar, zorbalığa uğradıklarında veya kendilerini herhangi bir şekilde tehdit altında hissettiklerinde yetkililere başvurmak üzere eğitilebilirler.

Çocuklara yönelik şiddet kanunlarla ağır şekilde cezalandırılmalı ve yukarıda bahsedilen yetişkinlere yönelik kampanyalar bu tür eylemlerin sonuçlarını iyi vurgulamalıdır. Çocukları şiddete maruz bırakmaktan suçlu bulunanlar, sert caydırıcı cezalar ile cezalandırılmadan önce kamuoyu önünde küçük düşürülmelidir.

Genel olarak toplumun eğitilmesi ve çocukları korumaya özendirilmesi gerekiyor. Bir çocuğun istismar kurbanı olabileceğinden şüphelendiklerinde yetkilileri uyarmaları konusunda teşvik edilmeliler. Çocuklara tehdit ve tehlikelere karşı yardım edenler ve onları koruyanlar, cesaretleri nedeniyle yaygın şekilde tanıtılmalı ve ödüllendirilmelidir.

Yetkililer çocuğa yönelik bir tehdit fark ettiklerinde, ona en üst düzeyde koruma sağlamak için derhal harekete geçerken, şüpheli kişi tehditte bulunduğu için şiddetle cezalandırılmalıdır. Bu gibi durumlarda, silahlı bir polis memuru çocuğa refakat etmedikçe, saldırganın çocukla temas kurmasına hiçbir zaman izin verilmemelidir.

Güvenilir olduklarını doğrulayan çeşitli psikolojik ve fiziksel testlerden geçen gönüllülerin bir çocuğun vasisi olmakla görevlendirildiği bir vesayet sistemi kurulabilir. Ebeveynleri gücendirmeden, çocuk ile vasi arasında engelsiz bir bağlantı kurulmalı ve herhangi bir sebeple çocuğun güvende hissetmemesi ve ebeveynlerinden yardım alamaması halinde, çocuk derhal vasisine ulaşabilmelidir. Eğer ebeveynlerin rahatsız edici, saldırgan veya çocuğu koruma yükümlülüğünü yerine getirmede bir şekilde etkisiz oldukları ispatlanırsa, vasisi çocuğun zarar görmesini önlemek ve çocuğun refahını sağlamak için imkanı dahilinde yapabileceği her şeyi yapmakla hukuken yükümlü olmalıdır. Bu sistemin işleyişi ve uygulanabilirliği sürekli olarak izlenmeli, çocuğun vasisi zihinsel ve fiziksel sağlığı itibariyle düzenli olarak kontrol edilmelidir. Çocuğun ebeveynleri veya vasisi tarafından gördüğü muamelede herhangi bir sorun yaşamadığından emin olmak için de çocuk düzenli olarak kontrol edilmelidir.

Profesyonel hemşire ve sosyal hizmet uzmanları, özellikle çocukların kötü muameleye maruz kalabileceğini düşündükleri yüksek riskli evlere düzenli ziyaretlerde bulunmalıdırlar.

Okullarda zorbalığa asla müsamaha edilmemeli ve bu durum cezai bir suç olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca, çocuklar birbirleri için zorba çocuklara karşı çıkma konusunda eğitilmeli ve teşvik edilmelidir. Çocuklara merhamet, yardımseverlik, özverili olmak, cesur olmak ve başkalarına karşı sevecen olmak gibi ahlaki değerlerin aşılanması çok önemlidir.

Çocuklar yardımımıza ve desteğimize ihtiyaç duyarlar: İnsanoğlu olarak kendilerini savunamayanları koruyup kollamak bizim görevimizdir ve bu aynı zamanda dünyanın geleceği açısından görevimizdir. Çocuklara yönelik şiddet eğilimine son vermediğimiz sürece, gelecekte dünyanın yöneticileri olacak sağlıklı ve akılcı kuşaklara sahip olma imkanı yoktur.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/11/16/saving-the-innocent/

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/263545/masumlari-kurtarmakhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/263545/masumlari-kurtarmakhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_saving_the_innocent2.jpgSat, 18 Nov 2017 04:27:05 +0300
Türk Amerikan İlişkilerindeki Görünmez El

“Görünmez El” kavramı ekonomide kullanılan bir kavramdır. Bu kavramın geçtiği teoriye göre piyasa hareketleri görünmeyen bir el tarafından kontrol edilmektedir. Bu el, ekonomik gelişmeleri kontrollü, hedefe yönelik ve sonuç odaklı olarak hareket ettirir. Ekonomistler bu görünmez eli ekonominin kurallarının yönettiğini iddia ederler. Gerçekte ise söz konusu görünmez elin sahibi böylesine farazi, bilinmez, görünmez, gölge bir varlık değildir. Bu eli yöneten, ekonomik çıkar bekleyen arka plandaki sermayedarlardır.

Benzer görünmez bir el son dönemde ABD-Türkiye ilişkilerinde de devrededir. Uzun yıllardır stratejik ortak olarak hareket eden iki ülke, son dönemde peş peşe krizler yaşamaktadır. Dostluk ve müttefiklik çerçevesinde kolayca halledilebilecek sorunlar ağır krizlere dönüşmekte, iki ülkenin arasını açmaya yönelik hareketlenmeler olmaktadır. Krizlerin en sonuncusu ise 9 Ekim’de devreye giren vize kısıtlamalarıdır.

Vize krizi, ABD elçiliğindeki Türk çalışanlarından birisinin gözaltına alınması ile başlamıştır. Ardından ABD Türkiye’deki elçilik ve konsolosluklardaki vize işlemlerini süresiz durdurmuştur. Türkiye bu karara uluslararası ilişkilerde mütekabiliyet ilkesinin gereği olarak aynı şekilde karşılık vermiştir. Bugün gelinen noktada iki ülke vatandaşları mağdurdur. Bir araya gelen dışişleri heyetlerinin bu soruna çözüm üretmesi beklenmektedir. Ama söz konusu krizin ülke ilişkilerinde açtığı yara kısa dönemde kapanacak gibi görünmemektedir.  

Oysa Başkan Trump ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, 22 Eylül’de New York’ta bir araya gelmişler ve karşılıklı sıcak mesajlar vermişlerdi. Başkan Trump ikili görüşme öncesinde “Her iki ülke hiç olmadığı kadar yakın“ değerlendirmesinde bulunmuştu. Ama liderlerin dostluk mesajları bile bu görünmez elin provokasyonlarının önüne geçemedi.

Aslında Türkiye, uzun dönemdir ABD’nin bölge politikalarından şikayetçi. IŞİD ile savaş adı altında 1000 tırdan fazla silahın, terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı PYD’ye verilmesini en sert şekilde eleştirmekte. Ayrıca FETÖ terör örgütünün liderinin ABD'de rahatça hareket etmesini de kabul edilmez buluyor.

Türkiye-AB ilişkilerinde de benzer bir elin etkisi görülmekte. Avrupa medyasında uzun zamandır Türkiye’nin sözde diktatörlükle yönetildiğine dair kampanyalar yer almakta. Türkiye’deki referandum sürecinde gerilim çok yükseldi. Ardından Almanya, Hollanda ve Avusturya seçimlerinde Türkiye aleyhtarlığı seçim kampanyalarının ana gündemi haline geldi. Avrupa Birliği ve Türkiye, tam üyelik müzakereleri yürütmekte iken kısa bir sürede birbirlerinden alabildiğine uzaklaştılar ve Avusturya’nın muhtemel yeni Şansölyesi Sebastian Kurz’un Türkiye’nin AB’ye giriş görüşmelerinin durdurulması çağrısı yapmasıyla, bu ara açılmasının yakın zamanda bir darboğaz oluşturacağına dair işaretler var.

Ortadoğu’da da son dönemde Türkiye merkezli birçok önemli gelişme yaşandı. Türk devleti Kuzey Irak’taki bağımsızlık referandumunu, Suriye’de terör örgütünün kantonlaşmasını ve Katar’a uygulanan ambargoyu ulusal çıkarlarına tehdit olarak görmekte. Geçen seneki kanlı darbe girişimi de göz önüne alındığında, geniş çaplı bir projenin uygulamada olduğu gözüküyor.  

Elbette bu görünmez eli kontrol eden bir kuvvet var. Bu kuvvet Ortadoğu için yeni bir düzen istiyor. Bu nedenle bölgenin merkezindeki Türkiye’yi yalnızlaştırmaya ve müttefiklerinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Her geçen gün baskının dozunu arttırıyor. Fakat görünen o ki bu operasyonlar ters tepmekte. Türkiye, yalnız kalmak bir yana yeni çok değerli ittifaklar oluşturmakta.

Suriye’deki iç savaş ve başarısız 15 Temmuz darbesi, Türkiye ile Rusya’yı stratejik ortak haline getirdi. S400 füze savunma sistemi gibi bölgedeki askeri dengeleri değiştirecek anlaşmalar imzalandı. İran’ın da desteği ile Suriye’de çatışmasızlık ortamı sağlandı. Kuzey Irak bağımsızlık referandumu sonrası Türkiye, Irak ve İran ortak kararlar almaya başladırlar. Katar krizi, İran ve Türkiye’nin desteği ile kısmen de olsa aşıldı. Sünni ve Şii işbirliği ortamı oluştu.

Son bir ayda ise Tayyip Erdoğan merkezli birbiri ardına önemli görüşmeler gerçekleşti. Venezuela Cumhurbaşkanı Nicolas Madura, Türkiye’yi ziyaretinde, "Yeni güç gruplarının ve merkezlerinin doğacağını ve dünyanın işbirliği, barış ve eşitliğe dayalı yeni bir dengeye ulaşacağını düşünüyorum. Bu dünya için bir mücadele vermek gerekir. Türkiye’ye inandığım için Türkiye’ye geldik. Yeni bir gücün doğduğunu biliyoruz.” dedi. Ardından Erdoğan’ın ziyaret ettiği Ukrayna ve Sırbistan Cumhurbaşkanları Türk hükümetini överken işbirliği konusunda yeni adımlar attılar. En son olarak da Erdoğan’ı ağırlayan Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, Türkiye’nin Avrupa’nın bir parçası olduğunu ve tam üyeliğini desteklediğini açıkladı. Son 1 ay içindeki bu baş döndürücü trafik bölgede yeni dinamiklerin oluşmakta olduğunu göstermekte.

Avrupa Birliği ve ABD’nin bu gelişmelerden çıkarması gereken önemli dersler var. Türkiye, bölgede batının en önemli müttefikidir. Müslüman dünyasının denge ülkelerinden biridir. Ortadoğu’yu savaş ateşinden koruyabilecek yegane güçtür. Türkiye’nin güçlü olması dünyayı daha güvenli bir yer haline getirecektir. Sayın Erdoğan, sadece ülkesinin çıkarlarını düşünen bir lider değildir. Müslüman dünyasına barış getirebilmek için samimi bir mücadele vermektedir. Ortadoğu ve dünya barışı için güçlü bir Türkiye’ye ve güçlü bir lidere ihtiyaç vardır. Görünmez bir elin arkasına sığınarak provokasyonların peşinde koşanlar dünyayı ateşe sürüklemeye çalışıyor. Bu fitne ateşini de ancak Türkiye ve müttefikleri söndürebilecektir. İşte bu nedenle özellikle içinde bulunduğumuz şu dönemde yapılması gereken, bu gizli elin provokasyonlarına aldanarak Türkiye ile suni sorunlar çıkarmak değil, Türkiye ittifakı ile sorunlara beraber çözüm bulmak; barışı hızlandırmaktır.

Adnan Oktar'ın Daily Mail News'de (Pakistan) yayınlanan makalesi:

http://dailymailnews.com/2017/11/15/an-invisible-hand-in-the-turkish-american-relations/

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/263542/turk-amerikan-iliskilerindeki-gorunmez-elhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/263542/turk-amerikan-iliskilerindeki-gorunmez-elhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/daily_mail_an_invisible_hand_in_the_Turkish_American_relations2.jpgSat, 18 Nov 2017 02:30:32 +0300
Vicdan Sahibi İnsanlar Wikipedia Gibi Yanlı Yayın Yapan Sitelerdeki İftiralara Değil, Doğrulara İtibar EderlerDünyaya dikkatlice bakan ve yaşananları akılcı bir gözle değerlendiren her insan şu an dünyada iyilerle kötüler arasında tarihi bir kültürel mücadele yaşandığını görecektir. Bir yanda Allah sevgisini, Allah korkusunu, iyiliği, kardeşliği, barışı ve dostluğu savunanlar diğer yanda ise dejenerasyonu, çatışmaları, savaşları körükleyen ve insanların tüm mutluluğunu elinden alanlar var. Aile ve ahlak kavramını ortadan kaldırmak isteyen nefret ve çatışma insanları birbirlerini savunur ve ortak hareket ederken, Allah’ın emrettiği güzel ahlakın dünyaya hakim olmasını isteyenlerin çoğunlukla birbirlerinden ayrı oldukları acı bir gerçek. İyilerin parça parça olması ise, kötülerin özel bir organizasyonu. Gazete, dergi, televizyon ve internet gibi iletişim araçlarını kullanılarak iyiler aleyhinde yapılan propagandalar çoğu zaman iyilerin bir araya gelmesine engel olan temel sebep oluyor.

Oysa, birbirlerinin yaptıkları çalışmalara, bu çalışmaların faydalı neticelerine bakmadan veya birbirlerinden doğrudan bilgi almadan, duyduklarına göre hareket etmek iman edenlerin sakınması gereken bir tutumdur. Her üç dine göre de iman edenlerin iftiraya maruz kalacakları, akıl almaz suçlamalarla karşılaşacakları, bu iftiralar sebebiyle kimi zaman yargılanacakları kutsal kitaplarında anlatılan bir bilgidir. Üç dinin hükmüne göre de inananlar, bir başka inanan hakkında duydukları bilgiyi araştırmadan, incelemeden, olayın aslına dair bilgi edinmeden yargıya varmazlar.  Çünkü bilirler ki, Allah yolunda hizmet eden her mümin bu hizmetinin engellenebilmesi için türlü baskılara, yalanlara, iftiralara, yıldırmalara maruz kalabilir. Ve bu iftiraların ortaya atılmasının ana sebeplerinden biri de, insanların iman edenlerden uzaklaşmasını dolayısıyla din ahlakının yayılmasını engellemektir.

Bilgi ya da internet çağı olarak nitelendirilen bu yüzyılda iman edenler aleyhine sıkça kullanılan mecralardan biri ise şüphesiz websiteleridir. Özellikle Wikipedia gibi, ziyaretçilerinin üyelik ya da ücret ödemeden ekledikleri içeriklerden oluşan siteler geniş kitlelere rahatlıkla ulaşabilmektedir. Wikipedia, kendisini “özgür ansiklopedi” olarak nitelemekte, buna karşın sitede gerçekleşen bir çok uygulama gerçeğin böyle olmadığını göstermektedir.

Wikipedia’da belli bir anlayış ve dünya görüşünü temsil eden tek yanlı bilgilendirme ve bir nevi sansür sistemi hüküm sürmektedir. Wikipedia sitesiyle ilgili yaşanan bir çok olay bu gerçeği gözler önüne sermektedir.

Wikipedia’nın Özgür Olmadığını Gösteren Sayısız Olaydan İki Örnek

Bunlardan ilki; Almanya’da Stuttgart Doğa Tarihi Müzesi’nin yöneticisi olan, ünlü paleontolog Dr. Günter Bechly’nin adına açılmış olan Wikipedia sayfası ile ilgilidir. Dr. Günter Bechly Darwin’in doğumunun 150. Yıl kutlamalarında müzede bir sergi düzenlemiştir. Bechly, sergide bir terazinin bir tarafına yaratılışı savunan birçok kitabı, diğer tarafına da Darwin’in Türlerin Kökeni kitabını koyarak, Darwin’in kitabının sözde daha ağır bastığını göstermiştir. Serginin ilgi çekmesi ve bir basın toplantısının gündeme gelmesi söz konusu olunca Bechly gazetecilerin sorularına cevap verebilmek için, Yaratılışı savunan bilimsel kitapları okumaya başlamıştır. Bu okuma ve araştırma sonrasında Bechly aslında Darwinizm’in savunulacak bir yanı olmadığını görerek, Yaratılışa inandığını ve evrim teorisinin doğru olmadığını açıklamıştır. Bechly bu açıklamasının hemen ardından ise -Yaratılışı savunan birçok bilim adamının başına geldiği gibi- müzedeki görevinden alınmıştır.

Darwinizm’i savunurken Dr. Bechly hakkında kapsamlı bilgiler yayınlayan Wikipedia Dr. Bechly’nin evrimi inkar etmesinin ardından sitede doktorun adına açılan sayfayı silmiştir.[1]

İkinci olay ise Baylor Üniversitesi’nde Profesör ünvanıyla öğretim üyeliği yapan Walter Bradley adına açılmış olan Wikipedia sayfasına ilişkindir. Geniş bir araştırma, yayın, eğitim geçmişi olan Prof. Bradley Yaratılışı savunan bilimsel yayınları ve kitaplarıyla da tanınıyor. Wikipedia Nisan 2017’de Bradley’in sayfasını çok kısa 2 paragrafa indirmek suretiyle sansürlemiştir.[2]

Tahakküm Altındaki Wikipedia

Bu iki olay Wikipedia’nın, kendi kanaatlerini dile getiren bilim insanlarına yer veremeyecek kadar yoğun bir Darwinist tahakküm altında tutulduğunu göstermektedir. Gerçekten de bugün evrimi savunanlar, bilimsel bulguları yani Yaratılış gerçeğini açıklayanları, akademik kurumlardan, medyadan ve hatta internet ortamından uzaklaştırabilmek için yoğun bir çaba sarf etmektedir. “Evrim yok” diyen bir genç eğitim kurumlarında sınavı geçememekte, bir bilim insanı akademik kariyer yapamamaktadır. Üstelik çoğu zaman bilim adına hareket ettiklerini iddia edenler, bilimin Yaratılışı ispat ettiğini gördükleri için bilime dahi tahammül edememektedir.

Bugün dünyada Darwinist diktatörlüğün varlığı tartışılmaz bir gerçektir. Bu diktatörlük farklı düşüncelerin anlatılmasına, bilimsel delillerin ortaya konmasına izin vermemekte, Yaratılışçıları kendilerince itibarsızlaştırmak ve onları bilim-karşıtı, gerici kişiler gibi göstermek için tek yanlı propagandalarına devam etmektedir. Wikipedia, Darwinist diktatörlük etkisi altında kullanılan mecralardan biri olmaktan imtina etmelidir.

Nitekim Wikipedia’nın “mühim biri değil” diyerek sayfasını sildiği Yaratılışçı Dr. Günter Bechly dünyanın en önemli fosil koleksiyonerlerinden biridir.  Bechly o kadar önemli bir paleontologtur ki birçok türe adı bile verilmiştir. Buna rağmen Wikipedia Bechly’e sırf Darwinizm karşıtı olduğu için “önemsiz biri” diyebilmektedir.

Wikipedia’ya yapılan yazı girişleri editör olarak isimlendirilen kişilerin denetim ve düzenlemesinden geçmektedir. Bu editörler, sadece evrim ve yaratılış konusunda değil, kendi ideolojileriyle hemfikir olmayan her kesime karşı taraflı tutum sergilemektedir. Çoğunlukla da dindar, Allah’ın varlığına inanan, materyalist ideolojilere karşı olan kişiler hakkında yanlış bilgiler girilmesine göz yumulmakta, yanlışların düzeltilmesine de izin verilmemektedir. İçeriklerdeki bilgileri düzeltmek için yapılan başvuru ve girişimler ısrarla reddedilmektedir. Bu durum Wikipedia’nın içeriğindeki bilgilerin doğru olmasına değil, belli bir ideolojiye uygun olup olmamasına göre hareket ettiğini göstermektedir.

Wikipedia’nın objektiflikten uzak olduğu ve ideolojik bir amaç güttüğü açıktır.

Wikipedia’nın Temsil Ettiği Zihniyete Karşı Müslümanlar, Museviler ve Hıristiyanlar İş Birliği Yapmalı

Wikipedia’nın taraflı tutumu her dinden Allah’a inananlara karşı bir tutumdur. Böyle bir tutum karşısında dindarların, “Bu Müslümanlara karşı bir tavır, bizimle bağlantılı değil” veya “Bu Hıristiyanlara karşı takınılan bir tutum, bizle ilgili değil” demesi doğru bir davranış biçimi olmayacaktır. Tam tersine imana, dine, Yaratılışa inananlara karşı bir tutum olduğunda Müslüman, Hristiyan, Musevi tüm inananların birlik olması, bir diğerini savunup desteklemesi gerekir. Aksi, inananların dağılması demektir ki bu da Darwinist diktatörlüğün tam da isteyeceği şeydir. Şunu unutmamalıyız: Darwinistler, Yaratılışçıların, dindar ve iyi insanların bir araya gelip Allah’ın şanını yaymak için birlikte çalışmasını engellemek istemektedir.

Barışı, dostluk ve iyiliği tavsiye edenler tarihte her zaman toplum tarafından baskı görmüşler, yalanlara, iftiralara, karalama kampanyalarına maruz bırakılmışlardır.

Hz. İsa Peygamber ve havarileri de “delilik, kişisel çıkar peşinde olma, yeni bir din oluşturma” gibi pek çok iftiraya maruz kalmış ve eziyet görmüşlerdi. Ancak ilk Hristiyanlar bu tür iftiralara asla itibar etmemişler, Hz. İsa Peygamberi ve Havarilerini savunup desteklemeye devam etmişlerdir. Kötü niyetli kişilerin bu çirkin iftiralarını, onların doğru yolda olduklarına dair bir delil saymışlardır.

Buna rağmen bazı yüzeysel düşünen insanların ise söz konusu iftiraların etkisinde kaldığı da olmuştur. İncil’de iman edenlerin karşılaştıkları imtihanlara değinen bölümlerde samimi iman edenlere destek olma cesaretini gösteremeyen zayıf kişilikli insanlardan da bahsedilir.

  1. ... İmanlıların hepsi Süleyman'ın eyvanında (tek tarafı dışarıya açık olan oda) toplanıyordu. Halk onlara büyük saygı duyduğu halde, dışarıdan hiç kimse onlara katılmayı göze alamıyordu. (Elçilerin İşleri, 5:12-13)
  1.  [Hz. İsa (as):] "Ama siz kendinize dikkat edin! İnsanlar sizi mahkemelere verecek... [ve] dövecekler. Benden ötürü [Allah rızası için bana uyduğunuzdan ötürü] valilerin, kralların önüne çıkarılacak, böylece onlara tanıklık edeceksiniz. ... Sizi tutuklayıp mahkemeye verdiklerinde, 'Ne söyleyeceğiz?' diye önceden kaygılanmayın. O anda size ne vahyolunursa onu söyleyin. Çünkü konuşan siz değil, Allah olacak. (Markos, 13:9-12)
  2. Benim adımdan ötürü [Allah rızası için bana uyduğunuzdan ötürü] herkes sizden nefret edecek. Ama sonuna kadar sebat gösteren kurtulacaktır." (Markos, 13:13)
  3. [Hz. İsa (as):] "... Ama bütün bu olaylardan önce sizi yakalayıp zulmedecekler. Sizi... zindanlara atacaklar. Benim adımdan ötürü kralların, valilerin önüne çıkarılacaksınız... Anne babanız, kardeşleriniz, akraba ve dostlarınız bile sizi ele verecek ve bazılarınızı öldürtecekler. Benim adımdan ötürü [Allah rızası için bana uyduğunuzdan ötürü] herkes sizden nefret edecek. Ne var ki, başınızdaki saçlardan bir tel bile yok olmayacaktır. Sebat göstermekle canlarınızı kazanacaksınız." (Luka, 21:5-19)
  4. [Allah rızası için] Mesih'in adından ötürü hakarete uğrarsanız, size ne mutlu! ... Ama bir kimse Mesih inanlısı olduğu için acı çekerse, utanç duymasın. (Petrus’un Birinci Mektubu 4:14-16)
  1. Sense benim öğretimi, davranışımı, amacımı, imanımı, sabrımı, sevgimi, sebat gücümü, çektiğim zulüm ve acıları, ... başıma gelenleri yakından izledin. Ne zulümlere sabrettim! Ama Rab beni hepsinden kurtardı... Allah yoluna yaraşır bir yaşam sürmek isteyenlerin hepsi zulüm görecek. Ama kötüler ve sahtekârlar, aldatarak ve aldanarak gittikçe daha beter olacaklar. (Pavlus'tan Timoteos'a 2. Mektup, 3:10-13)
  1. Kardeşlerim, çeşitli denenmelerle karşılaştığınızda kendinizi çok sevinçli sayasınız. Biliyorsunuz ki, imanınızın sınanması dayanma gücü oluşturur. Bu dayanma gücü mükemmel sonucunu göstersin. Öyle ki hem olgun olasınız hem de mükemmelliğe eresiniz. Hiçbir konuda eksiğiniz kalmasın. (Yakup'un Mektubu, 1:2-4)

Allah’a İman Edenler İttifak Etmezse Deccaliyet Güç Bulur

Günümüzde dinsizlik hızlı bir yangın gibi yayılmaktadır. Şiddet, uyuşturucu, alkol, kaybolan aile değerleri, intihara yönelen kitleler, adaletsizlikler, zulüm ve haksızlıklar toplumun her kesimini etkilemektedir. Dinsizliğin insanları içine çekmeye çalıştığı yöne doğru bu gidişin durdurulması ise ancak dinsizliğin felsefesine karşı yapılacak kültürel mücadele ile mümkündür. Bu kültürel mücadelenin vakti çoktan gelmiştir. İyilerin bir an önce ittifak edip imkanlarını birleştirmesi ve ortak ilmi faaliyetlere yönelmesi gerekmektedir.

Allah’a iman edenlerin ortak çalışma yapacakları zaman, Wikipedia gibi taraflı bir kaynaktan bilgi alarak bu faaliyetlerden vazgeçmesi ise kuşkusuz çok yanlış bir tutum olacaktır. İman edenlerin bir kişi veya faaliyet hakkındaki düşüncelerini yönlendiren rehberi, o kişinin kutsal kitaplarından öğrendikleri, vicdanları, akılları ve ferasetleri olmalıdır. Darwinist, materyalist, Allah’ın varlığını inkar eden ve dindarlara karşı taraflı tutum izleyen bir kaynak müminler için hiçbir zaman muteber bir rehber olamaz. Böyle bir kaynak yüzünden, hayırlı bir çalışmadan vazgeçmiş olmak ise kuşkusuz utanç verici ve küçük düşürücü olur.

 Hristiyanlar, Museviler, Müslümanlar ve tüm iyi insanlar; Deccaliyet’in dünya çapında örgütlediği kötülüğe karşı ancak ittifak ettiklerinde başarılı olabilirler. Bu ittifakı engellemek için Deccaliyet’in oluşturduğu tuzaklara düşmeden, kararlı ve azimli olarak yapılacak her çalışma, Hakkın hakim olması için önemli bir adımdır. Tüm iman edenler iyiliğin hakimiyetinde öncü olmak için gayret etmelidir. Ahir zaman gibi büyük ve tarihi bir dönemden geçerken, iman edenlerin kültürel mücadelesine seyirci kalmak, özellikle de kötülüğü yaygınlaştırmaya çalışanların inananları hedef alan iftiralarına, yalanlarına  itibar etmek, Haktan hakikatten taviz vermek kuşkusuz ki vicdansızlık olacaktır.

 


[1] https://evolutionnews.org/2017/10/wikipedia-erases-paleontologist-gunter-bechly/

[2] https://en.wikipedia.org/wiki/Walter_Bradley_(engineer)

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/263388/vicdan-sahibi-insanlar-wikipedia-gibihttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/263388/vicdan-sahibi-insanlar-wikipedia-gibihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/wikipedia.jpgThu, 16 Nov 2017 09:13:50 +0300
Avrupa yeni bir faşizm dalgasının eşiğinde mi?

İngiltere'nin Brexit kararının ardından Almanya, Hollanda, Polonya gibi ülkelerde aşırı sağcı akımların son seçimlerdeki yükselişini geçtiğimiz günlerde Avusturya da takip etti. Sebastian Kurz'un lideri olduğu Halk Partisi (ÖVP), oyların yüzde 31.5'ini alarak seçimlerden birinci parti olarak çıktı. Aşırı sağcı ve ırkçı politikalarıyla bilinen Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) yüzde 27.1 oy alırken, Sosyal Demokratlar yüzde 25.9 ile onu takip etti.

ÖVP lideri Sebastian Kurz, savaş sırasında Bosna'dan kaçarak Avusturya'ya yerleşmiş göçmen bir ailenin çocuğu. Durum böyleyken yabancı, göçmen ve İslam karşıtı popülist söylemleri en başta kendi kimliğiyle çelişiyor. Ancak, bu tür aşırı sağcı, ırkçı ve fanatik milliyetçi politikaların Avrupa seçmeni, özellikle de genç kesim tarafından giderek daha çok benimsenmesi politikacıları da bu söylemlere yöneltiyor. Nitekim, 16 yaşını dolduranların da oy kullandığı seçimde, Kurz'un en büyük desteği genç seçmenden aldığı belirtiliyor.

Kurz'un mecliste çoğunluğu sağlayabilmek için kendi görüşlerine yakın gördüğü aşırı-sağcı FPÖ ile koalisyon masasına oturması yüksek ihtimal görünüyor. Zaten seçimlerden önce FPÖ'nün, Kurz'u kendi aşırı-sağ politikalarını çalmakla suçlaması da iki partinin temel ortak görüşlerde birleşebileceği görüşünü güçlendiriyor.

Eğer, ÖVP-FPÖ koalisyonu gerçekleşirse FPÖ 17 yıldır ilk kez Avusturya'da hükümette yer alma fırsatını ele geçirecek. Geçtiğimiz Mayıs ayında Sebastian Kurz'un ÖVP'nin başına geçmesiyle merkez-sağ partinin hızla aşırı-sağa doğru kaydığı bilinen bir gerçek. Bu gerçek de göz önüne alınırsa ÖVP-FPÖ koalisyonu Avusturya'da aşırı sağın en ileri düzeyde temsil edildiği bir hükümeti kurmuş olacak.

Elbette böyle bir tablodan en büyük endişeyi duyacakların başında da ülkedeki yabancılar, göçmenler ve Müslümanlar geliyor. Diğer yandan, uzmanlar bu derece aşırı sağ bir hükümetin AB açısından da hiç istenmeyen bir durum olacağına dikkat çekiyor. Üstelik, 2018'in ikinci yarısında Avusturya, AB'nin dönem başkanlığını da üstlenecek.

Eylül 2017'de gerçekleşen Almanya seçimlerinde de Avusturya'dakine benzer bir tablo yaşandı. Geçen seçimlere kıyasla Merkel'in "CDU-CSU"su % 8.6, Sosyal Demokrat Parti (SPD) yüzde 5.2'lik kayıplar yaşarken aşırı sağcı ve ırkçı "Almanya için Alternatif' Partisi" oy oranını yüzde 8 civarında artırarak ciddi bir yükseliş yaşadı; 94 milletvekiliyle Meclis'e girmeyi başardı. AfD'nin, ilk kez oy kullanan genç seçmenin oylarının büyük çoğunluğunu kazandığı belirtildi. Yani, önümüzdeki dönemde Almanya'yı temsil edecek genç nesil de tercihini ırkçı ve aşırı-sağ görüşten yana koydu.

Bremen Üniversitesi'nde aynı zamanda Kültürlerarası ve Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nün Başkanı olan Dr. Roy Karadağ, AfD gibi aşırı-sağcı bir partinin Meclis'te oldukça güçlü biçimde temsil edilmesini "ürkütücü" olarak tanımlıyor.

Merkel'in yüksek olasılıkla kurması beklenen CDU-FDP-Yeşiller koalisyonunun ise çok uzun ömürlü olmayacağı düşünülüyor. Dolayısıyla, kısa bir süre içinde erken seçimlerin gündeme gelmesi ihtimal dahilinde. Bu da, hızla yükselişte olan aşırı-sağ hareketin belki yakın gelecekte iktidara bile gelmesine imkan sağlayabilir. Nitekim, seçim sonrası AfD lideri Alexander Gauland'ın, "Merkel'i kovalamaya devam edeceklerini", AfD Eş Başkanı Jörg Meuthen'in ise, "Meclis'te sert bir muhalefet yapacaklarını" belirtmesi, iktidar yolunda kararlı olduklarının bir göstergesi.

Irkçı, aşırı sağcı partilerin kazandığı oylardan daha tehlikeli olan bir unsur ise diğer ana akım partilerin de seçmen kazanma kaygısıyla aynı radikal söylemleri benimsemesi. Bu kapsamda, seçim sonrası konuşmalarda Merkel ve CSU lideri Seehofer'in, "AfD seçmenlerini, onların sorunlarına çözüm bularak, endişe ve korkularını dikkate alarak, geri kazanmak zorundayız", "Hıristiyan Birlik’te sağ kanat açığı vardı. Şimdi bu açığı kapatacağız" şeklindeki sözleri dikkat çekiyor.

Bu ifadeler açıkça, AfD'ye giden oyların geri kazanılabilmesi için yeni hükümet döneminde aşırı sağ politikaların izleneceğini gösteriyor. Bunların başında, kuşkusuz göç politikalarının sertleştirilmesi ve yeni göç yasalarının çıkarılması var. Bu da, AfD her ne kadar muhalefette olsa da, aşırıcı fikirlerinin yakında iktidara taşınacağı gerçeğini ortaya koyuyor. 

Bilindiği gibi, 2. Dünya Savaşı öncesinde tüm Avrupa'da milliyetçilik, vatanseverlik gibi duyguların suiistimal derecesinde körüklenmesiyle zaman içinde aşırı-sağ, ırkçılık ve radikal milliyetçilik tırmanışa geçmişti. Faşist diktatörlüklere uzanan bu sürecin insanlığı getirdiği son nokta ise tarihin en büyük dünya savaşı ve en acımasız katliamlarıydı. Avrupa'yı kasıp kavuran faşist fırtına sonunda kıtayı gelmiş geçmiş en büyük yıkım ve felaketlerin içine sürüklemişti.

Bu felaketi bizzat yaşamış Avrupa'nın yine aynı tuzağa düşmesi, farkında olmadan aynı sürece kademeli biçimde sürüklenmesi çok vahim bir hata olacaktır. Bu nedenle, Avrupalı aydınların toplumlarını sinsice gelişen bu tehdide karşı acilen uyarmaları ve bunun sonucunda gelişmesi muhtemel tehlikeyi bilimsel ve sosyolojik olarak açıklamaları son derece hayatidir. Bu konuda özellikle, tarihi bilgisi ve tecrübesi yetersiz, analiz yeteneği zayıf genç nesillerin eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi çok önemlidir.

Kendini demokrasi, medeniyet, özgürlük ve insan haklarının beşiği olarak kabul ettirmiş Avrupa'nın göz göre göre kendisini yeniden dehşetli bir facianın içine sürüklemesi elbette en istenmeyecek bir durum olacaktır. İdeolojik boşluklar ve materyalist dünya görüşü, bugün Avrupa'yı bu ürkütücü sonuca sürükleyen sebepler arasındadır. Avrupa ülkeleri, eğer mevcut duruma çare arıyorlarsa, yıllardır takip ettikleri materyalist ideolojileri derinlemesine incelemeli ve körü körüne benimsenen bu ideolojilerin değerlendirilmesini tekrar yapmalıdırlar.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune (Amerika) ve Riyadh Vision'da (Suudi Arabistan) yayınlanan makalesi:

https://ahtribune.com/world/europe/1991-europe-far-right.html

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/11/19/is-europe-on-the-verge-of-a-new-era-for-far-right-politics/

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/262779/avrupa-yeni-bir-fasizm-dalgasininhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/262779/avrupa-yeni-bir-fasizm-dalgasininhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_is_europe_on_the_verge_of_a_new_era_for_far_right_politics2.jpgWed, 08 Nov 2017 00:17:58 +0300
21. Yüzyılın Dehşeti: Silahların Gölgesinde Açlıktan Ölen Bebekler

Tek bir ekmek kırıntısına ya da bozuk bir meyveye bile çok büyük bir iştah ile saldırmak…

Polonyalı piyanist Wladyslaw Szpilman’ın 2. Dünya Savaşı’nda, düşman askerlerince öldürülmek ya da sığındığı yerde açlık çekmek arasında yaptığı tercih, sonradan “The Pianist” isimli filmin ana konusu oldu.

Aradan 60 yılı aşkın bir zaman geçti ancak hala insanlar bombalar altında ölüm ile açlık arasında bir tercihe zorlanıyorlar. Üstelik bu tercihle yüz yüze kalanlar sadece 5-10 kişi değil. Yemen’de, Güney Sudan’da ya da Suriye’de binlerce masum sivil çatışmalardan kaçarak sığındıkları yerlerde bir lokma ekmeğe muhtaç durumdalar.

Daha korkunç olan ise, bir savaş stratejisi olarak planlı bir biçimde açlık yaratılmasıdır. Nitekim BM, yaptığı açıklamada, Suriye savaşında "açlıktan öldürmenin" yeni bir silah olarak kullanıldığına dikkat çekerek, Doğu Guta'daki sivillerin açlığa mahkum edildiğini belirtmiştir. BM İnsan Hakları Komiseri Zeyd Raad el Hüseyin, "sivillerin kasten aç bırakılmasının" Suriye iç savaşında bir savaş taktiği olarak kullanıldığını ifade etmiş, "halkın aç bırakılmasının" uluslararası insan haklarının ihlal edilmesi anlamına geldiğini ve bu nedenle Doğu Guta'da suç işlendiğini söylemiştir. Suriye'de sivillerin kasten aç bırakıldığına yönelik benzer bir açıklama da BM Gıda Raportörü Hilal Enver tarafından yapılmış ve Suriye'de açlığa mahkum edilen sivillere dikkat çekilmiştir. (1)

Şam’ın bir banliyösü konumundaki Doğu Guta’da yaklaşık 400 bin kişi yaşıyor. İlginç olan ise aslında bu bölgenin savaştan önce ülkenin önemli bir tarım merkezi olması. Buna karşın muhaliflerin kontrolündeki bölge, 2013 yılından beri Esad rejimine bağlı birliklerin kuşatması altında bulunuyor. Bu nedenle bölgeye yeterli insani yardım yapılamıyor. Yakın zaman kadar sivillere yiyecek ulaştırmakta kullanılan tünellerin rejimin askeri operasyonların sonucu kapanması Doğu Guta’daki açlık tehlikesini daha da büyütüyor.

Bir AFP muhabirinin çektiği, açlıktan ölmek üzere olan bebek görüntüleri dünya basınında yer alınca durumun vahameti gün yüzüne çıktı. Görüntülerdeki bebekler o kadar şiddetli açlık çekiyorlardı ki, ağlamak için seslerini bile çıkaramıyorlardı. Anneler de bebeklerini emzirebilecek kadar beslenemiyor, babalar da gerekli besini temin edemiyorlardı. (2)

Bir sivil toplum kuruluşu olan SNHR (Syrian Network for Human Rights) 206 çocuk ve 67 kadının öldüğünü açıkladığı Doğu Guta'da 400.000 kişi yetersiz beslenme ile yüz yüze kaldı. Bu insanların sürekli sağlık hizmeti almaları da neredeyse imkansız. (3)

Bu hafta Guta'ya BM yardım tırlarının ulaşması kuşkusuz ki sevindirici bir gelişme. Ancak sorunun, sadece yardımlarla çözülemeyeceği artık herkesin malumu. Bir savaş yöntemi sayılan bölgeyi aç bırakma politikası, buna çözüm alınmadığı takdirde, aynı şekilde devam edecek gibi görünüyor.

Savaş nedeniyle yaşanan bir diğer açlık tehlikesi ise Yemen’de. Savaş bölgesindeki 7 milyon insandan sadece 3 milyon kişi yardımlarla beslenebiliyor. Oysa BM tahminlerine göre en az 4.5 milyon kişi beslenme desteğine ihtiyaç duyuyor. (4)

Norveç Mülteci Konseyi'nin (NRC) şu anki başkanı Jan Egeland bu durumu "uluslararası diplomasinin devasa başarısızlığı" olarak nitelendirip kınıyor. Egeland bölgede gördüklerinden kemiklerinin sızladığını söylerken yaşananların kuraklık olmadığını, A’dan Z’ye insan yapımı olduğunu söylüyor. Bu tespit Yemen’de de Guta’daki gibi bir savaş stratejisi olarak insanların açlığa mahkum edildiğini gösteriyor. Yemen’de Hudeyde Limanı, uzun süredir kapalı tutuluyor. Bu nedenle de bölgeye yardımları iletmek adeta imkansız. Sırf bu neden ötürü Yemen’de her 10 dakikada bir 5 yaş altında çocuk ölümle yüz yüze geliyor. (5)

Doğu Guta’nın içinde bulunduğu bölge Türkiye, İran ve Rusya’nın Suriye’de kurulması için anlaştığı güvenli bölgelerin içinde yer alıyor. (6) Ancak güvenli bölgelerin hayata geçirilmesi hızlı gelişmiyor. Bu da, can kayıpların önlenmesini geciktiriyor. Ancak yine de bu yerler için geçici çözümleri hayata geçirmek mümkün.  

Örneğin Guta’da bölgede BM kontrolünde kurulan ve içinde rejimin, Rus ve Türk sivillerin yer alacağı heyetler oluşturulabilir ve bunlar, bölgeye sürekli olarak alınacak insani yardımları denetleyebilirler. Benzer şekilde tüm tarafların katıldığı sivil bir heyet Yemen’in Hudey’de Limanı’nda görevlendirilebilir. Bu şekilde çatışan tarafların yardımların içinde karşı tarafa silah gönderildiğine dair endişeler giderilebilir.

Teknik tedbirler öncelikli olarak alınmalı kuşkusuz. Ancak bölgeye asıl çözümü sağlayacak olan, bölge ülkelerinin bir araya gelerek akılcı bir ittifak geliştirilmesidir. Özellikle Rusya, İran ve Türkiye'nin garantörlüğünde ateşkes sonrasında barışa yönelik atılımlar gerçekleştirilmelidir. Bunun için, asgari müşterekte kararlar alınıp, bunların ilk planda uygulanmaya başlaması, bölgede kan akmaması için tedbirler alınması ve terörü susturacak ve Batı müdahalesini durduracak atılımlar gerçekleştirilmesi elzemdir. Bu, yalnızca güçlü ittifakların gerçekleştirebileceği bir çözümdür.

Referanslar:

  1. Deutsche Welle Türkçe, BM: Suriye'de siviller açlıktan öldürülüyor, 27.10.2017,  http://www.dw.com/tr/bm-suriyede-siviller-a%C3%A7l%C4%B1ktan-%C3%B6ld%C3%BCr%C3%BCl%C3%BCyor/a-41146781
  2. Arab News, Syrian children die of hunger under regime siege, 23 Ekim 2017, http://www.arabnews.com/node/1181786/middle-east
  3. Mohamed Sheikh Yusuf, Hunger kills 397 Syrians in Eastern Ghouta: NGO, 24.10.2017, http://aa.com.tr/en/middle-east/hunger-kills-397-syrians-in-eastern-ghouta-ngo/946205
  4. Action Against Hunger USA, Yemen: Hunger Kills Every Day, 20 Aralık 2016, https://www.actionagainsthunger.org/blog/yemen-hunger-kills-every-day
  5. Karen Mc Veigh, Yemen hunger crisis leaves refugee chief 'shocked to the bones', 3 Mayıs 2017, https://www.theguardian.com/global-development/2017/may/03/yemen-hunger-norwegian-refugee-council-chief-jan-egeland-shocked-to-the-bones
  6. Arab News, Syrian children die of hunger under regime siege, 23 Ekim 2017, http://www.arabnews.com/node/1181786/middle-east

Adnan Oktar'ın Cape Times, The Star, Pretoria News, The Mercury (Güney Afrika) ve Only Kashmir'de (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://www.iol.co.za/pretoria-news/hunger-used-as-a-weapon-11905609

http://onlykashmir.in/doomed-to-hunger-through-unlawful-warfare-strategy-syria-yemen-starve/

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/262777/21-yuzyilin-dehseti-silahlarin-golgesindehttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/262777/21-yuzyilin-dehseti-silahlarin-golgesindehttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/cape_times_adnan_oktar_doomed_to_hunger_through_unlawful_warfare_strategy_Syria_Yemen_starve2.jpgTue, 07 Nov 2017 23:23:12 +0300
Sudan Yaratmanın Evrimsel Yaratılışa İşaret Ettiği Yanılgısı

Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. (İnsan Suresi, 2)

Evrimsel yaratılış yanılgısını savunanlar birçok ayette geçen "insanın sudan yaratıldığı" şeklindeki ifadeleri de kendi iddialarına sözde bir delil olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Sudan hareketle bütün canlıların oluştuğunu iddia etmektedirler. İnsanın yaratılış aşamalarının anlatıldığı bir diğer ayet de dikkatli incelendiğinde bu yorumlardaki köklü yanılgı gözler önüne serilmektedir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:

Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, Biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılışbiçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkca göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuşbir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir. (Hac Suresi, 5)

Ayette bir insanın yaratılış aşamaları tarif edilmektedir.

Birinci aşama olan toprak, insandaki temel mineralleri ve elementleri içeren hammaddedir.

İkinci aşama ise bu elementlerin, anne karnındaki yumurtayı döllemek için gerekli yapıya ve genetik bilgiye sahip olan spermleri içeren ve Kuran'da karmaşık bir su tabiriyle tarif edilen menide biraraya gelmesidir. Kısacası insanın temel hammaddesi topraktır. Toprağın özü, bir damla menide o insanı meydana getirecek bir şekilde toplanmıştır. Ayette bu "su" aşamasının hemen ardından insanın ana karnındaki gelişim aşamaları belirtilmiştir. Oysa evrim teorisi, canlılığın sözde kendiliğinden suda başlamasından insanın ortaya çıkması arasında milyonlarca farazi aşama (ilk hücre, tek hücreliler, çok hücreliler, omurgasızlar, omurgalılar, sürüngenler, memeliler, primatlar vs. ve bunların sayısız ara aşamaları gibi) olduğunu var sayar. Ayetteki sıralamada ise hiçbir şekilde böyle bir mantık ve tarif olmadığı çok açıktır. İnsanın bir damla su halinden sonra alak haline geldiği bildirilmektedir.

Dolayısıyla, çok açıktır ki ayette, insan türünün geçirdiği evrim aşamaları değil, tek bir insanın anne karnından önceki, anne karnındaki ve doğduktan sonra yaşlılığına kadar devam eden yaratılış aşamaları tarif edilmektedir.

Bazı yorumcular bu ayetlerdeki "canlıların sudan yaratılması" ifadesinde, evrim teorisine paralel bir mana var zannetmektedir. Oysa bu çok yanlışbir yorumdur. Ayetlerde canlıların sudan yaratıldığı bildirilerek, canlıların temel malzemesinin su olduğu haber verilmektedir. Nitekim modern biyoloji ortaya koymuştur ki su, dünyadaki her canlının vücudunun en temel unsurudur. İnsan vücudunun yaklaşık % 70'i sudur. Her canlı, vücudundaki su sayesinde hücre içi, hücreler arası ve dokular arası ulaşımı sağlar. Su olmadan canlılık olamaz. İnsanın ve diğer canlıların sudan yaratıldığını bildiren diğer ayetlerde de yine evrim teorisine dayanak oluşturacak bir mana yoktur. Bu ifadeyi içeren bazı ayetler şu şekildedir:

O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık.Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)

Aşağıdaki ayetlerde ise "bir damla suyun meni olduğu" açıkça ifade edilmektedir:

Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O'dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü (min nutfetin iza tumna) zaman. Gerçek şu ki, diğer diriltme (yeniden neş'et) de O'na aittir. (Necm Suresi, 45-47)

Min : den, dan

Nutfetin : Nutfe, bir damla

iza : -dığı zaman

tumna : meniyi akıtmak

Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?(nutfeten min meniyyin yumna) (Kıyamet Suresi, 37)

nutfeten : nutfe, bir damla su

min : den, dan

meniyyin : meni

yumna : atılıp dökülen

İnsan bir baksın, hangi şeyden yaratıldı? Dökülüp atılan bir sudan yaratıldı. (Hulika min main dafikın) (Bu su,) Bel kemiği ile kaburgalar arasında (ki organlar)dan çıkar. (Tarık Suresi, 5-7)

Hulika : yaratıldı

min : den, dan

main : su

dafikın : Birden boşalan, dökülen, def'aten akıtan, akıtılan.

ÖNCE TOPRAKTAN, SONRA SUDAN YARATILMANIN EVRİMSEL YARATILIŞA İŞARET ETTİĞİ YÖNÜNDEKİ YANILGI

 

"... Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?" (Kehf Suresi, 37)

Ömer Nasuhi Bilmen ise aynı ayeti şu şekilde tefsir eder:

... Senin aslın ve yaratılışın sebebi olan Hazreti Adem'i (topraktan) yaratan (sonra) da seni (bir nutfeden) en yakın maddei vücudun olan bir katre meniden (yaratan sonra da seni bir erkek olarak tesviye eden) seni böyle müteaddit etvari hayatiye (birçok hayat durumları) neticesinde tam, baliğbir insan olarak vücuda getiren Halik-i Kerim'i (inkar eder mi oldun) çünki ahiret hayatını inkar, onun zuhura geleceğini haber veren ve ona kadir olan Allah Teala'yı inkar demektir...

Ayette geçen "topraktan yaratılma" Hz. Adem'in yaratılışını, sudan yaratılıp düzgün bir adam haline gelme ise spermden başlayan gelişmeyi anlatmaktadır. Aşağıdaki ayette de Allah'ın balçıktan doğrudan bir beşer yarattığına işaret edilmektedir. Hz. Adem'in yaratılışının anlatıldığı bu ayette de bir aşamadan bahsedilmemektedir:

Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmişbir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr Suresi, 28-29)

Zaten Kuran'da anlatılan yaratılışaşamaları dikkatle okunur, birbirini takip eden süreçler göz önünde bulundurulursa evrimci yorumun yanlışolduğu da hemen anlaşılır.

Kuran'da Hz. Adem'in evrimsel bir aşama ile yaratılmadığını açıkça bildiren daha pek çok ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden birinde şöyle buyrulmaktadır:

Şüphesiz, Allah Katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" demesiyle o da hemen oluverdi. (Al-i İmran Suresi, 59)

Yukarıdaki ayette Allah Hz. Adem ile Hz. İsa'nın aynı şekilde yaratıldıklarını bildirmektedir. Daha önce de vurguladığımız gibi Hz. Adem, herhangi bir atası olmaksızın, topraktan ve Allah'ın "Ol" demesiyle var edilmiştir. Hz. İsa ise yine bir babası olmaksızın, Allah'ın dilemesiyle, bir "Ol" emriyle yaratılmıştır.

Topraktan ve sudan yaratılmanın bildirildiği diğer ayetlerde de, az önceki maddede incelediğimiz gibi insanın evrim aşamaları değil, insanın yaratılışının anne karnına düşmeden önceki, anne karnındaki ve doğumdan sonraki aşamaları tarif edilmektedir:

Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, Biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılışbiçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuşbir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir. (Hac Suresi, 5)

KURAN'DA EVRİMSEL SÜRECE İŞARET BULUNDUĞU YANILGISI

 

"Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti." (İnsan Suresi, 1)

Yukarıdaki ayet aynı çevrelerin kendilerince evrime delil olarak sundukları bir diğer ifadedir. Kişisel yorumlarına dayalı bir çeviriyle "kendisi anılmaya değer birşey değilken" ifadesi "insanın bir insan olmadan önceki hallerinin ifade edildiği" şeklinde açıklanmaktadır. Oysa ilk iddia gibi bu evrimci iddia da gerçeklerden uzaktır.

Altı çizili ifadenin Arapçası şu şekildedir:

"lem yekun şey'en mezkuren"

Lem yekun : değildi

Şey'en : bir şey

Mezkuren : zikredilen, adı geçen

Bu ifadeyi "evrimsel yaratılış"a sözde bir delil olarak göstermek de çok mantık dışı bir yorumdur. Nitekim bu ayet İslam alimleri tarafından evrimsel bir süreç olarak yorumlanmamaktadır. Örneğin Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetteki zaman ifadesini şu şekilde tefsir eder:

"Başlangıçta ilk maddeleri olan unsurlar ve madenler, sonra onlardan aşama aşama yaratılıp orta maddeleri olan bitkisel, hayvansal gıdalar "çamur hülasası" (Müminun Suresi, 12), sonra onlardan süzülen yakın maddesi olan meniye doğru yavaşyavaşaşama ve mertebeler içinde gelen bir şey olmuş, fakat insan diye anılan şey olmamıştı. Gerçekte insanın her ferdi gibi cinsi de ezeli değil, sonradan olmadır. Hem dehrin başlangıcından, alemin yaratılışından çok sonra var olmuştur." 

Ömer Nasuhi Bilmen ise ayeti şu şekilde tefsir eder:

"Bu ayetler, Cenab-ı Hakk'ın insanları hiç mevcut, malum değillerken bilahare birer katre sudan işitir ve görür bir halde yaratmışve onları imtihana tabi tutmuşolduğunu bildiriyor... Nev'i insan, başlangıçta hiç mevcut değildi, sonra bir müddet içinde bir katre sudan, bir topraktan ve çamurdan tasvir edilmişbir ceset haline gelmiştir. O insan, o zaman malum değildi, onun ne gibi bir ismi haiz ve ne için yaratılmışolduğu gök ve yer halkınca bilinmiyordu. Sonra kendisine ruh bilinci yad edilmeye başlanılmıştır." 

Değerli İslam alimlerimizin de belirttiği gibi, Kuran’da hiçbir şekilde evrimle yaratılışa işaret bulunmamaktadır. Kuran’da bildirilen yaratılış, Rabbimiz’in “Ol” emri ile gerçekleşen yoktan yaratılıştır.

HZ. ADEM'İN İLK İNSAN OLMADIĞI YÖNÜNDEKİ YANILGI

Evrimsel yaratılış yanılgısıyla ilgili olarak ortaya atılan bir diğer iddia ise, Hz. Adem'in ilk insan olmayabileceği -hatta insan olmayabileceği (Hz. Adem'i tenzih ederiz)- şeklindedir. Bu batıl iddiaya sözde delil olarak aşağıdaki ayet gösterilmektedir:

Hani Rabbin meleklere: "Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti. Onlar da: "Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?" dediler. (Allah:) "Şüphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim" dedi. (Bakara Suresi, 30)

Bu iddiayı savunan çevreler ayette geçen "halife var edeceğim" şeklindeki ifadede geçen Arapça "ceale" fiilini, "tayin etmek" kelimesi ile açıklamaktadırlar. Yani Hz. Adem'in ilk insan olmadığı, birçok insan arasından halife olarak "tayin edildiği" yanılgısını öne sürmektedirler. Oysa "ceale" kelimesinin Kuran'da kullanılan çok çeşitli anlamları vardır ve bunlar şu şekildedir:

Ceale: Yaratmak, icad etmek, çevirmek, yapmak, koymak, kılmak

Kuran'da "ceale" filinin geçtiği diğer ayetlerden birkaç örnek şöyledir:

Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan kendi eşini var etti (ceale) ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi... (Zümer Suresi, 6)

De ki: "Sizi inşa eden (yaratan), size kulak, gözler ve gönüller veren (ceale) O'dur. Ne az şükrediyorsunuz?" (Mülk Suresi, 23)

Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, "ceale" kelimesi bu ayette yaratılma anlamında kullanılmıştır. Ayrıca pek çok ayette de Hz. Adem'in topraktan yaratıldığı belirtilmektedir. Hz. Adem'in, diğer insanlar içinde bir insan olmadığı, özel ve farklı bir yaratılışa sahip olduğu bu ayetlerden de anlaşılmaktadır.

HZ ADEM'İN DÜNYADA YARATILDIĞI YANILGISI

Kuran'da Hz. Adem'in ilk insan olduğu hakkında verilen bir diğer önemli bilgi de işlediği hata nedeniyle kendisinin ve eşinin cennetten çıkarılmasıdır. Ayetlerde şu şekilde buyurulmaktadır:

Ey Ademoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık. (Araf Suresi, 27)

Ve dedik ki: "Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleşİkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz. Fakat şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan çıkardı. Biz de: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır" dedik. (Bakara Suresi, 35-36)

Ayetlerdeki ifadeler çok açıktır. Allah Hz. Adem'i topraktan yaratmıştır. Hz. Adem özel bir yaratılışa sahiptir ve bu özel yaratılışonun önce cennette bulunmasından, daha sonra da buradan çıkarılmasından bir kez daha anlaşılmaktadır. Ancak evrim aldatmacasına inanan bazı Müslümanlar apaçık olan bu gerçekleri görmezlikten gelmekte ve ayetlerde geçen "cennet" kelimesinin, ahiretteki cenneti değil, dünyadaki güzel mekanları ifade ettiği gibi hatalı bir yorum ileri sürmektedirler. Oysa Hz. Adem'in yaratıldığı cennetin pek çok özelliği Kuran'da belirtilmektedir. Burada melekler ve şeytan vardır. Melekler Allah ile konuşmaktadır. Ayetlerdeki ifadeler bu kadar açıkken, Kuran ahlakına uygun olmayan yorumlarla evrim teorisine sözde delil arama çabasına girmek hatalı bir tavırdır.

Tüm insanların Hz. Adem'den geldiğini, yani Hz. Adem'in ilk insan olduğunu haber veren pekçok ayetten ikisi de şu şekildedir:

Hani Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almışve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: "Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?" (demişti de) onlar: "Evet şahid olduk" demişlerdi. (Bu) Kıyamet günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir. Ya da: "Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelme bir kuşağız; işleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helak mi edeceksin?" dememeniz için. (Araf Suresi, 172-173)

Adnan Oktar'ın News Rescue'da yayınlanan makalesi (Amerika):

http://newsrescue.com/error-creation-water-indicates-evolutionary-creation/#axzz4xanX4Cvl

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/262717/sudan-yaratmanin-evrimsel-yaratilisa-isarethttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/262717/sudan-yaratmanin-evrimsel-yaratilisa-isarethttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/news_rescue_adnan_oktar_the_error_that_creation_out_of_water_indicates_evolutionary_creation2.jpgMon, 06 Nov 2017 05:16:06 +0300
İslam ve Bağnazlık: İki Farklı Ve Zıt Din

Halk arasında "yobazlık" olarak da adlandırılan "bağnazlık", yeterli bilgi ve araştırmaya sahip olmayan insanlar tarafından çoğu zaman İslam'la bir tutulur. Oysa, İslam ve bağnazlık birbirinden tamamen farklı, hatta birbirine tümüyle zıt iki ayrı dindir. 

Bugün Müslüman aleminin büyük bölümünde yaşanan dinin adı her ne kadar İslam olarak bilinse de gerçekte bu coğrafyaya hakim olan büyük ölçüde hurafelere dayalı, Kuran’dan ve Peygamberimiz (sav)’in anlattıklarından uzak bağnazlık dinidir.

Bağnazlık ile gerçek İslam yani Kuran Müslümanlığı arasındaki farkı ana hatlarıyla incelersek;

İslam dininin tek gerçek ve geçerli kaynağı Allah'ın Kitabı Kuran'dır. Peygamberimiz (sav) de Kuran’ı uygulamış, Kuran’ı anlatmış, Kuran’a uyulmasını emretmiş ve “Sünnetinin Kuran olduğunu” bildirmiştir. Bağnazlık dininin ise binlerce farklı kaynağı vardır. Bu geçersiz kaynakların başlıcaları: Peygamberimiz'e iftirayla atfedilen yüzbinlerce uydurma hadis... İslam alimi olarak tanıtılan kişilerin din adına ürettikleri uydurma kural ve yasaklar, yanlış Kuran yorumları... Hurafelere, batıl örf, adet ve geleneklere dayalı yanlış inanç, hüküm ve uygulamalar... 

Oysa Allah, insanların din konusunda yalnızca Kuran'dan sorumlu olduklarını açıkça bildirmiştir:

Ve şüphesiz o (Kur'an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız. (43/44)

Bağnazlar Kuran'ın –haşa- anlaşılamaz, kapalı, eksik ve yetersiz olduğunu, onu anlamak için yukarıda bahsettiğimiz sayısız kaynağa ihtiyaç olduğunu savunur. Oysa Kuran’ın açık, yeterli ve anlaşılır olduğunu söyleyen Allah’tır. Allah Kuran'ın son derece açık ve eksiksiz olduğunu, başka hiçbir kaynağa ihtiyaç olmadığını pek çok ayetinde haber verir. Bu ayetlerden birkaç örnek şöyledir:

Kendilerine okunmakta olan Kitabı (Kuran'ı) sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? (29/51)

Allah'tan başka bir hakem mi arıyayım? Oysa O, size Kitabı (Kuran’ı) açıklanmış olarak indirmiştir. (6/114)

Biz Kitap'ta (Kuran’da) hiçbir şeyi noksan bırakmadık. (6/38)

Kuran'a dayalı İslam tek ve hak olan dindir. Bağnazlık ise aralarında her konuda ihtilaf halinde olan yüzlerce farklı gruba bölünmüştür. Hepsi kendi yolunun doğru, diğerlerinin ise sapkın olduğunu düşünür. Kuran'da bağnazların içine düştükleri bölünmüşlük şöyle anlatılır:

Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah'adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir. (6/159)

Tüm bu apaçık ayetlere rağmen bağnazlar, Allah'ın indirdiği Kuran'a uymaya çağırıldıklarında buna şiddetle karşı çıkar ve yüzlerce yıldır atalarından, dedelerinden kendilerine miras kalan uydurma dine uymakta ısrar ederler. Peygamberimiz (sav) döneminde de Resulullah’a en çok karşı çıkan, Allah’ın indirdiği dini kabullenmeyen devrin müşrikleri yani bağnazlar olmuştur. Allah bu gerçeği şöyle haber verir:

Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız" derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? (2/170)

Kuran'daki gerçek dini yaşamak son derece kolayken bağnazlık, dini her yönden zorlaştırarak yaşanamaz hale getirir. İslam kolaylık dinidir. Bağnazlar ise din ne kadar zor olursa o kadar iyi olduğunu zannederler. Bu, Allah’ın merhamet dolu üstün ahlakını anlamamaktan kaynaklanan çarpık bir bakış açısıdır. Tarih boyunca tüm Peygamberlere karşı da insanların direnç gösterdikleri temel konulardan biri olmuştur. Hz. Musa kavmine, “Allah sizden bir sığır kesmenizi istiyor” dediğinde, kavmi onlarca soru sorarak son derece sade olan bir emri neredeyse uygulanamayacak hale getirmişlerdir. Üstelik bunu yaparken sözde Allah’ın emrine titizlik gösterdikleri iddiasında olmuşlardır. Oysa Allah’ın emrine gösterilecek asıl titizlik, dini Allah’ın indirdiği gibi öz, sade, kolay, temiz haliyle yaşamaktır. Kuran’da dinin kolay olduğu bir çok ayette özel olarak belirtilmiştir:

Allah adına gerektiği gibi mücadele edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). (Hac Suresi, 78)

Benzer şekilde, Allah Kuran'da yenmesi yasak edilenleri yalnızca leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlarla sınırlarken (16/115, 2/173), bağnaz kaynaklarda yüzlerce maddelik yenilmesi haram olan yiyecek listeleri bulunur. Allah bağnazların bu yanlış tutumundan Kuran'da şöyle bahseder:

Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler. (16/116)

De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?" De ki: "Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır. (7/32)

Özetle, bağnazlık her konuda –hiçbir delile ve ayete dayanmadan- binlerce yasak ve kısıtlama üreten, insanları Allah'ın nimetlerinden, güzelliklerinden uzaklaştıran şeytani bir sistemdir. Bu sistemin en büyük mağdurlarından biri ise kadınlardır. Kadınları sosyal hayattan, dünyanın nimetlerinden soyutlayan, evlerine kapatıp her türlü kötü muameleye, ayrımcılığa tabi tutan, ezen bağnaz anlayış, bilinçaltında büyük bir kadın nefreti besler. Bağnazın kıskançlık ve aşağılık kompleksiyle yoğrulmuş karakteri kadınlar aleyhine sayısız uydurma dini hüküm, yasak ve kısıtlama üretmelerine neden olmuştur. 

Bağnaz zihniyetin, kadına olduğu gibi her türlü güzellik, estetik ve sanata karşı da özel bir düşmanlığı ve nefreti vardır. Kuran'da, Hz. Süleyman'ın sarayına heykeller, havuzlar, kaleler gibi muhteşem sanat eserleri yaptırdığı anlatılır (34/13). Allah'ın cennette mükemmel ve benzersiz bir yaratmayla yarattığı ihtişam, güzellik ve sanat ayrıntılı olarak tasvir edilir. 

Bağnaz ise amansız bir sanat, güzellik ve estetik karşıtıdır. Heykeli, resimi, müziği sözde en büyük günahlar arasında görür. Her fırsatta bunları tahrip edip aşağılamayı sözde kutsal bir görev sayar. 

Ve sonuçta, bağnaz din anlayışı içine kapalı, sevgisiz, hayatın güzelliklerinden zevk alamayan sağlıksız kitleler yetiştirir. Şunu iyi bilmek gerekir ki, bir ülkede kadınlar insan yerine konmuyorsa ve özgür değilse, o ülkenin sokaklarına kasvet hakim olmuşsa, bilimde veya teknolojide bir ilerleme kaydedilemiyorsa, insanlar düşüncelerini özgürce ifade edemiyor inançlarına göre yaşayamıyorlarsa, sokaklarda insanlar diledikleri gibi giyinip diledikleri gibi dolaşamıyorlarsa, İslam’ı yaşaması için insanlara herhangi bir şekilde dayatma yapılıyorsa, farklı mezhepten olanlar tekfir ediliyorsa, ateistler veya dinsizler baskı altındaysa, kiliseler havralar sinagoglar saldırıya uğruyorsa, her dinden, dilden, etnik kökenden insan birinci sınıf vatandaş muamelesi görmüyorsa, o ülke ressamları, heykeltraşları, ses sanatçıları, operaları, edebiyatçıları vs ile ön plana çıkamıyorsa, görgü eksikliği toplum geneline hakim olmuş yaşam kalitesi düşmüşse o ülkede Kuran ahlakına dayalı bir zihniyetin hakim olduğunu söylemek imkansızdır. Ancak bağnazlığın ortadan kaldırılması da, bu yanılgıya kapılmış insanları ezerek, baskı altına alarak olmaz. Bu insanlar yaşadıkları sisteme telkinle inandırılmışlardır. Karşı telkinle, Kuran ayetlerinden delillerle yaptıklarının yanlış olduğu gösterildiğinde onları da bu karanlık dünyadan kurtarmak mümkündür. 

Kuran ahlakı anlatıldığında ve yaşandığında topluma barış, itidal, akılcılık, demokrasi, özgürlük, sanat, kalite, görgü, bilimsel ilerleme, neşe özetle güzel olan her şeyin en iyisi hakim olacak, insanlar hurafelerin tüm ağır yüklerinden kurtulacaklardır. 

Adnan Oktar'ın Egyptian Streets'de (Mısır) & Jefferson Corner (Amerika) yayınlanan makalesi:

https://egyptianstreets.com/2017/11/02/islam-and-bigotry-two-different-and-opposite-religions/

http://www.jeffersoncorner.com/islam-and-bigotry-two-different-and-opposite-religions/

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/262403/islam-ve-bagnazlik-iki-farklihttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/262403/islam-ve-bagnazlik-iki-farklihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/egyptian_streets_adnan_oktar_Islam_and_bigotry_two_different_and_opposite_religions2.jpgSat, 04 Nov 2017 00:56:25 +0300
İnsanlığın Kapanmayan Yarası: Çocuk Askerler

Vasil Ahmad Afganistan’da Taliban ile mücadelenin kahramanlarındandı.

12 yaşında olmasına karşın polis üniforması ile çekilmiş fotoğrafları vardı.

Bir gün okula giderken Taliban milisleri yolunu kesti ve onu başına sıktıkları 2 kurşunla öldürdüler.

Vasil Ahmad’in ölüm nedeni, Afgan polisinin, Ahmad'ın eline silah vererek ülkedeki iç savaşa dahil etmesiydi. Bu olaydan sonra Kabil yönetimi bu uygulamaya son vereceğini duyurdu.

Ancak elbette sorun, sadece Afganistan ile sınırlı değil. Bütün dünyada yaklaşık 250 bin çocuk zorla savaştırılıyor. (1)

Bu çocuklar her an öldürülme ya da suiistimal edilme riski altında. Bir kısmı da cinayet işlemesi için zorlanıyor, teşvik ediliyor. Bazen asi gruplarda bazen de kimi devletlerin hükümet kuvvetlerinde silah kullanıyorlar.

Örneğin, Türkiye’de terör örgütü PKK’nın “zorunlu askerlik” adı altında ailelerinden zorla kaçırdığı çocuklar uzun süre ülke gündemini meşgul etmiş (2) ve Türk Emniyet Güçleri 2 yılda PKK'nın 18 yaşından küçük toplam 2 bin 52 çocuğu kandırarak dağa kaçırdığını açıklamıştı. (3) Başka birçok ülkede de benzer bir durum var. Sadece Güney Sudan’da 16 bin çocuk savaşçı var. Kongo Demokratik Cumhuriyet’inde ise 10 farklı silahlı grup çocuk savaşçı bulunduruyor.

Afganistan’da, Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de Somali’de, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde, Filipinler’de, Myanmar’da ve Kolombiya’da pek çok çocuk yaşıtlarının okula gittiği, oyun oynadığı, aileleri ile olduğu vakitte onlar ateş ediyor veya ateş altında kalıyor.

Çocuk savaşçılar ucuz ve gözden çıkarılabilir malzeme olarak görülüyorlar. Örneğin, Uganda ve Kuzey Kenya’da bir çocuğu askere almanın maliyeti bir tavuğu satın almak kadar. Onların haklarını savunan olmadığı gibi kendi haklarını savunmaları da imkansız. Çoğu kez ne olup bittiğinin bile farkında değiller. Yanlış ve doğruyu tam ayırt edemedikleri için kolayca yönlendiriliyorlar. Kendilerini gerçekçi bir oyunun parçası sanıyorlar. Cepheye gönderilmeden önce çok az eğitiliyorlar veya hiç eğitim almıyorlar.

Çocuk Askerler Küresel Araştırma Raporu’nda yer alan bilgilere göre; çocukların çatışmalara katılma yaşı yediye kadar düşebiliyor. Bazıları taşıyıcı veya ulak, bazıları da casus olarak kullanılıyor. Örneğin Myanmar'da çocuklar, mayınları tespit etme veya patlatmaları için ağaç dallarıyla yolları süpürmeye zorlanıyorlar. Çocuk, bir saldırı silahını veya yarı otomatik silahı tutacak kadar büyüdüğünde (genellikle 10 yaş) cepheye gönderilebiliyor. Çocuk askerlere sıklıkla zalimce davranılıyor ve hata yaptıklarında veya firar ettiklerinde cezalar çok ağır oluyor. Birçok ülkede esir alınmış, kaçmış veya teslim olmuş çocuk askerler kötü muamele, işkence ve hatta ölümle karşı karşıya kalıyorlar. (4)

Sorun, sadece sanıldığı gibi az gelişmiş, demokrasisi zayıf ülkelere özgü değil. Zengin ileri batı demokrasilerinde bile çocuk askerler görmek mümkün. Örneğin Birleşik Krallık, 16 yaşındaki çocukları bile askere alıyor ve 17 yaşındakileri ise Falkland ve Körfez Savaşı’nda görevlendirdiği biliniyor. Üstelik bu ülkede çocuk askerlerin ordudaki istidamı giderek artıyor. Birleşik Krallık’ta 18 yaşını doldurmamış kişilerin oy kullanması dahi yasak iken daha küçüklere silah kullanma hakkı tanınıyor. (5)

ABD'nin, 18 yaşından küçükleri Körfez Savaşı'na, Somali ve Balkanlar'a gönderdiği biliniyor.

Alman Silahlı Kuvvetleri’nde çocuk yaştaki acemi erler eğitimlerde gerçek mermilerle atış talimi yapıyorlar. Alman Silahlı Kuvvetleri'nin silah altına aldığı 17 yaşındaki gençlerin sayısı ise 2015 yılında 1.515'e çıkmış durumda.

Bu ülkelerde genellikle personel açıklarını kapatabilmek için hukuken çocuk yaşta sayılan gençler asker haline getiriliyor. Halka yönelik reklamlarla çocuklar askere davet ediliyor. Bu reklamlarda çocuk yaştakilerin silahlandırılması çoğu zaman bir kahramanlık hikayesi ile özdeşleştirilerek çocuklar savaşa özendiriliyorlar. 

Birleşik Krallık ve ABD’nin bu konudaki standartları, kuşkusuz Myanmar, Sudan ya da Afganistan’daki kadar düşük değil. Ancak yine de çocuk asker gerçeğinin gelişmiş ülkelerde dahi karşımıza çıkması durumun vahametini gözler önüne seriyor. Ne var ki, bir-iki sivil toplum kuruluşu dışında bu konuya ciddi bir eleştiri de yapılmıyor.

Daha da ilginç olan ise, 200 yakın üyesi olmasına karşın BM’nin, 2000 yılında düzenlediği "çocukların silahlı çatışmalarda kullanılmamasına ilişkin protokolünü" imzalayan ülke sayısının sadece 80 olması.

Hiç kimse 12 yaşında bir çocuğun elinde silahla savaşa sürülmesini, atmosfere sera gazı salınmasından daha önemsiz görmemeli veya Afrika’da cürüm olduğu söylenen bir uygulama Londra’da uygulandığında görmezden gelinmemeli. Çocuk askerler, çatışmaların yoğunlaştığı böyle bir zamanda tüm dünya için gerçekten çok ciddi bir sorundur. Bu soruna gereği gibi dikkat verildiğinde, ancak o zaman bu dünyanın süsü olan ve güçlü bir sevgi ve şefkatle büyütülmeleri gereken çocuklar için daha güvenilir bir dünya mümkün olabilir.

Referanslar:

  1. Peter Hille, 14 ülkede çocuk askerler savaşıyor, 12 Şubat 2016, http://www.dw.com/tr/14-%C3%BClkede-%C3%A7ocuk-askerler-sava%C5%9F%C4%B1yor/a-19044420
  2. Milliyet Gazetesi, PKK, şimdi de çocuk kaçırmaya başladı, 25 Nisan 2016, http://www.milliyet.com.tr/pkk-simdi-de-cocuk-kacirmaya-gundem-2233574/
  3. Vatan Gazetesi, PKK 2 yılda 2 bin çocuğu dağa kaçırdı, 21 Eylül 2015, http://www.gazetevatan.com/pkk-2-yilda-2-bin-cocugu-daga-kacirdi-866116-gundem/
  4. Biamag, Çocuk Askerler, 15 Haziran 2001, https://m.bianet.org/biamag/insan-haklari/2869-cocuk-askerler
  5. Greg Barrow, UK 'shamed' over teenage soldiers , 12 June 2001, http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/1383998.stm

Adnan Oktar'ın Daily News'de (Güney Afrika) yayınlanan makalesi

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/262232/insanligin-kapanmayan-yarasi-cocuk-askerlerhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/262232/insanligin-kapanmayan-yarasi-cocuk-askerlerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/daily_news_adnan_oktar_the_unhealed_wound_of_humanity_child_soldiers2.jpgThu, 02 Nov 2017 14:57:31 +0300
Dağlık Karabağ Sorunu Güçlü Bir Bölgesel İttifakla Sonlanmalı

Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki ihtilaflı Dağlık Karabağ bölgesi, iki ülke arasında kökenleri 20. yüzyılın başlarına dek uzanan ve bir türlü sonu gelmeyen soruna da adını vermekte.

80'lerin sonuna doğru soğuk savaşın izlerini kaybettirmesiyle kendini yeniden hissettirmeye başlayan Dağlık Karabağ ihtilafı, SSCB'nin dağılmasıyla tırmanışa geçti. Azerbaycan ve Ermenistan'ın bağımsızlıklarını kazanmalarının hemen ardından 1992 yılında iki ülkeyi birbirleriyle savaşa sürükledi. 1994'te alınan geçici bir ateşkes kararına kadar süren çatışmalarda 20 bin insan hayatını kaybetti. 1.5 milyon insan ise yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı. O tarihten bu yana arada yalnızca söz konusu ateşkes antlaşması geçerli olduğu ve olay bir barış antlaşması ile çözüme kavuşmadığı için ülkeler halen resmi olarak savaş halinde görünüyor.

Günümüze dek Dağlık Karabağ sorununun çözümü için Ermenistan ve Azerbaycan arasında çok sayıda görüşme gerçekleştirildi; ancak somut bir sonuca varılamadı. 1992 yılında bu sorunun çözümü için Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu oluşturuldu. Grubun eş başkanlığına 1994'te ABD, Rusya ve Fransa getirildi. Ne var ki, Minsk Grubu da bugüne kadar yapıcı bir ilerleme kaydedemedi.

Tüm bu olumsuz sürece karşın geçtiğimiz Eylül ayında, Erivan'da yapılan 6. Ermeni Diyasporası forum toplantılarında Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan ezber bozan bir açıklama yaptı. Nalbandyan açıklamasında, “Karabağ ihtilafının çözüme kavuşturulması için AGİT çerçevesinde devam eden görüşmelere ivme kazandırmak amacıyla biz Ermeni tarafı olarak Karabağ güvenliğine tehdit oluşturmayan belirli Azerbaycan topraklarını iade edebiliriz. Azerbaycan ile aramızda bu konuda görüşmeler devam ediyor. Ülkelerimiz arasında gerilimi düşürmeye yönelik atacağımız bu adım hakkında daha fazla detay veremem" ifadelerini kullandı.

Bu sürpriz olumlu kararın ardında Rusya'nın önemli etkisi olduğu görüşleri ön plana çıkıyor. Suriye, Irak gibi Ortadoğu'daki kriz ve kargaşa odaklarına karşı Rusya'nın, güney sınırlarında güvenli ve istikrarlı bir bölge oluşturulması fikrine sıcak baktığı belirtiliyor. Bölgede istikrarın sağlanmasıyla Rusya'nın, İran gibi müttefikleriyle de ilişkilerini daha sağlıklı biçimde yürütebileceği ve geliştirebileceği düşünülüyor.

Geçen ay, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın Cenevre kentinde bir araya geldikleri görüşmelerdeki olumlu ve yapıcı atmosfer de bölgede barış, uzlaşma ve istikrar ortamının tesisini destekler nitelikteydi. AGİT Minsk Grubu'nun yayınladığı bildiride, toplantının yapıcı bir atmosferde geçtiği, bölgedeki gerilimin azaltılması için ek önlemler alınacağı, sorunun barışçıl yollarla çözümü için tarafların çalışmaya devam edecekleri belirtildi.

Aliyev ve Sarkisyan'ın en son Haziran 2016'da bir araya gelmeleri, Rusya Devlet Başkanı Sayın Vladimir Putin'in arabuluculuğunda St. Petersburg'da gerçekleşmişti.

Geçtiğimiz yıllarda, Moskova Devlet Üniversitesi'ne bağlı Eski Sovyetler Birliği Ortamı İnceleme Üzerine Bilgi ve Analiz Merkezi yöneticisi siyaset bilimci Yuliya Yakuşeva da Rusya'nın bölgedeki barışçıl politikalarına dikkat çekmişti. Yakuşeva, Ermenistan ve Türkiye arasındaki ilişkilerin iyileşmesine aktif şekilde katkı sağlama girişimlerinin, Rusya’nın Güney Kafkasya bölgesinde güvenliği sağlamaya yönelik genel politikası ile uyuştuğunu belirtmişti. Dağlık Karabağ sorununun da aynı politika kapsamında olduğunu Yakuşeva şöyle ifade etmişti: "Rusya’nın Ermenistan ve Azerbaycan arasında Dağlık-Karabağ Sorunu çatışmasında aktif arabuluculuk çabaları bunun bir göstergesidir. Rusya, Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye ile iyi ilişkilerde bulunan bir taraf olarak, gerçekten bu bölgede istikrara kavuşmaya yardım edebilir ve bu girişimi destekliyor da."

Benzer güzel bir gelişme de, Rusya Patriği Sayın Kiril’in daveti üzerine 8 Eylül'de Moskova'da Tüm Dünya Ermenileri Katolikosu 2. Karekin ve Kafkas Müslümanları Dini Lideri Şeyhülislam Allahşükür Paşazade'nin bir araya gelmeleriydi. Üçlü görüşmenin ardından dini liderler yaptıkları ortak açıklamada, Karabağ sorununun barışçıl çözümünü desteklediklerini, anlaşmazlıkların iki dinin iyi komşuluk, kibarlık, dost sevgisi, karşılıklı af ve merhamet ilkeleri sayesinde aşılabileceği yönündeki güzel dileklerini vurguladılar. Şeyhülislam Allahşükür Paşazade, “Ne Ermenistan, ne de Azerbaycan bu bölgeden toplanıp, gitmeyecek. Yan yana yaşayacağız ve gençlerimize bunu anlatmamız gerekiyor” mesajını verdi.

Rusya-Türkiye ilişkilerinin günden güne daha iyiye giden, gelişen ve güçlenen bir seyir izlemesi de Rusya'nın bölgedeki barışçıl ve birleştirici politikalarının hayata geçirilmesinde çok önemli bir faktör. Bu politikalar aynı zamanda bölge ülkelerinin 20. yüzyıldan kalma, birbirlerini sürekli güvenlik tehdidi olarak görme alışkanlıklarının da sona ereceğinin bir müjdesi olarak değerlendirilebilir.

Zira, komşuluk, dostluk, kardeşlik ittifakı kurarak karşı konulmaz bir küresel güç haline gelebilecek bölge ülkeleri yıllardır birbirlerine karşı sürdürdükleri denge, güvenlik ve ihtiyat politikaları yüzünden bu fırsattan mahrum kaldılar. Birbirlerini sürekli potansiyel tehdit olarak görmekten, yüzyılı aşkın süredir asıl tehdit olan küresel emperyalist güçlere odaklanamadılar. Onun oyunlarını bozabilmek için gereken güçlü dayanışma içine giremediler.

Oysa, Afganistan'dan Irak'a, Suriye'den Libya'ya, Yemen'e kadar bölge üzerinde sayısız plan, proje ve çıkar hesapları yürüten bu emperyalist gücün yıllardır oluşturduğu tehdit ve tahribatlar çok açık. Doğrudan ateşin içine çekemediği Türkiye, İran, Rusya gibi ülkeleri de yıpratmak amacıyla perde arkasından düzenlediği kışkırtma, kriz, izolasyon, ihtilaf ve gerginlik çıkarma, birbirine düşürme gibi sinsi oyunlarına her geçen gün bir yenisini ekliyor. Bu nedenle, bölge ülkelerinin artık aralarındaki anlamsız ihtilaf ve ayrılıkları, suni gerginlikleri acilen sonlandırıp dışarıya karşı çok büyük bir bölgesel güç olarak birleşmeleri her geçen gün önemi daha da artan bir konu.

Aynı şekilde, Dağlık Karabağ sorununu da, Rusya, Türkiye, İran, Azerbaycan ve Ermenistan'ın birlikte çözmeleri şart. Sorunları çözmenin de ötesinde bu 5 ülkenin güçlü bir ittifakla aralarındaki sınırları, gümrük duvarlarını kaldırıp ortak bir savunma paktı kurmaları, sürekli dünyanın başına bela açan derin güçlere karşı en büyük darbeyi vuracak.

Bu yönde atılacak ilk önemli adım da, bundan böyle Azerbaycan-Ermenistan görüşmelerinin Cenevre'de değil Moskova'da, İstanbul'da veya Tahran'da yapılması olacaktır. Meselenin garantörlüğünü de Rusya, Türkiye ve İran üstlenmelidir.

Adnan Oktar'ın Pravda'da (Rusya) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/01-11-2017/139076-nagorno_karabakh-0/

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/262230/daglik-karabag-sorunu-guclu-birhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/262230/daglik-karabag-sorunu-guclu-birhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_Nagorno_Karabakh_problem_should_result_in_strong_regional_alliance2.jpgThu, 02 Nov 2017 14:47:42 +0300
Cam Tavanlar, Görünmeyen Engeller

Günümüzde kadın lider ve yöneticilere, eskiye oranla daha sık rastladığımız bir gerçek. İçinde bulunduğumuz çağ gereği düşünce seviyesinin ve sosyo-kültürel yapının gelişmesi, kadınların eğitim düzeylerinin yükselmesi, çalışmalarını destekleyen sendikal hakların oluşturulması ve yeni iş kollarının ortaya çıkması gibi birtakım etkenler kadınların çalışma hayatına katılım oranlarını günden güne arttırıyor. Ancak tüm bu olumlu gelişmelere rağmen kadınların büyük bir çoğunluğu sosyal yaşamda olduğu gibi iş yaşamında da eşitsizlik ve adaletsizliklere maruz kalmaya devam ediyor. Aktif olarak iş dünyasına giren kadınların sayısı giderek artsa da, yüksek kademelere ulaşma konusunda hala pek çok engelle karşı karşıyalar.

Toplumun baş mimarları oldukları halde kadınların toplum yararına ortaya koydukları katkılar çoğunlukla görmezden geliniyor ve önemsenmiyor. Kadınlar, çoğunlukla, cinsiyet ayrımcılığı ile açıkça ötekileştiriliyor, haksız davranış ve uygulamalara maruz bırakılıyor, çalışma şartları, iş bulma, işe alınma, ücret, terfi gibi konularda pek çok zorlukla karşılaşıyorlar.

Kuşkusuz bütün bunların ardındaki sebep, kadınların sadece alt düzey yöneticilik pozisyonlarında çalışmaları gerektiği yönündeki yanlış toplum algısı. Diğer bir ifadeyle kadınlara karşı ayrımcı bakış̧ açısı. Kadınların, yöneticilik gibi güçlü kişilik gerektiren pozisyonlara getirilmeleri bazı kesimler tarafından akılcı bir davranış olarak değerlendirilmiyor. Bu düşüncenin çıkış noktası ise kadınların erkeklere oranla daha hassas ve güçsüz oldukları, ruhsal yapılarında akılcılığın değil duygusallığın ağır bastığı yönündeki klişe yargılar. Bu yanlış kanaat kadınların iş yaşamlarında yükselmelerini oldukça zor hale getiriyor.

Kadınların iş hayatında yükselememelerine ve üst düzey yönetim kadrolarına gelememelerine neden olan “görünmeyen” engeller, “cam tavanlar” kavramıyla açıklanıyor. Bunlar “görünmeyen” engeller, çünkü bu kısıtlama hiçbir zaman açıkça dillendirilmiyor. Üst düzey pozisyonlara ulaşmak isteyen kadın yönetici adayları terfi etmeyi beklerken sebebini bilmedikleri bir şekilde adeta camdan bir tavan ile karşı karşıya kalıyorlar. Kanunlar, kadın ve erkeklere eşit davranma ilkesini öngörürken ve cinsiyet ayrımcılığı yasağıyla iş yerlerinde ayrımcılığa karşı önlemler getirirken, bu kez de cam tavanlar kadınların yükselmelerine engel oluşturuyor.

Cam tavan (glass ceiling) kavramı 70’lerde ABD’de kadınların üst kademe yönetim pozisyonlarına ulaşmalarını engelleyen önyargıları tanımlamak amacıyla kullanılmaya başlanmış̧ ve 1986'da Wall Street Journal için hazırlanan bir haberde dile getirilmişti. Kavram, şirketlerde, devlet dairelerinde, eğitim kurumlarında veya kar amacı gütmeyen kuruluşlarda yüksek pozisyonlara gelmek isteyen kadınların karşılaştıkları engelleri ifade ediyor.

Sosyal ve ekonomik adaletin kurulması için çalışmalarda bulunan Prof. Virginia E. Schein, “think manager, think male” (yönetici dediğin erkek olur) sözüyle güçlü, girişken, kendine güvenen, zorluklar karşısında yılmayan ve sarsılmayan ideal yöneticinin ancak erkek olabileceği yönündeki toplumsal algıya ve bununla beraber cam tavan sendromuna dikkat çekenlerden biri.

Görünmeyen ama varlığını hissettiren engeller bugün ancak çok az kadın tarafından aşılabiliyor. Üstelik dünyanın neresine bakarsanız bakın durum aynı. Gelişmişlik düzeyi en yüksek ülkelerde dahi kadınlar Standard & Poors 500 endeksine giren 500 şirkette İcra Kurulu Başkanı olan kadınların oranı yalnızca yüzde 5.2.  Bu durum, kadınların erkeklerle eşit hak ve değerlere sahip olamayacakları yönündeki haksız görüşün tüm dünyada sessizce kabul edildiğini ortaya koyuyor.

Oysa kadınlar ince düşünebilen, sorumluluk sahibi, zeki ve akıllı varlıklar. Olayların girift yönlerini görmede, ayrıntıları fark etmede üstünler. Üstlendikleri görevleri en iyi şekilde yerine getirebilir, en doğru kararları alabilir, en güzel çözümleri, en akılcı tedbirleri üretebilirler. Dolayısıyla, gerek sosyal yaşamda gerekse iş yaşamında büyük başarılara imza atabilirler. Kuran'da örnek verilen Sebe Melikesi, en ince kararları alabilen bir devlet yöneticisidir.

Elbette ki, kadınlar fiziksel güç bakımından erkeklerden daha naif varlıklar. Ancak fiziksel olarak erkeklere oranla daha güçsüz olmaları akıl, zeka ya da yetenekleriyle ilişkilendirilemeyeceği gibi, toplum içerisinde erkeklerden daha az değer görmelerini asla gerektirmez.

Bilinmelidir ki, kadınları çalışma yaşamından uzak tutmak, toplumun geleceğine büyük zarar verecek bir davranıştır. Nitekim çalışma yaşamından uzak olan kadınlar toplumsal yaşamın diğer sahalarından da uzak kalır ve bu da toplumun gelişememesine yol açar. Toplumların kalkınması, gelişmesi ve en ileri düzeye ulaşması, kadınların toplumsal iş bölümünde aktif olmaları ve kendilerini özgür ve değerli hissetmeleriyle doğru orantılıdır. Bir toplumun uygarlık seviyesini, kadınların o toplumda hak ve özgürlüklerine sahip olup olmadıklarına bakarak anlamak mümkündür. Gelişmiş, aydın ve medeni bir toplum olabilmek için kadınların o toplumda ön plana çıkmaları şarttır.

Toplum kadına verdiği değer oranında ilerler ve gelişip güçlenir. Kadınların önemsenmediği, üstün tutulmadığı, dahası baskı altına alınıp geri plana itildiği bir toplumun güçlü olması beklenemez. Dolayısıyla, toplumun yarısını teşkil eden kadınların topluma kazandırılmaları ve üstün akıl ve yeteneklerinden istifade etmeyi sağlayacak imkanların oluşturulması en aciliyetli toplumsal ihtiyaçlardan biridir.

Bu bağlamda kadınlar en az erkekler kadar, hatta erkeklerden daha fazla hak ve özgürlüğe sahip olmalı, erkeklerin kadınlardan üstün oldukları yönündeki inanç tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Kadınların aklını eksik gören anlayış hızla bertaraf edilmeli, sosyal hayatın tüm alanlarında, iş dünyasında, eğitimde, siyasette kadınlara öncelik verilmeli, hak ettikleri saygı ve değeri görmeleri sağlanmalıdır.

Bu noktada kadınlara da önemli sorumluluklar düşmektedir. Kadınlar erkek egemen toplum dayatmalarına karşı sabır ve dirayetle karşı koymalı, kendilerine karşı olan negatif önyargıları kabul etmemeli ve bu önyargıları temelden sarsacak aktif görevlere ısrarla talip olmalı ve kendilerindeki üstün nitelikleri ortaya çıkarmalıdırlar. Öte yandan daima kendilerini daha da geliştirme istek ve hevesi içinde olmalı, birbirlerini de bu yönde teşvik etmeli ve bir araya gelip bu konuda mücadele vermelidirler. Elbette toplumun geri kalan kesiminin de kadınların bu taleplerini destekleyecek bir tutum ve davranış içinde olması önemlidir. Unutmamalıdırlar ki, sağlam bir gelecek, onların azim ve kararlılıklarına bağlıdır.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/11/01/glass-ceilings-invisible-obstacles/

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/262228/cam-tavanlar-gorunmeyen-engellerhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/262228/cam-tavanlar-gorunmeyen-engellerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_glass_ceilings_invisible_obstacles2.jpgThu, 02 Nov 2017 14:40:09 +0300
Kadınlar Özgür Olmalı

Başta Hollywood olmak üzere sanat dünyası geçen hafta tarihinin en önemli skandallarından biri ile sarsıldı. 81 kez Oscar ödülüne layık görülmüş ünlü yapımcı Harvey Weinstein hakkında birbiri ardına 80 kadın, cinsel taciz iddiasında bulundu. İlk bakışta sıradan bir olay gibi görünen iddialar devreye Gwyneth Paltrow, Angelina Jolie ve Rose Mcgowan gibi yıldızların girmesiyle farklı bir boyuta taşındı. İddiaların doğruluğu elbette hukuki süreç sonrasında ortaya çıkacaktır; ancak bu iddialarla dünyanın dikkati bir kez daha kadınların yaşamak zorunda bırakıldığı baskı dolu hayata çevrildi.

Birçokları bu yaşananları, Hollywood’da kimi zaman skandallarla ön plana çıkan ahlaki dejenerasyonun bir sonucu olarak düşünebilir. Ama bu sorun ABD'de sadece Hollywood ile sınırlı değil. İstatistiklere göre, ABD’de her 5 kadından biri hayatlarında en az bir kere cinsel saldırıya uğruyor. Yine aynı istatistikler, kadınların bir kısmının seks endüstrisinde kullanılmak üzere insan tacirleri tarafından satıldığını ortaya koydu. Aynı verilere göre yılda 380 bin kadın, yani her 98 saniyede bir kadın cinsel saldırıya uğruyor. Çeşitli tepkiler nedeniyle şikayette bulunmaktan çekinenler de dikkate alındığında bu sayısının 1 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Söz konusu veriler, bu kadınların %13'nün saldırıdan sonra intihara teşebbüs ettiğini gösteriyor.(1)(2) Özetle, demokrasinin kalesi konumundaki ABD’de dahi kadınlar, her alanda erkek baskısı altında yaşamak zorunda kalıyor.

Kadın karşıtı toplum modeli Batı dünyasında sadece ABD'ye özgü bir durum değil. Bir kısım Doğu Avrupa kadınlarının seks kölesi olarak insan tacirlerinin eline düştüğü bilgiler arasında. Avrupa çapında 42 bin kadınla yapılan bir araştırma, her üç kadından birinin 15 yaşından sonra en az bir kez cinsel saldırıya uğradığını göstermekte(3), 15 yaşından küçüklere cinsel saldırı oranı ise %10. Bu rakamlar, modern Batı toplumlarında bile kadınların benzer sorunlarla karşı karşıya olduklarının bir delili.

Elbette, Doğu'da yaşananlar bundan daha vahim. Dünyaya güzel örnek olması gereken Müslüman toplumlarına, ne acıdır ki şu anda bağnazlık ve kabile kültürü hakim durumda. Bazı toplumlarda bir kısım Müslüman kadınlar, erken yaşta zorla evliliğe sürükleniyorlar; evlere hapsediliyorlar. Babaları, kocaları, erkek kardeşleri tarafından eziyet görüyor, dövülüyor ve hatta öldürülüyorlar.   

Bugün, dünya üzerinde yaşayan kadınların büyük bir kısmı baskı altındadır. Müslüman, Hristiyan, Budist, ateist, liberal, muhafazakar, kapitalist, komünist olsun hemen her kesimde erkekler kadınlar üzerinde ağır bir egemenlik oluşturmuş durumdadır. Milyarlarca kadın, eşlerinin, babalarının, erkek kardeşlerinin, patronlarının, erkek arkadaşlarının hatta yaşadıkları toplumdaki erkeklerin ağırlığını taşımak zorundalar. Hayatlarına müdahale edilmekte, ne yiyecekleri veya ne giyecekleri dikte ettirilmektedir. Kimi zaman aşağılanmakta, kötülüklerin merkezi olarak lanse edilmektedirler. Milyarlarca kadın, toplumsal baskı altında bir yaşam sürmektedir.

Kadınların narin yapıları, güzel huylu ve yumuşak başlı olmaları, halim üslupları bir kısım cehalet içindeki erkekler için egolarını besleyen bir durum olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kişiler adeta kadınlar üzerinde hak iddia eder hale gelmektedirler. Gizliden gizliye yaşanan kadın düşmanlığına son verme zamanı gelmelidir. Kadınları kendilerince hizaya getirmek erkeklerin haddine değildir. Hiç kimse kadınların yaşam modeline müdahale yetkisine sahip değildir. Kadınların uyacağı tek merci kendi vicdanlarıdır. Erkeklerin kadınlara hesap sormaya, hükmetmeye, onları yargılamaya ve kendince cezalandırmaya hakkı yoktur.

Dahası, kadınların rahatı kanunlarla korunmak zorundadır. Toplumsal baskı, kadınları korumaya, onların canlarını mallarını güvence altına almaya yönelik olmalıdır. Fiziksel güç kullanarak üste çıkma devri sona ermelidir. Kadınlar, alabildiğine özgür ve alabildiğine rahat olmalıdır. Erkeğin birinci vazifesi kadınlarını onuru ve özgürlüğünü korumak olmalıdır. Bu, asıl olarak bize Kuran ile verilmiş olan bir yükümlülüktür. Dolayısıyla, bu konuda öne çıkması gereken toplumlar, asıl olarak Müslüman toplumları olmalıdır.

Kadınlar, 21. yüzyıl toplumunun göz bebeği olacaktır. İstediği gibi giyinecek, istediği gibi konuşacak, istediği yere girecek istediği yerden çıkabilecektir. Kadınların hürriyet hakkı erkeklerin namusu olmalıdır. Kadının rahat etmediği bir toplumun rahat yaşaması ve kalkınması imkansızdır. İnsanlığın geleceğinde güzel bir medeniyet inşa etmek isteyenlerin çözmeleri gereken en önemli problem budur. Kadın rahat ettikçe, toplumlar aydınlık geleceğe koşar adım yaklaşacaklardır. 3.5 milyar kadının yüzünün her gün güldüğü bir dünya, aydınlık geleceğimizdir.

  1. https://www.huffingtonpost.com/entry/sexual-assault-statistics_us_58e24c14e4b0c777f788d24f  
  2. http://www.houstonpress.com/arts/the-western-women-aren-t-oppressed-myth-918887
  3. https://www.theguardian.com/news/datablog/2014/mar/05/violence-against-women-european-union-physical-sexual-abuse

Adnan Oktar'ın BERNAMA'da (Malezya) ve The Malaysian Times'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/bernama/v8/fe/newsfeatures.php?id=1412510

http://www.themalaysiantimes.com.my/rightful-freedom-women-21st-century/

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/261883/kadinlar-ozgur-olmalihttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/261883/kadinlar-ozgur-olmalihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_rightful_freedom_of_women_and_21st_century_2.jpgMon, 30 Oct 2017 19:37:58 +0300
Afrika’daki Açlık Sorunu Kalıcı Çözümler Gerektiriyor

Dünyada adı açlık ile en fazla anılan bölgelerin -iklim koşulları nedeniyle tarım ve hayvancılık yapmanın oldukça zor olduğu- İskandinavya ya da Grönland değil de Afrika kıtasının olması oldukça düşündürücü.

Alman Deutsche Welle’nin internet yayını Şubat 2017’de “Somali’de açlık alarmı” başlığı altında “Yardım örgütleri kuraklık nedeniyle Somali'de alarm çanlarının çaldığı uyarısını yaptı” bilgisini verdi.[1] Anadolu Ajansı’nın internet sitesi ise konu ile ilgili olarak Mart 2017’de “Doğu Afrika'da milyonlarca kişi açlığın pençesinde” başlıklı bir haber yaptı. Haberin devamında BM verilerine göre, Doğu Afrika ülkelerinde 23 milyon kişinin gıda krizi nedeniyle açlıkla karşı karşıya kaldığı belirtilerek kıtlık ve açlık kaynaklı ölümlerin başlamasının bölge halkının geleceğiyle ilgili endişeleri arttırdığı belirtildi.[2]

Euronews ise “Afrika'nın 4 ülkesindeki açlık BM'nin yüzleştiği en büyük insani kriz” diyerek Güney Sudan, Somali, Yemen ve Nijerya'da 20 milyondan fazla kişinin açlık tehdidiyle karşı karşıya olduğunu kaydetti.[3]

Bu haberlerin tamamı içinde yaşadığımız yıla ait, yani Afrika’da açlık sorunu hala devam ediyor. Öyle ki Birleşmiş Milletler’in İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Stephen O’Brien uluslararası topluma harekete geçme çağrısında bulunma ihtiyacı hissetti. O’Brien durumun vahametini söyle dile getirdi:

“...Şu anda dört ülkede 20 milyondan fazla kişi açlık ve kıtlık tehdidiyle karşı karşıya. Ortak ve eşgüdümlü küresel bir çaba olmazsa bu insanlar açlıktan ölecek.”[4]

Tabi ki bu durum, belgesellerde Afrika’da koşturan ceylanları, balta girmemiş ormanları ya da Nil’in akıp giden sularını izleyen Avrupalı ve Amerikalıların pek çoğu için anlaşılabilir değil. Onlar için Afrika bereket dolu bir kıta. Son yıllarda medyaya yansıyan Çinli ya da Avrupalı firmaların Afrika’da tarım yapmak için toprak satın aldıkları ya da kiraladıkları haberleri de bu kanaati pekiştiriyor.

Ama Afrika gerçeği sanılandan çok farklı. İç savaş, terör, kuraklık ve insanların göçleri açlığı Afrika’nın müzminleşen bir yarası haline getirmiş durumda. O kadar ki Somali’nin başkenti Mogadişu’daki Banaadir Hastanesi’nde son iki ay içinde 47 çocuk açlıkla ilişkili hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu UNICEF, Güney Sudan, Nijerya, Somali ve Yemen’in bazı bölgelerinde yüz binlerce çocuğun yetersiz beslenme, iç savaş ve kıtlık sebebiyle ölüm tehdidi altında olduğunu belirtiyor.

Somali'de durum endişe verici. Bilindiği gibi 2001’de Somali’de yaşanan kuraklık nedeniyle 250 binden fazla insan hayatını kaybetmişti. Bunun bir benzeri günümüzde de yaşanmak üzere. Yağışsız geçen yağmur mevsimleri geniş otlakları sadece birkaç cılız dikenli bitkiden ibaret, çorak arazilere dönüştürmüş durumda. Zaten yoksul olan halk elindeki son birkaç hayvanın ölmemesi için kilometrelerce yol kat edip hayvanlarını besleyecek birkaç parça ot arıyor. Ne var ki bu arayış çoğu defa başarısızlıkla sonuçlanıyor. BM keçi ve develerin ardı ardına öldüğünü bildirerek, Somalililerin yeni bir açlık krizi ile karşı karşıya olduğu uyarısını yapıyor.

Açlığın kuraklık ile bağlantılı olması değişen iklim koşullarını gündeme getiriyor ve tabi insan eli ile doğaya, atmosfere verdiğimiz zararları da. Örneğin Beş BM kuruluşunun başkanlarının ortaklaşa hazırladığı bir raporda El Nino’dan sonra gıda güvenliğinin Sahra Altı Afrika'nın bir bölümünde, güneydoğu ve batı Asya'da "sert bir şekilde bozulduğu” belirtiliyor.[5] Bu konuyla ilgili önlemler alınması Afrika’daki kuraklığa çözüm getirebilecek yöntemlerden biri.

Üzerinde çalışabilecek bir diğer çözüm ise yeni gıda kaynakları bulmak, tarım ve hayvancılığı acilen teşvik etmek. Bilindiği gibi birçok gelişmiş ülke, ırk ıslahı yöntemi ile et ve süt verimi artırılmış kuraklığa dayanıklı küçük ve büyük baş hayvan geliştiriyor. Bu hayvanların açlık bölgelerinde kısırlaştırılmadan kullanıma alınmalarının sağlanması da çözüm yollarından birisi olabilir.

Afrika’da açlıkla mücadelede en etkili uluslararası örgüt BM. Ne var ki Birleşmiş Milletler’in çözümleri genellikle zamana ve yere endeksli. Dolayısıyla net bir çözüm yerine açlık tehlikesi durumunda ilgili bölgeye yardımlar ulaştırılmaya çalışılıyor. Bu hali ile BM elinde bir kova su ile evinin çeşitli yerlerinde başlayan yangınları söndürmek için koşuşturan adama benziyor. Oysa sorunu sürekli bir kriz fonu oluşturarak çözmek pekâlâ mümkün. Birçok ülkenin doğal afetler için oluşturduğu kendi fonu var. Bunların bir benzeri de açlık vakaları için BM kontrolünde daimî hale getirilebilir.

Nitekim Almanya Ekonomik İş birliği ve Kalkınma Bakanı Gerd Müller, Passauer Neuen Presse'ye verdiği demeçte bu konuyu ele almıştır. Müller, Birleşmiş Milletler'in konuyla ilgili olarak ‘ileri görüşlü ve koruyucu önlemler' almaya yönelik hareket etmesi gerektiğini vurgulamış, BM kurumlarının yeterli temel finansmanının olmamasının ve yaşanan her açlık krizinde mali destek istemelerinin ise ‘kabul edilemez' olduğunu savunmuştur.[6]

Bütün bunlar çözüm olabilir ancak Afrika’da öncelikle büyük çaplı ve acil bir insani yardım kampanyası yapılması hayati önem taşıyor. Ayrıca gelecekteki kuraklıkların olumsuz etkilerini kontrol altında tutabilen sağlam devlet kurumlarının inşası ve sürdürülebilir bir kalkınma stratejisinin hayata geçirilmesi de gerekiyor.

Afrika kıtasındaki kuraklıkların kıtlığa dönüşmesine engel olacak mekanizmalar ve çözüm üreten devlet kurumları oluşturulması elbette ki birkaç ülkenin çözeceği bir sorun değil. Bunun için güçlü ekonomiye sahip Körfez İşbirliği Konseyi üyelerine (Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve Bahreyn) büyük görev düşüyor. Özellikle Batı ülkeleri başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun da bu ülkelere destek vererek, yardım çalışmaları ve kalkındırma konusunda birlikte hareket etmeleri sorunun daha fazla kayba yol açmadan çözülmesini sağlayacaktır.

 


[1] http://www.dw.com/tr/somalide-a%C3%A7l%C4%B1k-alarm%C4%B1/a-37721681

[2] http://aa.com.tr/tr/dunya/dogu-afrikada-milyonlarca-kisi-acligin-pencesinde/767187

[3] http://tr.euronews.com/2017/03/11/afrika-nin-4-ulkesindeki-aclik-bm-nin-yuzlestigi-en-buyuk-insani-kriz

[4] http://tr.euronews.com/2017/03/11/afrika-nin-4-ulkesindeki-aclik-bm-nin-yuzlestigi-en-buyuk-insani-kriz

[5] https://www.theguardian.com/global-development/2017/sep/15/alarm-bells-we-cannot-ignore-world-hunger-rising-for-first-time-this-century?CMP=share_btn_tw&utm_campaign=Twitter&utm_source=Link&utm_medium=AMS

[6] http://www.dw.com/tr/somalide-a%C3%A7l%C4%B1k-alarm%C4%B1/a-37721681

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune'de (Amerika) yayınlanan makalesi:

https://ahtribune.com/world/africa/1979-hunger-in-africa.html

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/261678/afrikadaki-aclik-sorunu-kalici-cozumlerhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/261678/afrikadaki-aclik-sorunu-kalici-cozumlerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_hunger_in_Africa_necessitates_immediate_solutions2.jpgSun, 29 Oct 2017 19:40:42 +0300
Darwinizm Hipnozundan Uyanırken...

Evrim teorisi, Darwin tarafından öne sürüldüğü günden bu yana, dünya gündeminde belki de en çok tartışılan konulardan biri oldu. Üstelik yalnızca biyolojik değil, felsefi, politik, sosyolojik, ideolojik hatta sanatsal platformlarda dahi bu tartışma dünya çapında sürüyor. Şimdiye kadar hiçbir "gerçek" bilimsel teori, ilgili-ilgisiz, dolaylı-dolaysız bunca alanda, bu derece tartışma ve polemik konusu olmamıştı.

Bilindiği gibi zaman içinde bir teoriyi destekleyen deliller ortaya çıkarsa, o teori güçlenir ve kabul görür. Yalanlayan deliller ortaya çıktığında ise söz konusu teori terk edilir, “geçersiz ve gerçek-dışı” olarak sınıflandırılır.

Ne var ki bu standart prosedür, bilimsel delilden yoksun, mantık dışı önermelere dayandırılan ve bir safsatalar derlemesi olan Darwinizm için hiçbir dönemde uygulanmadı. Zira, ateist-materyalist dünya görüşünün hakim olduğu akademik, ideolojik ve siyasi çevreler Darwinizmi her ne pahasına olursa olsun koruyup kolladı, savundu. Teoriyi kabul etmeyenleri bilim-düşmanı, cahil, bağnaz ve çağdışı ilan etti. Zira, evrim teorisinin ayakta tutulması ateist-materyalist dünya görüşünün varlığının devamı açısından hayati bir unsurdu.

Oysa, Darwin tarafından ortaya atıldığından bu yana evrim teorisi, bilimin ilgili tüm dallarınca yalanlandı:

– Biyomatematik, istatistik gibi bilim dalları, canlılığın yapıtaşı olan hücrenin yapısındaki en küçük bir protein molekülünün dahi doğal koşullarda "kendiliğinden" oluşabilmesinin imkansız olduğunu kanıtladı.

– Paleontoloji, canlıların, tarihin hiçbir döneminde evrim geçirmediğini gösteren yüz milyonlarca yıllık, 700 milyondan fazla fosili insanların gözleri önüne serdi. Eldeki tüm fosil kayıtları canlı türlerinin dünya üzerinde ilk ortaya çıkmalarından itibaren hiçbir yapısal değişikliğe uğramadan günümüze kadar geldiğini gösterdi.

– Evrimcilerin, var olduğunu iddia ettikleri türler arası hayali ara-geçiş formlarına ise bugüne kadar hiçbir fosil kaydında rastlanmadı. Üstelik teoriyi ayakta tutabilmek adına ara-form olarak göstermeye çalışılan canlıların tümünün, tarihin belli dönemlerinde yaşamış ve nesli tükenmiş, kompleks yapı ve sistemlere sahip mükemmel canlılar olduğu kanıtlandı. Nitekim, Darwin'in bizzat kendisi teorisini kökten geçersiz kılan bu açmazı kitabında şu sözlerle itiraf etmişti:

"Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz?.. Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? ... ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır." (Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280)

– Diğer yandan, evrimin sözde iki mekanizmasından biri olduğu iddia edilen mutasyonların türleri değişikliğe uğratıp geliştirmesinin imkansız olduğu, hatta canlı organizmalardaki net etkisinin yalnızca kalıcı zarar ve tahribat olduğu gözlemlendi. Kalıtım kanunlarının tanımlanması sonucunda ise evrimin ikinci mekanizması gibi gösterilmeye çalışılan doğal seleksiyonun yeni türler oluşturmasının bilimsel açıdan imkansız olduğu ortaya çıktı.

Özetle Darwinizm, normal bilimsel standartlar izlendiğinde, akıl, mantık ve sağduyunun da bir gereği olarak on yıllar önce çöpe atılmış olması gereken bir safsatadır. Diğer bir deyimle bilim tarihinin en büyük ve organize bilim sahtekarlığıdır.

Ne var ki, arka plandaki ideolojik güçler bu gerçeği örtbas etmeye çalışıyor. Ateist-materyalist felsefeyi ayak tutmak amacıyla, Darwinizmin fiyaskolarını örtbas edip, ona bilimsel bir görünüm kazandırabilmek için akla hayale gelmedik yollara başvuruyorlar ki bu yapı da  - bizzat kendi yapmak zorunda kaldıkları itiraflarla - gün geçtikçe gücünü kaybediyor.

Özellikle 2000'li yılların başlarından bu yana evrim teorisinin bilimsel açmazlarını deşifre edip gözler önüne seren bilimsel faaliyetlerimiz bu konuda etkili oldu. Türkiye’den başlayıp dünyaya yayılan ve Darwinizmin geçersizliğini anlatan bilgiler insanlığın bu toplu hipnozdan çıkmasını sağladı. Bu süre zarfında Darwinizmin geçersizliğini mikrobiyoloji, paleontoloji, genetik gibi tüm bilim dallarıyla ortaya koyan ve pek çok dile çevrilmiş yüzlerce kitap yazıldı. Dünya çapında bilimsel yüzlerce konferans yapıldı, çok kaliteli görseller ve çarpıcı bilimsel veriler eşliğinde 100’e yakın belgesel film hazırlandı. Amerika’dan İngiltere’ye, Hollanda’dan Hong Kong’a kadar pek çok ülkede düzenlenen fosil sergileri aracılığıyla insanlar inancın bilimsel zeminine şahit oldular. Bütün bu çalışmalarımızın sonucunda, karanlık bir ortamda perdenin aralanmasıyla ışığı gören insanlar ‘güneşin varlığından’ emin oldular.

Bu gerçeği son yıllarda Batı dünyasında yapılan bazı anketlerle de teyit etmek mümkün. Örneğin geçtiğimiz yıllardaki bir ankete göre Britanyalıların %50’si ise teoriye KESİNLİKLE karşı olduklarını veya teori hakkında şüpheleri olduğunu söylüyor. Geriye kalanlardan ise yalnızca %25'i evrime inanıyor, %25'i de evrime tereddütle yaklaşıyor ve teorinin ‘doğru olma ihtimali’ üzerinde düşünüyor. Darwinizmin beşiği kabul edilen İngiltere için bunlar dikkat çekici veriler. Bu konu, ünlü evrimci bilim dergisi New Scientist'in geçen ayki sayısında (6 Eylül 2017) “Birleşik Krallık’taki yetişkinlerin üçte biri evrimi sorguluyor” başlığıyla yer aldı. Haberde, “Bir ankete göre Birleşik Krallık’taki yetişkinlerin yaklaşık %30’unun evrimin insanın kökenini açıklayamadığı, %44'ünün ise, beklenmedik biçimde evrimin insan bilincini açıklayamadığını söylediği" bildirildi. Ankete göre evrime inandığını ifade edenler dahi “ruhun evrimle izah edilemediğini” belirtiyorlardı.

Yakın zamanlarda Pew ve Gallup tarafından yapılan araştırma anketleri ise ABD vatandaşlarının yaklaşık yarısının evrime inanmadığını gösterdi.

Amerika merkezli bir haber kanalında, 2017’nin Ağustos ayında yer alan bir haberde de Müslüman Türk halkının yaklaşık %99’unun Darwinizme inanmadıkları ve bunun yerine yaratılışa inandıkları bilgisi yer aldı.  (http://www.foxnews.com/world/2017/08/20/turkey-to-stop-teaching-evolution-in-schools-report-says.html )

Bunlar gibi daha bir çok araştırma ve anket, özellikle son 10 yıl içinde Batı toplumunda Darwinizme inanma oranlarının giderek azaldığını ortaya koyuyor. Allah'a inanma oranlarının ise dünya çapında yükseldiği gözleniyor. Araştırmaların, istatistiklerin açık biçimde ortaya koydukları, tartışmasız ve demagojilerle üstü örtülemeyecek netlikte bir gerçek var: İnsanlar artık evrime inanmıyor. Gittikçe artan sayıda insan bilime inandıkları, bilimsel delilleri açıkça gördükleri ve akıl ve vicdanla hareket ettikleri için evrimi kabul etmiyorlar. Konu hakkında detaylı bilgi sahibi oldukça, bilinçlendirildikçe Darwinizm'in dünyanın en büyük bilimsel sahtekarlığı olduğunu çok daha iyi anlıyorlar. İnsanlık yüzyıllık ağır bir hipnozun etkisinden artık uyanmaya başlıyor.

Adnan Oktar'ın BERNAMA'da (Malezya) & News Rescue (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/bernama/v8/newsindex.php?id=1404267

http://newsrescue.com/people-question-darwinism-worldwide/#axzz4yVYpFOxv

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/261495/darwinizm-hipnozundan-uyanirkenhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/261495/darwinizm-hipnozundan-uyanirkenhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_more_people_question_darwinism_worldwide_ENG2.jpgSat, 28 Oct 2017 06:04:20 +0300
Çocuk İşçiler: Küçük Omuzlardaki Büyük Yükler

Yaşıtları okulda ders dinlerken, onlar çalışıyor…

Yaşıtları okulda oyun oynarken onlar çalışıyor…

Anneleri babaları ile beraber olmaları gereken zamanda bile çalışıyorlar…

Kimi bir otomobili tamir etmeye çalışıyor, kimi bir mobilya imalatı yapıyor, kimisi ise bir şeyler satmak için çalışıyor. Tarlada çapa sallayan, hatta içlerinde maden ocağında çalışmaya zorlananlar bile var.

Uluslararası Çalışma Örgütü ILO, 168 milyon çocuk işçinin olduğunu ve bunların 85 milyonunun tehlikeli işlerde çalıştığını söylüyor. Asya-Pasifik kıyıları ve Sahra altı Afrika, dünyada çocukların en çok çalıştırıldığı bölgeler. Çocukların en çok çalıştırıldığı sektör ise tarım.(1)

Çalışan çocuklar sanıldığı gibi sadece az gelişmiş ülkelerin bir sorunu değil. Amerika’da Avrupa’da bile çalışan çocukları görmek mümkün. Ne var ki, buradaki çocuklar genellikle anne babalarına yardımcı olmak için bir aile işletmesinde belirli işleri geçici sürelerle yaparlar. Veya en fazla okul harici; tatil zamanlarında cep harçlığı sağlayacak basit işlerde çalışırlar. Uzmanlar bu tip işlerin çocukların gelişimine olumlu etkilediğini, onlara çeşitli beceriler ve deneyimler kazandırdığını düşünüyorlar.

Ancak bu olumlu yaklaşımı atölyelerde, tarlalarda ya da maden ocaklarında kendisinin veya ailesinin yaşamını devam ettirmek için sürekli çalışan çocuklar için görmek mümkün değil. Bilakis bu tür çalışma ortamları, çocukları hak ettikleri yaşamdan alıkoymakta, kendileri için uygun olmayan koşullara uyum sağlamalarını şart koşmakta, çocukluklarını yaşamalarını ve okullarına gitmelerini engellemekte. Bu yaşam koşulları, uzmanlara göre, çocukların potansiyellerini eksiltmekte, fiziksel ve zihinsel gelişimlerine zarar vermekte. Çocuklar ailelerinden uzun süre ayrı kaldıkları için sevgisiz büyümekte ve dahası ilerideki yaşamlarında kendilerine kolaylık sağlayacak temel eğitimi tam alamadıkları için sosyal gelişimlerini tamamlayamamaktadırlar.

Yapılan araştırmalara göre çocukların çalışmasının en önemli nedeni ailelerinin gelirine katkıda bulunmak. Bununla birlikte ailesinin borcuna karşılık olarak çalıştırılan çocuk sayısı da bir hayli fazla. Bazı ailelerin çocuklarını işyerlerine doğrudan sattıkları bile gözlemlenmiş durumda. Bu çocuklar genellikle çok ağır koşullarda, karın tokluğuna bir köle gibi çalışmak zorunda kalıyorlar.

Çocuklar için en büyük tehlike ise fuhuş ve uyuşturucu sektörü. Uzakdoğu’da ve Hindistan’da çocuklar ya doğrudan fahişe olarak pazarlanıyor veya pornografik yayınların üretiminde kullanılıyorlar. Yine Uzakdoğu’da, Latin Amerika’da ve kısmen Afrika’da çocuklar uyuşturucu madde üretiminde işçi olarak veya ticaretinde kurye olarak çalıştırılıyorlar.

Bir çocuk ile bağdaştırılamayacak bir diğer faaliyet alanı ise savaş ve askerlik. Tüm dünyada yaklaşık 250 bin kız ve erkek çocuğu ellerine silah tutuşturularak zorla savaştırılıyor. Savaşın ortasında kalan bu çocuklar çoğunlukla cinsel tacize ve tecavüze uğruyor, çatışmalarda ölüyor veya öldürülüyorlar. Çocuklar hem asi gruplarında hem de hükümet kuvvetlerinde silah kullanmak zorunda bırakılıyorlar. Birleşmiş Milletler'in hazırladığı bir rapora göre dünyanın birçok yerindeki silahlı gruplar çocukları da savaştırıyor. Rapora göre Afganistan, Irak, Suriye, Yemen, Somali, Güney Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Nijerya, Mali ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti çocukların en çok asker olarak kullanıldıkları ülkeler. Raporda başka ülkelerin de ismi geçiyor. Bunlar; Libya, Filistin, Kolombiya, Filipinler ve Myanmar. Rapordaki en ilginç isim ise Almanya. Almanya 2015 yılında 17 yaşındaki 1515 çocuğu askere aldığı için raporda yer alıyor. İlginç olan ise Almanya’nın, Myanmar ve Kolombiya gibi ülkelerde 18 yaşından küçüklerin askere alınmaması gerektiğini savunuyor olması. (2)

ILO her ne kadar çocuk işçi sayısında önemli bir azalma olduğunu açıklasa da yüz milyonlarca çocuk bedensel ve ruhsal gelişimlerine uygun olmayan işlerde çalıştırılmaya devam ediyor.

Çocuk işçilerin tercih edilmesinin nedeni elbette işgücü kıtlığı değil. Öncelikle çocuklara verilen ücret oldukça kısıtlı. Dahası çocuk işçilerin sosyal sigortaya sahip olma, uygunsuz koşullarda çalıştırılmaktan dolayı şikayetçi olma ya da hak arama ihtimalleri çok düşük. Çocuklar, savunmasız oldukları için her türlü zorlama ve suiistimale açıklar.

Peki çocukların zarar gördükleri işlerde kullanılmasının nasıl önüne geçilebilir?

Yapılabilecek ilk şey Birleşmiş Milletler Uluslararası Çalışma Örgütü'nün çocuk işçiliğin önlenmesine yönelik sözleşmeyi mümkün olduğunca çok ülkenin imzalamasını sağlamak olabilir. Aynı zamanda BM, bu ülkelerde bu konuda yapılan ihlallerin takipçisi olabilir.

Ailelere çocuklarının çalışarak aile ekonomisine sağlayacağı katkıya ihtiyaçları kalmayacak şekilde gerekli maddi yardımları yapılabilir. Mevsimlik tarım işçisi olan çocukların çalıştıkları yerlerde barınma, sağlık ve beslenme ile ilgili sosyal destek mekanizmaları oluşturulabilir. Ayrıca okullara ve öğretmenlere çalışan çocukları tespit ve takip konusunda daha çok sorumluluk verilebilir. Öğretmenlerin çocuk işçi çalıştırılmasını önlemek için çaba gösteren kurumlar ile irtibatları arttırılabilir.

Ancak çocuk işçi sorunun genelde yoksul ya da iç savaşa sürüklenmiş ülkelerde yaygın olması göz önüne alınacak olursa yeterli kaynak bulunsa veya gerekli önlemler alınsa bile bu sorunun önüne geçmek zor olacaktır. Bu iş için yerel hükümet ya da gruplar yerine UNESCO ve ILO benzeri uluslararası kuruluşların devreye girmesi daha akılcı bir çözümdür.

Bir diğer yol ise ilgili yönetmelik ve mevzuatlarda çocuk işçi çalıştırmayı engelleyen özel düzenlemeler yapılması ve bunları çiğneyenlere uygulanacak yaptırımların ağırlaştırılmasıdır.

Teknik çözümler ne olursa olsun ilk ve önemli sorumluluk, dünyayı çocukların zorla çalıştırılmayacağı bir mekan haline getirmek. Savaşların devam ettiği ve sömürgeci sistemin devam ettiği bir dünyada çocuklar daima en çok sömürülen tarafı oluşturacaktır. Bunu önlemek için öncelikle savaşların ve sömürünün ideolojik kökenini iyi anlayıp, bu ideolojileri ortadan kaldıracak ciddi bir fikri atak gerekmektedir. O zaman insanlar, sevgi ve barışın mümkün olduğunu görebilir ve dünya, herkese yeten bir yurt halini alabilir. O vakte kadar her ülkenin, her kurumun, her kişinin sorumluluğu, bu sömürüyü durdurmak için gereken önlemi almak olacaktır.

Referanslar:

  1. http://www.ilo.org/ankara/areas-of-work/child-labour/lang--tr/index.htm
  2. http://www.dw.com/tr/14-%C3%BClkede-%C3%A7ocuk-askerler-sava%C5%9F%C4%B1yor/a-19044420

Adnan Oktar'ın Cape Argus & The Star & Pretoria News'de (Güney Africa) ve Riyadh Vision'da (Suudi Arabistan) yayınlanan makalesi:

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/11/07/lifes-no-childs-play-for-many-kids/

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/261276/cocuk-isciler-kucuk-omuzlardaki-buyukhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/261276/cocuk-isciler-kucuk-omuzlardaki-buyukhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/cape_argus_adnan_oktar_life_is_no_childs_play_for_many_kids2.jpgFri, 27 Oct 2017 08:46:06 +0300
Türkiye’nin Afrika’daki İlişkileri İş Birliğinden Ortaklığa Dönüşüyor

Afrika, her ülkesi sömürgecilik deneyimi yaşamış büyük ve eski bir kıta. Kıtanın zenginlikleri asırlar boyunca kimi Avrupalı ülkeler tarafından yağmalanmış, insanlar yurtlarından koparılarak köle yapılmış.

Neredeyse yarım asra yakın zamandır Afrika’da resmi olarak sömürge konumunda olan bir ülke yok. Ne var ki tüm zenginliğine karşın refah toplumu oluşturabilmiş bir Afrika ülkesi de yok. Doğalgaz, petrol ve yenilenebilir enerji potansiyeli yüksek olan Afrika ülkeleri, çoğu zaman teknolojik ve altyapı yetersizlikleri veya siyasi olumsuzluklar nedeniyle yeterli üretimi yapamıyor.

Bütün bunlara rağmen Afrika’da güzel gelişmeler de yaşanıyor. Türkiye, 1998 yılında "Afrikaya Açılım Eylem Planı"nı kabul etti, 2003'te de "Afrika ile Ekonomik ve Ticari İlişkileri Güçlendirme Stratejisi"ni geliştirdi. Türkiye–Afrika ilişkilerindeki en belirgin gelişme ise 2010 yılında kabul edilen “Afrika Strateji Belgesi”nin uygulanmaya başlamasına dayanıyor. Bu belge “Türkiye-Afrika Ortaklığı” şeklinde tanımlanabilecek yeni bir dönemi başlatması bakımından önemli.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde Türkiye’nin Afrika Ortaklık Politikasının temel amaçları şöyle açıklanmış:

  • Afrika kıtasında barış ve istikrarın tesisine katkıda bulunmak;
  • Afrika ülkelerinin siyasi, ekonomik ve sosyal kalkınmalarına yardımcı olmak;
  • Bu amaçla, insani yardım, yeniden yapılanma, güvenlik, kamu diplomasisi ve arabuluculuk alanlarında karşılıksız yardımda bulunmak;
  • Afrika’nın kaynaklarının Afrikalılara yarar sağlayacak şekilde geliştirilmesine katkı sunmak;
  • İkili ilişkilerimizi eşit ortaklık ve karşılıklı fayda temelinde geliştirmek. [i]

Türkiye Afrika ülkeleri ile ikili ilişkiler bazında çalışmalar yürütse de Afrika Birliği ile beraber kıtadaki uluslararası ve bölgesel örgütlerle çalışmayı da ihmal etmiyor. Bu amaçla düzenlenen Türkiye-Afrika İş birliği Zirvelerinde ortak çalışma modelleri geliştirilip uygulanıyor.

Türkiye’nin Afrika’ya verdiği önemi gösteren bir diğer veri ise kıtadaki diplomatik misyonların sayısındaki artış. Mayıs 2009’da kıtada toplam 12 adet Türk büyükelçiliği bulunmaktayken, bugün bu sayı 39’a yükselmiştir. Afrika ülkeleri Türkiye’nin bu ilgisine kayıtsız kalmamış ve 2008’de Ankara’da sadece 10 Afrika ülkesinin büyükelçiliği varken bugün bu sayı 33’e ulaşmıştır.

Ülkelerarası ilişkilerdeki gelişimi sağlayan en önemli vasıtalardan biri de üst düzey ziyaretler ve siyasilerin temaslarıdır. Bu ziyaretlerde yapılan çalışmalar ile geleceğe dönük yol haritası belirlenmesi bakımından yararlı sonuçlar elde edilmektedir.

Türkiye’nin Afrika kıtası ile ticaret hacmi 2003 yılında 5,47 milyar Dolar iken, bu rakam 2016 yılında 16,7 milyar ABD Doları olarak kaydedilmiştir. Türkiye’nin kıtadaki toplam yatırımlarının değerinin 6 milyar ABD Dolarını aştığı tahmin edilmektedir. Bu Türkiye’nin Afrika’ya götürdüğü hizmeti ve sağladığı istihdamı göstermesi bakımından önemlidir. Başka bir örnek de, Türk Hava Yolları’nın Afrika uçuşlarının sayısını giderek artırıyor olması. Bu ise Afrika halkının dünyanın çeşitli bölgelerine artık daha kolay ulaşabilmesi anlamına geliyor.

Tüm bunlar Türkiye’nin yaklaşık on yılı aşkın bir süredir uyguladığı Afrika Açılım Politikasının artık bir ortaklık ilişkisine dönüştüğünü gösteriyor. Bu ilişkinin en önemli özelliği iki tarafın da kazanması. Oysa eski sömürgeci ülkelerin Afrika politikalarında kazanç genellikle tek yönlüydü. Sadece bu fark bile Afrika insanın Türkiye’ye olan sevgi ve sempatisini arttırmaya yetiyor.

Güney Afrika eski Devlet Başkanı Thabo Mbeki’nin, "Türkiye'nin Somali'de yaptıkları Afrika'ya verdiği değeri gösteriyor" şeklindeki demeci bu gerçeği ortaya koyuyor. Türkiye’nin Afrika’daki varlığı yeni sömürgeci güçlerde olduğu gibi, “Hep en çok kazanan taraf olma” prensibine dayanmıyor. Thabo Mbeki Türkiye'nin Afrika Kıtası'na koloni bazlı bakmadığını ve yatırımlarını "kazan-kazan" prensibi ile yaptığını ifade ederek, "Türkiye'nin Somali'de yaptığı yatırımlardan bunu görüyoruz. Bu yatırımlar, Türkiye'nin kıtaya bakışını yansıtıyor" şeklinde konuşarak Türk öğrencileri eğitim için ülkesine davet etmiştir.[ii]

Türkiye Afrika’da birçok iş birliği projesi geliştirip uyguluyor. Bunlardan birisi kısa adı YTB olan Başbakanlığa bağlı Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları’na ait. Kuruluş Afrika’dan gelen öğrencilerin eğitimi için başta burs ve barınma olmak üzere çeşitli destekler sunuyor.

Türkiye batı Avrupa ülkeleri kadar gelişmiş ve zengin değil, imkanları onlara nazaran kısıtlı. Ancak yine de Afrika’da yardıma muhtaç insanlara karşılıksız olarak el uzatmaya çalışıyor.

Türkiye’nin Sahra altı Afrika ülkelerine yaptığı toplam kalkınma yardımları 2000 yılında 330 bin ABD Doları seviyesinde iken bu rakam, 2015 yılında ise 395,77 milyon Dolara yükselmiştir. Türkiye, Afrika ülkeleri ile gıda güvenliği, açlıkla mücadele, sürdürülebilir çevre, eğitim ve sağlık gibi ihtiyaçların giderilmesi yönünde iş birliği yapmaktadır. Darfur-Nyala’da inşa edilen 150 yataklı Türkiye-Sudan Araştırma ve Eğitim Hastanesi, Somali-Mogadişu’da 200 yataklı Recep Tayyip Erdoğan (Digfer) Hastanesi, Afrikalı kamu personelinin Türkiye'de eğitilmesi, Komorlar, Tunus, Namibya, Mozambik ve Uganda’da kurulan radyo istasyonları iş birliği politikasının sonuçlarından bazıları.[iii]

Türkiye Afrika ülkelerini ve Afrika insanlarını kardeş olarak görüyor ve kucaklıyor. Emperyal ya da kapitalist ajandaya sahip gizli bir gayesi yok. Türkiye’nin gayesi Afrika’ya yol göstermek değil, yol arkadaşı olmak.  Türkiye dürüst ve paylaşmadan yana olmadıkça yol arkadaşı olunamayacağını bilerek hareket ediyor ve Türkiye’nin Afrika’daki ilişkileri iş birliğinden ortaklığa dönüşüyor.

 

[i] http://www.mfa.gov.tr/turkiye-afrika-iliskileri.tr.mfa

[ii] http://aa.com.tr/tr/dunya/turkiyenin-somalide-yaptiklari-afrikaya-verdigi-degeri-gosteriyor/894164

[iii] http://www.tika.gov.tr/tr/haber/bir_afrika_var_afrika_dan_iceru-32151

Adnan Oktar'ın The Peninsula Qatar'da yayınlanan makalesi

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/261274/turkiyenin-afrikadaki-iliskileri-is-birligindenhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/261274/turkiyenin-afrikadaki-iliskileri-is-birligindenhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/peninsula_qatar_adnan_oktar_Turkeys_engagement_in_Africa_is_beyond_business2.jpgFri, 27 Oct 2017 06:18:13 +0300
Deccaliyeti yok saymak kötülüklerin yayılmasına sebep olur

Dünya genelinde birçok siyasetçi, düşünür ve aydın çatışmaların, ihtilallerin, savaşların, ekonomik krizlerin, kargaşa ve anarşinin belirli bir amaca ulaşmak için bir üst akıl tarafından ve tek bir merkezden yönetildiği konusunda hemfikirdir.

Bu gerçekliği net bir şekilde ortaya koyan çok fazla delil mevcuttur: Olayların meydana geliş şekli, birbirleriyle bağlantıları ve zamanlaması, bunların dünya politikalarını derinden etkileyecek şekilde gerçekleşiyor olması, bir araya gelmesi mümkün olmayan güçlerin kötülük adına ittifak ediyor olması, iyiliği ve sevgiyi savunanların dünya çapında baskı altına alınması, zaman zaman ortaya çıkan itiraflarla birlikte yaşananların geniş açıdan yapılan analizleri  bizleri çok uzun vadeli planların hayata geçirildiği gerçeğine ulaştırmaktadır.

Diğer taraftan, terör örgütlerinin, mafyanın ve suçluların görünürde farklı odaklar tarafından ısrarla korunup korunuyor olması, önlenmesi kolay olan katliamların göz göre göre gerçekleştiriliyor olması da bunları organize eden bir derin yapının varlığının diğer delillerindendir.

Kötülüklerin Tek Bir Merkezi Var

Üzerinde çoğu zaman uzlaşılamayan husus ise, kötülükleri kimin veya kimlerin organize ettiğidir. Kötülüklerin ana merkezi olarak bir yandan, “finans baronları, faiz lobisi, uyuşturucu kartelleri, medya baronları, uluslararası dev şirketler, petrol lobisi” gibi oluşumlar görülürken, diğer yandan da bazı gizli komiteler ve bazı devletler de bu alandaki araştırmaların konusu olmuştur. Ancak bu konuda yapılan en büyük hata, tarihsel gerçekliklere geniş açıdan bakamamak ve gerçek merkezi yapıyı bulamamaktır.

Geniş bir perspektiften bakıldığı zaman, nefret politikalarını oluşturup yaygınlaştıran onlarca yapının aslında birbirleriyle koordoneli bir şekilde çalıştığı, bu yapıların ortak bir felsefelerinin ve hedeflerinin ortak olduğu ve bunların büyük bir organize suç örgütünün piramidini oluşturdukları anlaşılacaktır.

Kötülükleri organize eden bu karanlık yapı, sözlük anlamı fesat çıkaran, kötü yaratılışa sahip olan, kötülükleri tasarlayan ve yalan söyleyerek insanları kandıran anlamına gelen “Deccaliyet”tir.

İlahi dinlerin tamamında bu karanlık yapı çok detaylı olarak tarif edilmiş, yeryüzünde dirlik ve düzeni bozmaya çalışacağı bildirilmiştir. İşte bu yapı Müslümanların inancına göre “Deccal”, Hristiyanlara göre “Antichrist”, Musevilere göre ise “Antimessiah”tır. Ancak, farklı isimlere sahip olsa da bu yapı tek bir yapıdır ve özellikleri de aynıdır.

Deccaliyetinn Varlığının Anlaşılması

Dünyanın şu an içinde bulunduğu durumu tam anlatabilmek için, günümüzün imkanlarını geçmiş zamanla kıyas etmek çok önemlidir. Çok uzak değil, bundan yüz yıl kadar öncesine gittiğimizde, büyük felaketlere, kıtlıklara, salgın hastalıklara veya doğal afetlere maruz kalan bölgelerin durumunun dünyanın diğer kesimleri tarafından bilinmediği gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Büyük felaketlere uğramış bölgelere yardımların toplanıp ulaşması da geçmişte bir o kadar güç olmuştur. Bu da yıkımları, acıları, felaketlerin boyutunu daha da arttıran bir sebebe dönüşmüştür.

Günümüzde ise teknolojinin ve iletişimin gelişmesiyle, çoğunlukla saniyeler içinde tüm dünya her olaydan anında haberdar olmaktadır. Felaketlere yardım elini uzatmak da yine kısa süreler içinde mümkün olmaktadır.

Aynı şekilde, bugün ülkeler bir araya gelmiş, insan haklarını güvence altına alan ilkeler kabul edilmiş, haksızlıklara anında müdahale etmeyi sağlayabilecek bir alt yapı oluşturulmuştur.  Ortak hukuki yaptırımlar çerçevesinde yardımlaşma ve dayanışma, dünyanın medeni sayılan tüm güçlü ülkelerince ana ilke olarak kabul edilmiştir. Dünyanın neresinde bir adaletsizlik yaşansa, neresinde insanların acil bir yardıma ihtiyaçları olsa, devletlerin, toplumların, sivil toplum kuruluşlarının, kısaca tüm insanlığın anında seferber olup yaraları çabucak saracakları imkanlar fazlasıyla mevcuttur.

Ancak bu sistem neredeyse hiçbir zaman işlememektedir. Ortadoğu’da, Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’da, hatta Avrupa da dahil olmak üzere milyarlarca insan, kendilerini kötü yaşam şartları ve tehlikeler içinden kurtarıp çıkaracak bir yardım eli beklerken, adeta yardımların önü kesilmekte, insanlar bolluk içinde yokluğu yaşamaya, huzur ve güvenlik içinde olmak varken anlamsız ve acımasız savaşlarda yok olmaya mecbur bırakılmaktadır

Elbette, insanlık tarihinin her döneminde şeytana uyan, zalim, despot ve acımasız yöneticiler var olmuştur. İnsanlık, bu gaddar yöneticilerin zulmü altında adeta Cehennem hayatı yaşamak mecburiyetinde kalmıştır. Ancak günümüzdeki gibi hiçbir dönemde, hakları ihlal edilen, zulme uğrayan, fakirlik içinde kıvranan, afetlere maruz kalan, mülteci kamplarında ölümle pençeleşen, suçsuz yere savaşlarla yok edilen, açlığa ve salgın hastalıklara yenilen milyonların görüntülerine insanlık, şahit olmamıştır.

Artık herkesin görmeye alıştığı, hatta birçok insanın artık hiç önemsemediği şöyle haberler manşetlerde yer almaktadır:

  • ABD işgalinin başladığı 2003 yılından beri süren kanlı saldırılarda ölen Iraklı sayısının 1.2 milyona ulaşmış olabileceği bildirildi. [i]
  • Irak'ta 2 milyon çocuk mağdur.[ii]
  • Afrika son yılların en kötü kuraklığı ile karşı karşıya. Kuraklık 14 milyon insanı tehdit ediyor.[iii]
  • Dünya küresel açlık raporu açıklandı. Rapora göre, 4 çocuktan biri yetersiz besleniyor, saatte 300 çocuk açlıktan ölüyor.[iv]
  • Afrika’da 13 milyon insan her yıl açlıktan hayatını kaybederken, Amerika’da ise, obezite tedavisine harcanan para 40 milyar Dolar civarında.[v]
  • Küresel Açlık Endeksi’ne göre 52 ülkenin insanları ‘ciddi ve endişe verici’ açlık seviyesinde bulunuyor.[vi]
  • BM’nin hazırladığı 04 Nisan 2016 tarihli rapora göre Suriye’den toplam 4.837.208 kişi kayıtlı olarak ülkeden göç etmiştir.[vii]
  • BM'nin en son rakamlarına göre dünyadaki mülteci sayısı 60 milyon...[viii]
  • Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) verilerine göre sadece 2015’te 5 bin 509 mülteci yolculukları esnasında hayatını kaybetti.[ix]
  • 2014 yılı içerisinde 32 bin 658 kişi terör olaylarında hayatını yitirdi. 2000 yılından bu yana ise terör saldırılarındaki ölümlerdeki artış yüzde 80'e karşılık geliyor.[x]
  • Küresel Barış Endeksi, 2015’te politik istikrarsızlık, terör ve çatışmaların küresel ekonomiye 13.6 trilyon dolara mal olduğunu belirtiyor.[xi]

Yukarıdaki örnekler, son yıllarda vuku bulan ve günümüzde de artarak gerçekleşmeye devam eden milyonlarca dehşet verici olaydan sadece birkaçıdır. Asıl önemlisi, bu felaketlerin önlenmesi çok kolayken önlenmiyor olmasıdır.

Bu ve benzeri hadiselerin dur durak bilmeden devam ediyor olması ve sevgisizliğin de büyük bir hızla yayılıyor olması, kötülükleri organize eden bir yapının iş başında olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.

Günümüzün En Önemli Fikri Mücadelesi Deccaliyete Karşı Yapılmalıdır

Deccal’in en büyük oyunu ve hilesi ise, “Deccal”in  olmadığı telkinini verebilmesidir. Bilerek veya bilmeyerek Deccaliyetin etkisi altında olan  basın yayın kuruluşları, aydın görünümlü ancak hayatını çıkarlarına teslim etmiş Deccaliyet yancıları da bu toplum mühendisliğinde görev almaktadır. Ne zaman Deccaliyet gündeme getirilse, taraftarları da “Deccaliyet yok ki”  “Henüz deccaliyet hakim değil ki” propagandasına başlamaktadır. Deccal bu şekilde dikkat dağıtmakta, kendisini ele verecek ve deşifre edecek bilgileri gözlerden gizlemekte, organize kötülüklerin sözde tesadüfen meydana geldiği yalanına da insanların çoğunu inandırmaktadır. Böylece yüzlerce yıldır devam ettirilen,

  • Din karşıtı faaliyetler,
  • Büyük destek gören  sapkın felsefeler,
  • Küçük bir zümre dışında tüm insanlığı ezen politikalar,
  • Belirli bir kesimin dünyanın tüm zenginliğini paylaşırken diğer insanların yokluk içinde yaşaması,
  • Dünya çapında sürdürülen kara para aklama faaliyetleri,
  • Uluslararası güçler tarafından desteklenen terör,
  • Toplumsal düzeni altüst eden psikolojik harp faaliyetleri,
  • Sevgisizlik,
  • Bilimdışı Darwinist felsefenin hararetle desteklenmesi,
  • Materyalist yalanlar,
  • Kamuoyu tarafından haksız görülse de sürdürülen işgaller ve savaşlar

 da kolaylıkla organize bir şekilde sürdürülmektedir.

“Deccaliyet yok” demek, “kötülükleri organize eden yapılarla fikren mücadele etmek anlamsızdır” demekten başka bir şey değildir. Bu da fikri mücadeleyi daha başlamadan sonlandıracaktır. Böylece insanların gücü ve enerjisi de Deccaliyet’in kontrolüne geçmiş olacaktır.

İşte bu yüzden malum çevrelerin “Deccaliyet yoktur” propagandalarına itibar edilmemelidir. Dünyaya barışın ve sevginin hakim olmasını isteyen iyiler, kötülükler karşısında Allah’a sığınarak birlik olmalı, şeytani zekaya sahip olan bu yapıya karşı muhakkak akılla, fikirle, ilimle ve felsefeyle gereken mücadeleyi vermelidir.

 

[i] http://www.yenisafak.com/dunya/irakta-kac-milyon-sivil-oldu-68967
[ii] http://www.yenisafak.com/dunya/irakta-2-milyon-cocuk-magdur-88820?p=1
[iii] http://www.dw.com/tr/afrikada-kuraklık-korku-açlık-ve-susuzluk/g-19027804
[iv]http://www.cnnturk.com/2012/dunya/02/16/saatte.300.cocuk.acliktan.oluyor/649368.0/index.html
[v] http://www.akradyo.net/8664341439,71955,9,18-milyon-acliktan-oldu-657-milyon-telefon-satildi.aspx
[vi] http://www.hurriyet.com.tr/dunyada-52-ulke-ac-40003046
[vii] http://www.stratejikortak.com/2016/04/suriyeli-multecilerin-sayisi.html
[viii] http://www.karar.com/dunya-haberleri/bmnin-en-son-rakamlarina-gore-dunyadaki-multeci-sayisi-60-milyon-82395
[ix] http://www.igamder.org/haberarsivi/rakamlarlagocmenolumleri/
[x] http://www.hurriyet.com.tr/2015-kuresel-teror-indeksi-yayinlandi-en-kanli-orgut-boko-haram-40015119
[xi] https://onedio.com/haber/son-10-yilin-en-kotusu-turkiye-kuresel-baris-endeksi-nde-163-ulke-arasinda-145-sirada--715295

Adnan Oktar'ın Daily Mail News'de yayınlanan makalesi:

http://dailymailnews.com/2017/10/25/disregarding-the-dajjal-movement-brings-about-the-spread-of-evil/

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/261235/deccaliyeti-yok-saymak-kotuluklerin-yayilmasinahttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/261235/deccaliyeti-yok-saymak-kotuluklerin-yayilmasinahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/daily_mail_adnan_oktar_disregarding_the_dajjal_movement_brings_about_the_spread_of_evil2.jpgThu, 26 Oct 2017 21:39:46 +0300
Kuzey Irak İçin Şimdi Harekete Geçme Vakti

Kuzey Irak’taki bağımsızlık referandumu, neredeyse tüm dünyanın itirazlarına, erteleme ve iptal çağrılarına rağmen, ilan edildiği gibi 25 Eylül’de gerçekleşti. Gerçekte bu, Irak’ı ve beraberinde tüm Ortadoğu’yu yeni bir felaketin eşiğine getirebilecek kadar tehlikeli bir girişim. Peki bundan sonra ne olacak?

Zorlama, dayatma, fırsatçılık, içi boş hayaller, tek taraflı kararlar, yasaları hiçe sayarak “biz yaptık, oldu” zihniyeti ile belki bazı kazanımlar elde etmek mümkün olabilir. Ama bunlar, bağımsız bir Kürt devleti kurmak için asla yeterli değil, meşru hiç değil. Umulur ki, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesud Barzani bir an önce yanlışını fark eder ve bu yersiz, zamansız ve uygunsuz ısrarından vazgeçer.

Aslında yanlışından kısa zaman içinde dönmesi en güzel çözüm olur; ama tüm gelişmeler Barzani'nin kararlı olduğunu gösteriyor. Belki de içinde bulunduğu durumdan bir çıkış yolu bulamıyor, kapalı kapılar arkasında kendisine bazı vaatler veriliyor ya da tehdit ediliyor olabilir. Ne var ki, iyi niyetli bile olsa, bu şekilde ulusal bir kahraman olamaz; olsa olsa halkını yeni yıkımlara ve acılara sürükleyen bir lider olabilir.

Uzun yıllar boyunca büyük çile çeken Iraklı mazlum ve masum Kürt kardeşlerimizin bağımsızlık özlemi anlaşılır bir tepki elbette. Ancak Irak’ın parçalanması ve bir Kürt devleti kurulması onlara barış, huzur, istikrar ve refah kesinlikle getirmez. Özellikle de bölgenin içinde bulunduğu kritik dönemde. Irak Anayasası’na aykırı, BM ve uluslararası kurumların onayı ve komşu ülkelerin desteği olmaksızın, tek taraflı ve gayrimeşru bir kararla devlet kurma teşebbüsü sadece parçalanma ve ardı arkası kesilmeyen yeni çatışmalar getirir.

Sosyal, siyasi ve ekonomik iç sorunları ile mücadele eden, küçük, zayıf, güçsüz ve yalnızlığa mahkum bir Kürt devleti bölge halklarına ne fayda sağlar? Şu anki şartlar altında sorunlar dışında hiçbir şey sağlamayacaktır. Böyle bir devlet ancak PKK terör örgütünün işine yarar. En büyük tehlike, bağımsızlık ilanının ardından bir suikast veya darbe ile kurulan yeni devletin PKK’nın eline geçmesidir; böylece komünist–Stalinist bir devlet kurmak isteyen PKK’nın nihai amacına ulaşmasıdır. Kuzey Irak’ın PKK’nın eline geçmesi ise, oradaki tertemiz Kürt halkının eli kanlı teröristlerin elinde acımasızca ezilmesi demektir; bölgenin sonu gelmeyen bir kargaşanın içine sürüklenmesi demektir. Bundan kuşkusuz sadece Kürtler değil, bölgenin tüm halkları etkilenecek, PKK zulmü, tümüne yöneltilecektir.

Barzani, referandum sonrası kullandığı “artık ölebilirim” ifadesi ile hiçbir şeyden çekinmediğini vurguluyor muhtemelen. Ama dindar ve muhafazakar bir lider olarak asıl düşünmesi gereken halkının kendisinden sonraki durumu olmalıdır. Şu aşamada, en doğrusu, Barzani ve IKBY yetkililerinin duygularını bir kenara bırakıp sağduyu ile hareket etmeleridir. Eğer tehdit altında tutuluyorsa, en kesin çözüm, Barzani'nin Türkiye başta olmak üzere bölge ülkeleriyle ittifak içinde olmasıdır.

Arzu edilen, bir an önce Irak Merkezi Yönetimi ile IKBY’nin masaya oturup, aralarındaki sorunları uzlaşmayla, diplomasi yoluyla çözmesidir. Yine tarafların Irak’ın birlik ve bütünlüğüne zarar vermeden, Kerkük ve ihtilaflı bölgelerin statüsü, petrol dağıtımı ve gelir paylaşımı, sınır kapılarının kontrolü gibi konulardaki anlaşmazlıklarına son vermesidir. Ancak bu çözümün hayata geçirilmesi oldukça zor görünüyor: IKBY’nin uzlaşmadan uzak tutumu, şu an için uzlaşmayı güçleştirmekte.

Bununla birlikte, durumun ciddiyeti ve tehlikenin büyüklüğü dikkate alınırsa kaybedecek vakit olmadığı da çok açık. Önlem almak için bağımsızlık ilanını beklemek vahim bir hata olur. Zira Kuzey Irak’taki kriz bir anda ve süratle kontrolden çıkabilir; tüm Ortadoğu’nun parçalanması, birbirine girmesi ve mahvolmasına yol açabilecek savaşları tetikleyebilir. Henüz bağımsızlık referandumu aşamasında dahi PKK'nın IKBY şehirlerine asker ve ağır silah sevkiyatı yaptığı gizlenmiyor. PKK, açıkça, bölgenin hakimiyetini ele geçirmek için en büyük fırsatı yakaladığını düşünüyor. Bağımsız, küçük, yutulmaya hazır bir Kürt devleti ise, şu anki şartlarda, PKK'ya beklediği imkanı verecektir. Bu tehlike, bölge ülkelerinin ittifakıyla önlenmelidir.

İşte bu noktada Bağdat yönetiminin bölgenin iki güçlü devleti, Türkiye ve İran ile birlikte hareket etmesi bir zorunluluk. Kaldı ki Türkiye ve İran arasındaki son günlerdeki karşılıklı ziyaretler ve açıklamalar güzel bir işbirliğinin habercisi. Irak, Türkiye ve İran, Rusya’nın da desteğini alarak, birlik ve beraberlik içinde krizin aşılmasına yönelik siyasi, diplomatik ve ekonomik adımlar atabilir. Ortak tedbirlerin sorunun çözümüne katkı sağlayacağına şüphe yok. Şu da var ki, alınacak önlemlerin Kuzey Iraklı Kürt kardeşlerimizin hayatlarını daha da zorlaştırmamasına azami dikkat edilmesi gerekir.

Yine de söz konusu tedbir ve girişimler, istikrarın sağlanması ve çatışmaların önlenmesinde yetersiz kalabilir ya da konunun gereksiz yere uzamasına yol açabilir. Sorunun Suriye’deki gibi veya daha da büyük bir insanlık dramına dönüşmemesi için askeri tedbirler de gerekiyor. Türkiye, İran ve Irak’ın bir araya gelerek oluşturacağı bir barış gücü, bölgede istikrarın en önemli teminatı olur. Etnik kimlik ve mezhep ayrımı yapmadan, Sünni ve Şii kuvvetlerden oluşan bir ordu benzersiz ve muazzam bir caydırıcı güç olur. Savaşmadan ve kan dökmeden barış, huzur, güven ve istikrar hızla ve rahatlıkla tesis edilebilir. Irak ve Ortadoğu topraklarında baş gösterebilecek yeni felaketlerin kapısını tamamen kapamak için, Müslüman bir barış gücünün varlığı ve ittifak olmazsa olmaz bir zorunluluktur.

Adnan Oktar'ın Al Bilad'da yayınlanan makalesi

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/260306/kuzey-irak-icin-simdi-hareketehttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/260306/kuzey-irak-icin-simdi-hareketehttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/al_bilad_adnan_oktar_it_time_to_take_action_for_northern_Iraq_before_it_is_too_late2.jpgSun, 22 Oct 2017 02:30:13 +0300
Yalnız Kurt Gerçekten Yalnız mı?

2000’li yılların hayatımıza kazandırdığı bir terim “yalnız kurt”. Bu terim, geçtiğimiz günlerde Las Vegas’ta 59 kişinin hayatını kaybettiği, 500’den fazla kişinin yaralandığı saldırının hemen ardından bir defa daha gündeme geldi. ABD modern tarihinin en kanlı silahlı saldırısı, ilk resmi açıklamalara göre, bir “yalnız kurt” saldırısıydı. Yine medyada, saldırganın tek başına hareket ettiğine dair haberler ve yorumlar ön plana çıkıyordu.

Akla şu sorular gelmiyor değil. Nasıl oluyor da sıradan, halktan bir insan, emekli bir muhasebeci adeta profesyonel bir katilin veya özel eğitimli bir teröristin sakinliğiyle hareket edebiliyor? Onlarca otomatik silah ile yüksek güvenlikli ortamlarda rahatlıkla dolaşabiliyor? Üstelik tüm bunları titiz bir planla ve hiç fark edilmeden yapabiliyor? Kimseden yardım almadan bunları başarması oldukça güç. Umulur ki, soruşturma derinleştikçe bu soruların cevaplarına ulaşılır ve Las Vegas canisinin bağlantıda olduğu kişiler veya örgütler tespit edilir.

Dikkat çekicidir ki, ABD’deki saldırının bir gün öncesinde, Kanada’daki bir diğer terör olayı da yalnız kurt eylemi olarak manşetlerde yer almıştı. Bazı uzmanlara göre bu nevi saldırılar, özellikle son yıllarda değişen nefrete dayalı terörizmin yeni yüzünü bir kez daha gösteriyordu; bireysel terörizmin Batılı ülkelerin karşı karşıya olduğu en ciddi güvenlik tehdidi olduğunu da teyit ediyordu.

Peki, kim bu “yalnız kurt”? Neden bu şekilde tanımlanıyor? Daha da önemlisi, böyle bir tanımlama ne kadar gerçeği yansıtıyor?

Bu ifade, bir örgüt veya grup ile bağlantısı olmayan, yalnız hareket eden ve başkalarından yardım almadan tek başına saldırısını gerçekleştiren nefret dolu bir teröristi tasvir ediyor. Bu tip kişilerin düşüncelerinin temelini genellikle yanlış inançlar, ırkçı veya şiddet yanlısı sapkın ideolojiler oluşturuyor. Terim, medya tarafından popüler hale getirildi ve zamanla güvenlik uzmanlarından terör örgütlerinin sözcülerine kadar geniş bir kitle tarafından benimsendi.

Araştırma sonuçlarına bakılırsa yalnız kurt saldırıları 2010’lu yıllarda daha yaygın, daha öldürücü ve daha acımasız boyutlara gelmiş durumda. Hatta Avrupa ve ABD topraklarındaki bu gibi eylemler 2015-2016 döneminde, 2011-2014’e kıyasla iki kat arttı. Saldırıların şaşırtıcı ve önceden tahmin edilemeyen yapısı ise mücadeleyi zorlaştıran önemli bir etken. Bu nedenlerle kimi yorumcular yalnız kurt terörünü “bir numaralı düşman” olarak nitelendiriyor.

Yalnız kurt terimi, her ne kadar ilk bakışta açıklayıcı gibi görünse de, konu hakkında detaylı bir analiz, bu tanımlamanın yetersiz ve yanıltıcı olduğunu ortaya koyuyor. Bir terör saldırısının perde arkasındaki tüm bağlantıları çözmek, uzun vakit alan zahmetli bir çalışma şüphesiz. Böyle bir açıklama huzursuz ve endişeli kamuoyunu bir parça rahatlatmaya yardımcı olabilir ama konu hakkındaki gerçekleri aydınlatmak için yeterli değil. Üst düzey emniyet görevlileri, istihbarat teşkilatları ve gazetecilerin alelacele yalnız kurt ilan ettikleri fakat kapsamlı soruşturma sonucunda hatalarını kabul ettikleri birçok vaka mevcut. Zaman içinde anlaşılıyor ki, bunlardan kimileri radikal ideolojik grup veya şahıslarla yüz yüze görüşen ya da internet kanalıyla bağlantı kuran fanatikler; kimileri ise istihbarat örgütleri adına çalışan veya onlar tarafından kullanılan, yönlendirilen gizli elemanlar. Diğer bir ifadeyle, sıradan bir yalnız kurt vakası aslında girift ilişkilerin ürünü olan bir eylem.

Şiddet yanlısı ideolojik bir düşünce altyapısına sahip olmayan bir terörist tasavvur edilemez. İdeolojik ön hazırlık dönemi kanlı terör eylemlerinin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Saldırının tek bir kişi tarafından yapılması bu gerçeği değiştirmez. Dolayısıyla, saldırgan dış dünyadan tamamen izole değildir; kendisi gibi düşünen insanlarla, şu veya bu şekilde karşılıklı iletişim ve etkileşim içindedir. Kendisini böylelikle zihinsel olarak eyleme hazırlar. Kaldı ki, maddi, teknik ve lojistik desteğe de kesinlikle ihtiyacı vardır. Sadece tetikçiye odaklanmak resmin bütününü doğru ve eksiksiz olarak görmeyi engelleyecektir.

Vahim bir yanlış varsa, o da, “yalnız kurt”u yalnız başına hareket eden birisi olarak kabullenmek olur. O, büyük bir planın küçük bir parçasından ibaret. Yalnız kurt saldırısı deyip geçiştirmek ne olayın aydınlatılmasına katkı sağlar ne de sorunun çözümüne. Böyle bir tanımlama, azmettiricilerin ve suç ortaklarının, yani arka plandaki gizli teşkilatların işine yarar; onlara, kapalı kapılar arkasındaki bağlantıları gün ışığına çıkarılmadığı sürece karanlık planlarına devam etme imkanı verir. Özellikle de toplum mühendisliği ve propaganda konusunda uzmanlaşmış, olayları perde arkasından yönlendiren bazı derin devlet yapılanmaları ve gizli teşkilatların işini kolaylaştırır.

“Yalnız kurt” nitelemesi hastalıklı zihinleri cesaretlendiren, teşvik eden bir anlam da barındırıyor ki bu da büyük bir tehlike. Çünkü bu ifade, kişinin hayal dünyasında kendisini tek kişilik ordu, insanüstü güçlere sahip bir süper kahraman zannetmesine, gereken cesareti toplamasına olanak verebilir. Böyle bir saldırgan için daha doğru bir tanım, soğukkanlı, acımasız, gözünü kırpmadan cinayet işleyen bir terörist, psikopat veya bir katil olabilir.

Toplumların huzur, istikrar ve güvenliği açısından bir numaralı tehdit sözde yalnız kurtlar değildir. Asıl bir numaralı tehdit onların dayandıkları sapkın ideolojilerdir. Bu beladan kurtulmak için ise öncelikle yapılması gereken, sapkın ideolojileri besleyen anlayışların eğitim yoluyla ortadan kaldırılmasıdır. Verilecek böyle bir eğitim, psikopatları katil olarak kullanan geri plandaki üst akılların imkan bulamamasını da sağlayacaktır. Doğrularla aydınlanmış bir toplum, dehşet uyandırmaya çalışanların planlarına daima en büyük darbedir.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune'de (Amerika) & Riyadh Vision (Suudi Arabistan) yayınlanan makalesi:

https://ahtribune.com/las-vegas-massacre/1962-lone-wolf.html

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/10/30/is-the-lone-wolf-really-alone/

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/260242/yalniz-kurt-gercekten-yalniz-mihttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/260242/yalniz-kurt-gercekten-yalniz-mihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_is_the_lone_wolf_really_alone2.jpgSat, 21 Oct 2017 23:46:31 +0300
Aşırı Sağ Avrupa'nın yeni yüzü mü oluyor?

Bir zamanlar özgürlük ve demokrasinin beşiği olarak anılan Avrupa, günden güne aşırı sağcı, ırkçı ve faşist görüşlerin hızla yaygınlaşarak rağbet gördüğü bir coğrafya haline geliyor. İslamofobi, yabancı ve göçmen karşıtlığı gibi eğilimler de aynı paralelde gelişmeye devam ediyor. Daha doğrusu bunlar, gerçekte aşırı sağın en çok beslendiği unsurlar olarak kendini gösteriyor.

Hollanda'da Geert Wilders, Kuran’ın yasaklanmasını isteyecek kadar ileri gitti. Macar partisi Jobbik, çingene mahallesinde devriye gezen milis kuvvetlerini kurdu. Danimarka Milliyetçi Partisi ise mültecilerin mallarına el koymayı teklif etti.

Başta Fransa olmak üzere, son 5 yılda en az 30 milyon Avrupalı seçmen aşırı sağ partilere oy kullandı. Milliyetçi partiler son seçimlerde Finlandiya’da %18, İsveç’te %13, Danimarka’da %21, İsviçre’de %29, Avusturya’da %35, Fransa’da %14 Hollanda’da %10, Macaristan’da ise %21 oy aldılar. Fransa'da Macron'un iktidar olmasına rağmen Le Pen'in ırkçı partisi yükselişini hızla sürdürüyor.

Avusturya’da 15 Ekim 2017 tarihinde gerçekleştirilen seçimleri Halk Partisi kazanırken, aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi seçimlerden ikinci parti olarak çıktı. Avrupa’nın en genç lideri olacak Sebastian Kurz’un aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi ile bir koalisyon oluşturması bekleniyor. Öyle görünüyor ki eski bir SS subayı tarafından kurulan aşırı sağcı AÖP(FPÖ) iktidar belirleyen bir konuma geliyor. Bu yükseliş AB’nin içe dönüş eğilimlerini güçlendiriyor ki bunun da Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili tartışmaların daha da serleşmesine yol açması muhtemel. 

24 eylül 2017'de yapılan Almanya federal seçimlerinin ardından AfD (Alternative für Deutschland) partisinin Parlamentoya girmesiyle Avrupa'da aşırı sağın yükselişi bir kez daha gündeme geldi.  

İslam ve yabancı düşmanlığıyla tanınan aşırı sağ AfD ise, oyların % 12.6'sını alarak öncekine göre bu seçimlerde oy oranını % 7.9 artırmış oldu. Alman seçmeninin ana akım siyasi partilere verdiği desteğin çökmesi ve AfD'nin 94 milletvekiliyle Federal Meclis'e 3. büyük siyasi parti olarak girmesiyle Almanya'nın giderek aşırı sağa kaymasından korkuluyor. Son seçimlerde bu ana akım partilerin parlamentoda kaybettikleri 100'den fazla koltuğun çok büyük bölümünü AfD aldı.

Aşırı sağcı AfD'nin seçim kampanyası sürecinde sarf ettiği, "Kendine güven Almanya", "Almanlar iki dünya savaşında da askerlerinin başarılarıyla gurur duymalı", "(Uyum Bakanı) Aydan Özoğuz’u Anadolu’da imha edeceğiz" gibi milliyetçi ve ırkçı söylemler, özellikle ülkede yaşayan Türkler üzerinde bir endişe oluşturdu. AfD, aynı zamanda sınır polisine kaçakları vurma yetkisi verilmesini de isteyen bir parti.

Merkel'in önündeki tek alternatif olan CDU, FDP (Hür Demokrat Parti) ve Yeşiller koalisyonuna da uzmanlar en fazla 2 yıllık ömür biçiyor. Partilerin renklerinin kombinasyonundan ötürü Jamaika koalisyonu olarak adlandırılan bu olası birleşmenin,  ekonomi, enerji, devlet yapısı gibi konularda ortak bir anlaşmaya varmalarının güç olacağı belirtiliyor.

Bremen Üniversitesi'nde aynı zamanda Kültürlerarası ve Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nün Başkanı olan Dr. Roy Karadağ, AfD ile birlikte ortaya birçok belirsizlik ve endişenin ortaya çıktığını ve bunun sonucunda Almanya'da büyük değişimler olabileceğini vurguluyor.

Aşırı sağın en önemli avantajlarından biri de sistemden rahatsız olanları, bugüne kadar denenmiş parti ve ideolojilerden umduğunu bulamayanları, fayda sağlayamayanları kendisinde toplaması. Bu yüzden aşırı sağ ve ırkçılık yalnızca Avrupa'da değil yaklaşık 30 yıldır tüm dünyada yükselen bir akım. Son yıllarda ABD'deki ırkçı gelişmeler endişeyle izleniyor.

Sosyal demokrasi ve diğer sosyalist akımlar sürekli kan kaybediyor. Yıllarca sosyalist yönetim altında olan İskandinav ülkeleri sağ partilerin idaresine girdi. Bu yükseliş, şiddet isteyen bir kısım ırkçı kesimlere yol açmaktadır. Norveçli aşırı sağcı Anders Breivik’in dehşet saçan katliamını da unutmamak lazım.

Avrupa'nın kökü eskilere dayanan geniş bir ırkçılık sabıkası var. Afrika’da, Güneydoğu Asya’da, Hint Yarımadası'nda, Avusturalya’da, Kuzey ve Güney Amerika da yaşanan ırkçılık temelli katliamlar, soykırımlar, savaşlar, toplama kampları, suni kıtlıklar, köle ticareti Avrupa tarihinin utanç dolu sayfaları arasında. Yine, 2. Dünya Savaşı döneminde Avrupa ülkelerinde yükselen faşist hareketlerin ırkçılık, aşırı milliyetçilik ve şiddete dayalı politikaları milyonlarca insanın hayatına mal oldu.

Aşırı sağı eleştirirken bir noktanın yanlış anlaşılmaması önemlidir. Aşırı sağın alternatifi sol görüş değildir. Sol ideoloji, tarihte de günümüzde de her topluma en büyük felaketleri getirmiştir. Burada kastettiğimiz, insana, manevi ve ahlaki değerlere önem veren, aklı selim bir idare sistemidir.

Sanat, bilim, teknoloji, demokrasi ve insan haklarında çığır açmış Avrupa'nın kendi bünyesinde böyle aşırılıkçı, sapkın akımlara bu kadar çabuk kapılması oldukça tutarsız görünüyor. Avrupa toplumunun, bu çarpıklığın muhasebesini yapması şart. Kendi öz değerlerine açıkça ihanet anlamına gelen bu çelişkinin üstesinden gelinmezse, Avrupa'nın yakın gelecekte çok tehlikeli ve yıkıcı bir sürece girmesi işten bile değil...

Adnan Oktar'ın The Jakarta Post'ta yayınlanan makalesi:

http://www.thejakartapost.com/news/2017/10/20/is-far-right-politics-becoming-new-face-europe.html

]]>
http://harunyahya.org/tr/Makaleler/260067/asiri-sag-avrupanin-yeni-yuzuhttp://harunyahya.org/tr/Makaleler/260067/asiri-sag-avrupanin-yeni-yuzuhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jakarta_post_adnan_oktar_is_far_right_politics_becoming_the_new_face_of_Europe2.jpgSat, 21 Oct 2017 05:28:55 +0300